16 Kasım 2025 Pazar

SA11711/SD3656: Sıkıntı (Roman); 13. Bölüm-Toprak 20

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Adı ‘Cumhuriyet’ olan beyazların yönettiği bir diktatörlükte yaşıyorduk; seçimler vardı, ama seçtiklerimizi ya askerî darbe ile alaşağı ediyorlardı ya da mahkeme aracılığı ile siyasî yasaklı hâline getiriyorlardı.


Ağustos İstanbul’da serindi eskiden, şimdi ise içinden geçtiğimiz halde orman bazen alev dalgaları savuruyordu yüzümüze. Sonra hemen ağaçlardan oluşan bir boğazdan serin bir yel esiyordu.

‘Ez rınd niyâ, o zaman, Mühendis!’ dedi şikayetçi bir dille. ‘Her yerim ağrıyor, belim, kollarım, boynum!’

‘Açlıktan, sağlıksız beslenmekten ve sürekli oturmaktandır, Avukat!’ dedim ciddi bir sesle. ‘Kaç gündür doğru-dürüst yemek yemediğini hatırlıyor musun? Ya da yürüyüş yapmadığını?

‘Yok!’ dedi hemen. ‘Hatırlamıyorum; en son pide yemiştim, ama o da geçen hafta pazar günüydü herhalde. Meyve yiyorum bak. Hem çalışıyoruz Kardeşim, zamanımız mı var yürümeye?’

Gülümsedim ve başımı sağa çevirerek ormanın derinliklerine doğru baktım:

‘Çok çalışan hukukçular yüzünden dünya böyle herhalde, Avukat?’ dedim merhametsiz bir sesle. ‘Bak şu ormana hiçbir hukukçu var mı ağaçların arasındaki ilişkilere müdahale eden? Ne kadar doğal ve uyumlu değil mi orman? O kadar çok ve o kadar güçlüsünüz ki her yerden çıkıyorsunuz ve hayatlarımıza doğrudan ya da dolaylı olarak müdahale ediyorsunuz, kötülükler ve adaletsizlikler azalacağı yerde artıyor, hesap da vermiyorsunuz kimseye... bu nasıl bir düzen böyle? 

‘İşte öyle bir düzen!’ dedi sinirli bir gülüşle. ‘Hepsinin aynı olduğunu iddia etmiyorum, ama güçlünün ve cazgırın düzeni; onlar asla ezilmezler ve parasız da kalmazlar. Hesap vermekten bahsediyorsun, yanlış bir beklenti bu. Hiçbir savcı hazırladığı iddianameden, hiçbir hakim de verdiği karardan dolayı hesap vermez; hiçbir avukat da kaybettiği ya da kazandığı davalar yüzünden hesap vermez. Çünkü gerçek bir denetleyici mekanizma yok. Yasalar, yasaların açıkları ve vicdanlar. Kötülük ve adaletsizlik nasıl azalsın? Bu kanunları hazırlayanlar da hukukçu ya da çoğunlukla avukat milletvekilleri; siyasetin her yerinde etkinler... Bu kadar çok etkili olmamaları gerekir avukatların; hukuk bilen siyasetçilere ağırlık verilmeli!’

‘Bunları yazacağım bak!’ dedim birdenbire.

‘Nerede yazacaksın?’ dedi hemen ilgiyle.

‘Roman yazıyorum, orada!’ dedim biraz daha dikkatini çekmek için. ‘Hatta romanın karakterlerinden biri de sensin. Senin adın da Avukat, hukukçu olduğun için!’

‘Yaz, hepsini yaz!’ dedi coşkuyla. ‘Ama şunu de de: işini adaletle yapan hakim, savcı ve avukatlara selam olsun. Onlar da var, onlarla ayakta duruyor bu memleket. Gençler onları örnek alsın, piyasadaki tipleri değil. Bu memleket onlardan çok çekti; Ergenekon, FETÖ, DHKP-C, PKK için çalışanlar neler çektirdiler bu ülkeye... hâlâ da çekiyoruz.’

‘Hakkın, adaletin tarafı olacağız her zaman!’ dedim kararlı bir sesle. ‘Hatırlıyor musun Erdoğan’ın iktidarının ilk yıllarında yapmak istediği hukuk reformlarının önüne çıkarılan engelleri?’

‘Hatırlamaz mıyım?’ dedi heyecanla. ‘Stajımı bitirmiştim, heyecanlı, idealist genç bir hukukçu olarak çalışıyordum. Ne günlerdi o günler ama? Erdoğan ezdi geçti hepsini; bu millete parmak sallayan kim varsa yerle bir etti. Demokrasiyi getirdi arkadaş, ya!’

‘Muhtar bile seçilemez, diyorlardı Erdoğan için!’ dedim 1998’den gelen bir gazete görseli gözlerimin önünden geçerken. ‘Sürmanşete ‘Siyasî hayatı bitti’ yazmış ve Erdoğan’ın bir resmini koymuştu Hürriyet gazetesi. Adı da ‘Hürriyet’ti yani bu faşist gazetenin...’

