Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Halktan kopuk bir alanda yaşayan imtiyazlı sınıfların, insanları Kur’an’dan ayırdığını artık herkes çok iyi biliyordu."
‘Su Yazarı’nın ayetlerle somut bir şekilde çerçeveye aldığı bu gerçeğin en iyi tanığı kendimdim; hafızamdaki Kur’an beni her ân aydınlatıyor ve kararma ihtimali olmayan sürekli bir aydınlıkta tutuyordu. Elbette Şeytan’ın her insanda üretmeye çalıştığı gölgeler bende de vardı, kusursuz değildim, ama kusurlarımı giderebileceğim tek çıkış yolum olan Kur’an’la bağımı güçlü tutmam gerektiğinin farkındaydım.
Halktan kopuk bir alanda yaşayan imtiyazlı sınıfların, insanları Kur’an’dan ayırdığını artık herkes çok iyi biliyordu. Halktan uzak kalmak, aşırı kibir kokan ve insanları aşağılayan bir tutumdu, oysa İslam avam-havas ayrımı yapmıyor, her insanın okumasını emrediyordu. Maalesef bu embedded aydın türünün kendisini korumak için koyduğu ve ayrıcalıklı olmasını sağlayan bir standarttı; kaynağını tasavvuf kibrinden alıyordu. Aydın dediğin halktan kaçmazdı. Allah bütün elçilerini halkın arasında görmek istemişti çünkü... halka yakın durulmasını emretmişti.
‘Bekçi’nin yürüyen aklının sesine kulak vermeye devam edecektim:
“Bu hususta kısa bir ara vererek tartışmacının bahsettiği imtiyazlı sınıfla ilgili bir tartışma örneğine ve çok önemsediği geleneksel ilmî usullerle ilgili basit birkaç bilgiye bakalım;
İslâm hukuku (Fıkıh), usûl ve fürû şeklinde, çift yönlü gelişmiştir. Fürû-i Fıkıh, şahısların uygulaması gereken şer‘î, amelî esasları, Usûl-i Fıkıh ise bu esasların şer‘î delillerden çıkarılma metotlarını inceler, yani tartışmacının ısrarla öncelediği Usûl-i Fıkıh; Fıkhın kaynaklarını ve bunlardan hüküm çıkarma yöntemlerini inceleyen bilim dalıdır. (İslâm Ansiklopedisi, yıl: 2012, cilt: 42, sayfa: 201-210)
İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nden, Prof. Dr. Murteza Bedir, 'Kelâmcı ve Fıkıhçı Usul Geleneklerine İlişkin Bazı Eleştirel Mülâhazalar' başlıklı makalesinde yaklaşık bin yıllık bir kısır döngüyü aşmak adına on dokuzuncu yüzyıldaki ‘Usul-i Fıkıh’ tartışmalarına değinmektedir, makalenin tamamı okunduğunda ortaya çıkan karmaşaya karşı, tartışmacının, bahsettiği imtiyazlı sınıfın hangisi olduğuna, yeni ya da eski Fıkıh Usulleri'nden hangisinin seçilmesi gerektiğine karar vermesi ve bütün bu hususlarda Kur'an'dan hesaba çekilecek olan mükellefi ya da 'muhayyel modern özne'yi ikna etmesi, bin iki yüz yıldır müslümanları paramparça eden mezheplerin hangi imtiyazlı sınıfların eseri olduğu konusunda imtiyazlı sınıf(lar)a mecbur bırakılan mükellefe bilgi ve garanti vermesi gerekmektedir;
“Yeni fıkıh usulü eserleri” ifadesiyle, XX. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak günümüze kadar özellikle üniversitelerde ve akademilerde yazılmış bir tür eserler kastedilmektedir. Buradaki “yeni” ifadesi ise modern zamanlarda hemen her alanda olduğu gibi eğitim ve ilim alanında da Batı etkisiyle ortaya çıkan ve İslâm’ın klasik mirasına dayansa da belirli bir farklılığın yoğunlaştığı döneme işaret etmektedir. Her ne kadar farklı bir araştırmayı gerektirse de, bu yeni dönemin yazıları için “yeni” tabirini kullanmamızı haklı kılan önemli göstergeler mevcuttur. En azından fıkıh usulü eserlerinde, aşağıda değinileceği üzere, mezhebî karakter neredeyse tamamen kaybolmuş ve mezhepler-üstü bir dil ve söylem geliştirilmiştir. Bu makale söz konusu yeni usul eserlerinin tam da bu mezhep olgusuyla irtibatlı bir boyutunu incelemektedir. Bilindiği gibi yeni fıkıh usulü eserlerinin girişlerinde artık neredeyse klişe halinde tekrarlanan bir kabule göre fıkıh usulü ilminde esas olarak iki yöntem vardır: Fukaha ve mütekellimîn yöntemleri; bir de bu ikisini birleştiren memzûc ya da eklektik yöntemden söz edilmektedir. Bu tür bir ayrımın kökleri, klasik döneme kadar gitse de, aslında bu ayrımın standart bir söyleme dönüşmesi XX. yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Fıkıh usulü alanında yeni bir dönemi işaret eden bu devri Mısır ve İstanbul’da yazılan yeni tür fıkıh usulü eserleriyle başlatmak mümkündür."
Tartışmacı yukarıdaki eleştiriden de görüleceği üzere, günümüzde hangi ilim usulünün kullanılması gerektiği konusunda açıklayıcı değildir, buna karşılık insanların kültür üzerinden edindikleri ahlaktan bahsederek kişisel ilişkilerini nasıl kuracaklarını da öğrendiklerini, neyin yasak ve serbest olduğu konusunda da kafalarının karışmadığını ancak güncel sorunlara dair hükmün şimdiye yorumlanması söz konusu olduğunda, bir ilim gerektirdiğini iddia ederek mükellefin yaşadığı sıkıntılara gösterdiği ilgiyi yine muhayyel bir olguya bina etmektedir.
Tartışmacı, Din'in kültürün kaynaklarından biri olduğunu unutmaktadır. Ki mükellefin ve mükellefin içinde yaşadığı toplumun inandığı dinden de etkilenen bu kültür, yasak olana ya da olmayana dair bilgisini yine dinden alır; eğer Müslüman ise Kur'an'dan almalıdır. Zamana göre durumu değişen, güncelin zorunda bıraktığı yeni durumlar, zaten yorumlarla yeni haramlar ve helaller icat edilemeyeceği için Kur'an'ın konusu değildir ve ahiret hayatı için de yeni bir durum ortaya çıkmayacaktır.
Eğer tartışmacının ileri sürdüğü gibi günceli yorumlamak için gerekli olan ilme sahip birilerinin bulunduğu 'imtiyazlı sınıf' zorunluluğu olsaydı, yine bu imtiyazlı sınıfın hangi kriterlerle oluşturulacağını ve bu sınıfın kararlarının sıhhatini kimin denetleyeceğini ve bu kararların bağlayıcılığının sınırlarını kimin belirleyeceğini söylemesi gerekecekti.
"Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık" (Zuhruf, 2)
Bugün bütün Müslüman ülkelerde yukarıda bahsedilen imtiyazlı sınıflar, tam olarak, bir kaosun sorumluları olarak mükellefi Kur'an'dan ve dolayısıyla İslam'dan uzaklaştırmaktadırlar.
"Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akıllanmaz mısınız?" (Enbiyâ, 10)
Nitekim tartışmacı yaşanan kaosun sorumluları olarak imtiyazlı sınıfları işaret edeceğine yine onlara imtiyaz istemektedir, onların belirleyiciliğinin, ortaya çıkan, çıkacak olan yıkıcı sorumsuzlukları gidereceğini düşünmektedir. Oysa haklı olarak şikayetçi olduğu kavramlar ve ibadetler konusunda, asıl sorumluların imtiyazlı sınıflar olduğunu görmezden gelmektedir.
Kur'an okuyan ve Kur'an'daki bilgi ile akıl yürüten bir mükellefin herhangi bir dinî ameli yok sayması imkansızdır, hiçbir müslüman buna cesaret edemez; fakat bin iki yüz yıllık geleneksel müktesebât bu tür cesaret(!) örnekleriyle doludur; çatışmaların ana kaynakları haline dönüştürülen itikadî ve amelî mezhepler bahse konu 'imtiyazlı sınıflar' tarafından icat ve inşâ edilmiştir, tartışmacının değersiz bulduğu mükellef tarafından değil...
"Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik." (Yûsuf, 2)
Tartışmacı, sert ve çelişkili cümlelerinden sonra bahsettiği ilmî gelenekteki yanlış uygulamaların varlığını kabul etme nezaketinde bulunmaktadır, fakat elinde yine keskin bir kılıç tutmaya devam etmektedir; Batı’nın felsefî ve bilimsel gelişmesini Platon’lu Antik Yunan’a kadar temellendirirken Müslümanların yüzlerce yıllık birikiminin görmezden gelinmesine ve ‘yanlış uygulamalar yüzünden bütün bir tarihî birikimin yok sayılmasına’ karşıdır.
Tartışmacı iki bin beş yüz yıl önce yaşamış olan Platon'un düşünceleri üzerinden çıkılan yolun sonunda, bugün, Batı medeniyetinin ulaştığı yerde Platon'un düşüncelerin neredeyse tamamına yakının yanlışlandığından habersiz görünmektedir, bu iki bin beş yüz yıllık sürecin aktörleri, farklı kıtalarda, farklı dinlerde ve farklı kültürlerde yaşayarak, sorgulayarak ilerlemişlerdir. Bin dört yüz yıllık İslamî ilim usul geleneği sürecinde bahse konu sorgulama, mezhep taassubu, imtiyazlı sınıfların çoğunun imtiyazlarını koruma kaygısı ile girdikleri şahsî ve siyâsî mücadeleler yüzünden gerçekleşmesini tamamlayamamış ve hemen her mükellefi Kur'an'dan uzaklaştıran derin bir kısır döngüye girmiştir.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
