Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Ahşap bir zemine oyulmuş harflerden müteşekkil basit bir çerçeveydi tabela dediği şey. Üzerinde lazerle işlenmiş bir mangal resmi de vardı."
Anlamak kolaydı aslında, ama anlamak aynı zamanda mantıksızlığı zımnen onaylamak ve yavaş yavaş o akıntıya kapılmak anlamına da geliyordu.
‘Mesela anlamak değil, o anlam zemininin mantıklı olup olmadığını sorgulamak, Avukat!’ dedim serinliği artan bir sesle. ‘Ateistlere bak mesela; her türlü sınırsızlığı savunurken, her inanca karşı çıkarken ve her dine düşmanlık ederken, gözlerime daha çok kaybetmiş, daha çok acınmaya mahkûm görünüyorlar; anlaşılma ve onanma kaygıları diğerlerinden çok daha büyük, ama bunu bastırıyorlar, yalnızlıklarından öfkeyle fırlıyorlar ve bağırarak inanan insanlara üstün gelmeye çalışıyorlar. Oysa bedenlerinin ve ruhlarının açlıklarına o kadar mahkumlar ki... bu yüzden hâzza ve öldürmeye yönelik bakışları sınırsız!’
‘İşte o yüzden Şeytan’ı bile yaya bırakır insan diyorum ya!’ dedi Avukat. ‘O kovulmuş yaratık bile ateistler gibi Allah’ı inkâr etmiyor, düşünsene!’
‘İşte mantıksız bulduğum temel anlam zemini de bu!’ dedim daracık asfaltın yararak akıp gittiği ormana bakarken. ‘İnsan, kendisine görünmeyen ve bütün ihtiyaçlardan münezzeh olan Allah'ı neden bilmek ve kabul etmek istemez ki? Allah'a ibadet ederken, gerçekten Allah'a bir şey verdiğini mi sanıyor insan? Ya da Allah'ın koyduğu bireysel ve toplumsal yasaları ya da kuralları reddederek o yasaların dışına çıkabileceğini mi sanıyor? Eğer öyleyse, Allah'ı en çok reddedenlerin bulunduğu bu asırda neden bu kadar çok huzursuz insan olduğunu zannediyor? Allah'ın yasalarını reddetmek huzursuzluğa neden oluyorsa bu neden-sonuç ilişkisi de Allah'ın yasalarının bir sonucu değil midir? Ateistlerin yalnızlıklarından öfkeyle fırlamaları, bağırarak inanan insanlara saldırmaları ve üstün gelmeye çalışmaları mutsuz olduklarının kanıtı değil mi?’
‘Gel de bunu onlara anlat!’ dedi bıkkın bir sesle Avukat. ‘Çok da umurumda değil açıkçası; cehennemin dibine gitsinler, ama benden uzak dursunlar, canlarını çok fena yakarım onların tasarlayıp bize dayattığı yasalarla yürüyen bu hukuk sisteminde!’
‘Bizim bu konuyu onların itiraz edemeyeceği felsefî bir derinlikte ve onların dayattığı yasalarla yürüyen hukuk sisteminde işlememiz gerekiyor, Avukat!’ dedim. ‘Avrupa tıkandı, Amerika tıkandı. Neden? Bunu onlar da çok iyi biliyorlar, o halde onlar kadar sabırlı olmak ve insanları ikna ederek yürümek zorundayız. İnsan ne yaparsa yapsın Allah'ın koyduğu yasaların dışına çıkamıyor. İşte insanın reddetmekten hoşlandığı, ama kaçınılması mümkün olmayan sınanma budur. Ve tuhaftır; insan bunun farkında bile değil; "öldürme!" diyen Allah'ı dinlemeyerek insanları öldürdüğünde, sonsuza dek zihnine üşüşen sorulara mahkum oluyor. "Zina yapma!" emrini dinlemeyen insan, kendi içindeki huzursuzlukları tetiklediği gibi, yaşadığı toplumdaki huzursuzlukları da tetikliyor, şiddetin kökeninde bu var. Bu kökeni, Batı’ya kaçınılmaz olanı yaşayarak kanıtladığı için göstermek çok daha kolay!’
‘Bak bu konuda çok haklısın, Kardeşim!’ dedi Avukat. ‘Bizde Müslüman hukukçu yok, laik hukuk metinlerini ezberlemiş, o mantığa göre düşünen, karar veren, savunma yapan Müslüman avukatlar, hakimler, savcılar var, ama bu aynı şey değil. Hukukçu çok daha başka bir şey... İhtiyaca binaen bir hukuk nosyonunu muhakeme yaparak teoriye dönüştüren ve neden-sonuç ilişkisini doğru kurarak inşâ eden kişidir hukukçu. Hukukun masumları ve haklıları koruyan evrensel gelişimi bitti, artık suçluları koruyan şeytanî bir yapı inşâ ediliyor. Müslümanların buna bir itirazı da yok. Güçlüler hukukun sınırlarını belirler ilkesi geçerliliğini koruyor!’
‘Bu senin sorumluluk alanın, Avukat’ dedim. ‘Benim insanların gözlerinde gördüklerim bunlar. İnsan çiğnediği her ilahî emrin sonucunda olabilecekleri aşamıyor, uyduğu her ilâhî emrin sonucunda olabilecekleri aşamadığı gibi. Bunu sen anlatmak zorundasın. Evet; herkes sana ‘geri kafalı, çağ dışı, ilkel’ diyebilir, bu onların kendi sınanmaları içinde bir çıktı sadece. Ancak izah etmeleri gereken bir şey var, insan milyonlarca yıldır, öldürüyor, zina yapıyor ve daha birçok ilâhî yasayı çiğniyor, bu ilkellik, geri kafalılık ve çağ dışı değil midir geriden gelip bu çağa yapışmış hâliyle? Yeni bir şey midir?’
‘Onlar gelişmiş!’ dedi alaylı bir şekilde gülerek. ‘Sen gelişmemişsin!’
‘Gelişmiş olmakla övünen Batı Medeniyeti, insana değer vermek için, insanları öldüren, onların bedenlerini hâz ve ticaret malzemesine dönüştüren kralları ya da hükümdarları engelleyen yasalar çıkardığı için gelişmiş sayılmıyor mu?’ dedim Batı’nın vahşi geçmişine vurgu yaparak. ‘Geldiği noktada bütün dinlerin insanlara verdiği değere ulaşabilmiş durumda olmadığı halde nasıl gelişmiş olduğu iddiasında bulunabiliyor? İnsanı hâzların kölesi haline getirmek, kendi topluluklarını gelişmişlik yanılgısının verdiği hâzla avutmak ve onların dışında kalan insanları karın tokluğuna çalıştırarak sömürmek ya da kendi ürettikleri silahlarla öldürülmeleri için savaşlar çıkarmak mıdır gelişmişlik?’
‘Tam olarak öyle!’ dedi Avukat, tekrar sağa sinyal vermek için sağ elini hareket ettirirken. ‘Şu tabelayı görüyor musun, güzel Kardeşim? İşte o tabela ‘felsefe zamanı bitti, şimdi yemek zamanı’ demek!’
Ahşap bir zemine oyulmuş harflerden müteşekkil basit bir çerçeveydi tabela dediği şey. Üzerinde lazerle işlenmiş bir mangal resmi de vardı.
‘Açların felsefeye ihtiyacı yok mu diyorsun sen şimdi, Avukat?’ dedim taşı gediğine hafifçe yerleştirerek.
Güldü Avukat, güldü ve ahşap zeminlere işlenmiş okları takip ederek ilerlemeye devam etti. Geniş bir alanda asfalt yol son bulduğunda sağlı sollu park etmiş lüks arabaları fark etmiştik. Oklar ağaçların arasında başka bir yerleri işaret ediyordu artık.
‘Açların hukuka da ihtiyaçları yok, Kardeşim!’ dedi arabayı park ederken ‘Açların ekmeğe, yemeğe ihtiyaçları var, hepsi bu. Şimdi beni arabadan inmekle tehdit etmene de gerek yok, inebilirsin artık!’
‘Fil gibisin, Avukat!’ dedim gülerek. ‘Hiçbir şeyi de unutmuyorsun. O inmelerle bu inme aynı şey değil. O tehditler olmasa sen şu anda böyle efelenecek halde olmazdın!’
‘Allah için, Mühendis, bir kere vurmadan konuş arkadaş ya!’ dedi sızlanarak. ‘Tamam haklısın, tamam, hepsine tamam.... ama dur, bir kere de biz gün yüzü görelim ya!’
‘Gör hadi, ağlak Avukat!’ dedim arabadan inerken. ‘Ama önce namaz; bak mescid yazılı oklar var, üzerlerine de lazerle kubbeli mescid resmi çizili!’
Mekân geniş bir alana yayılmıştı. Gördüğümüz her şey tek katlı ve ahşaptı; mescidin önündeki sekizgen şadırvan da öyle. Sadece ahşap oturaklarda kaide olarak doğal kaya parçaları kullanılmıştı, ayaklar için de oyulmuş doğal taşlar yerleştirilmişti. Musluklar pirinçtendi.
‘Burası çok ince tasarlanmış bir mekân, Arkadaş ya!’ dedi Avukat heyecanla. ‘Şu şadırvanın çatısındaki, direklerindeki ustalığa bak, malzeme kalitesine, işçiliğe...’
‘Oturaklar ve musluklar da öyle!’ dedim heyecanına katılarak. ‘Ne yazık ki bütün bunlar açlar için değil, zenginler için!’
‘Yenge sana nasıl katlanıyor, Mühendis?’ dedi Avukat gülerek. ‘Tadını çıkar kardeşim, geldik iki lokma bir şey yiyeceğiz, burnumuzdan getirme! Bu dünyada devesi olan da var, eşeği bile olmayan da... Herkes kendine verilenle sınanıyor işte. Rahat bırak beni. Bir dostum gelmiş, ben de onu gönlüme göre ağırlamak istiyorum, param da var Allah’a şükür!’
Gülümsedim ağaçlardan yayılan o muhteşem kokuyu içime çekerek. O güzel şadırvan da abdestimizi aldık, ayı estetik anlayışla tasarlanmış mescidde namazımızı kıldık, telaşsız adımlarla dışarıya çıktık ve ahşap okları takip ederek sessizce yürümeye başladık.
Ardı ardına iki mesaj titreşimi geldi cebimdeki telefondan. O kadar sessizdi ki doğa, titreşim seslerini Avukat da duymuştu.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