Çok iyi hatırlıyordum o günleri, hatta 2008 yılında bir yazı da yazmıştım tüm kurumlarıyla değişen ve gelişen Türkiye hakkında. Ak Parti iktidarına saldıranların çok daha fazla olduğu bir zamandı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasıyla iktidardaki Ak Parti'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştu.

Hayatları boyunca hep başkalarının aleyhine ve kendilerinin lehine yapılan bir şeylerin tarafı olmuş, aklını kullanmayan insanların zoruna gidiyordu Erdoğan’ın milleti ve inanç özgürlüğü için yaptıkları. 

Avukat’la o günleri konuştuk uzun uzun. Siyâsetin ve kamplaşmaların berbat havasından bunalan bir neslin kararlı çocuklarıydık, gelişmiş ülkelerdeki hayat standartlarını hak ettiğimizi düşünüyorduk ve bu düşüncelerimizin gerçekleşmesinin güçlü partiler ve karakter sahibi siyasetçiler aracılığıyla mümkün olduğunun farkındaydık.

Adı ‘Cumhuriyet’ olan beyazların yönettiği bir diktatörlükte yaşıyorduk; seçimler vardı, ama seçtiklerimizi ya askerî darbe ile alaşağı ediyorlardı ya da mahkemeler aracılığı ile siyasî yasaklı hâline getiriyorlardı. Erdoğan beyaz diktatörlerin mahkemelerinin son kurbanlarından biriydi.

1997'de Siirt'te düzenlenen bir mitingde, Ziya Gökalp'in 1912 yılında Balkanlarda savaşan Türk askerleri için yazdığı ‘Asker Duası’ adlı şiirinin, ‘Minareler süngü, kubbeler miğfer, câmiler kışlamız, mü’minler asker’ ile başlayan dörtlüğünü okumuştu ve bu şiiri okuduğu için yargılanmış, on ay hapis ve siyaset yasağı ile cezalandırılmıştı.

O günlerde Aydın Doğan’ın patronu olduğu, Ertuğrul Özkök’ün yönettiği Hürriyet gazetesi, ‘muhtar bile olamayacak’ başlığıyla yazılar yayınlıyordu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıydı Erdoğan; ceza Yargıtay tarafından onanınca da görevden alınmış, infaz yasası gereği hapis cezası dört ay on güne inmişti, çeşitli ertelemeler sonrasında 26 Mart 1999’da Kırklareli Pınarhisar Cezaevi'ne girmiş, 24 Temmuz 1999'da da ceza süresini tamamlayarak cezaevinden çıkmıştı.

Cezaevinde hiç boş durmamıştı Erdoğan, çıktıktan iki yıl sonra, 2001’de Ak Parti’yi kurmuş ve bir yıl sonra da tek başına iktidar olmuştu, ama siyasî yasaklı olduğu için Başbakan olamamış, yerine Abdullah Gül’ü başbakan olarak belirlemişti. 

Birkaç ay sonra CHP Genel Başkanı Deniz Baykal siyasî rekabetin eşit bir zeminde sürmesi gerektiğini söyleyerek, Erdoğan’ın siyasî yasağını kaldıran Anayasa değişikliğine destek vermiş ve Erdoğan 2003 yılından sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak, milletin çoğunluğunun seçtiği bir liderin kararlığıyla Türkiye’nin gelişmesi ve yükselmesi için çalışmıştı.

‘Bir baro başkanınız vardı, Özdemir Özok, ortalıkta görünmüyor, ne oldu ona?’ diye sordum merakla. ‘Türkiye’nin gündemini epeyce sarsmıştı 2004, 2005 yıllarında!’

‘O öldü!’ dedi Avukat, merhametsiz bir sesle. ‘2010 yılıydı zannedersem, İmam Hatipli Erdoğan’ı Başbakan olarak içine sindiremedi, Houston'da kanserden öldü!’

Biz, bizim için çalışanın tarafındaydık; kimsenin şartsız sesi, ulağı, kulağı ve uşağı değildik. Ama beyazlar demokrasiyi hazmedemiyorlardı. Modern söylevlerinde sık sık vurguladığı evrensel hukuk kurallarına rağmen Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Özdemir Özok o yıllarda ‘İmam Hatip’te okumuş bir insanın Türkiye’de Başbakan olmasını hiçbir şekilde içime sindiremem’ diyordu.

Erdoğan öncesi dönemde, öldürülen avukatlar, sürgün yiyen hakimler ve savcılar, beyazların, daha doğrusu masonların kukla gibi oynattığı siyasetçilerin elinde halka ve halkın seçtiği liderlere karşı birer silaha dönen hukuk kurumları, yargı bağımsızlığı, yargı üyelerinin özlük hakları ve daha bir sürü şey vardı konuşulacak, analiz edilecek ve reform istenecek. 

Yargıdaki rüşvetler, mafya, vicdan-cüzdan çelişkisi, derin devlet, tetikçiler, vesaire... ondan beklenen, Türkiye Barolar Birliği Başkanı sıfatıyla demokratik olarak seçilmiş bir başbakandan yargıda reform yapma isteğinden başka bir şey değildi. 


<<Önceki                      Sonraki>>


[14.11.2025, 13/41 (995))]


Seçkin Deniz, 16.11.2025, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı