19 Nisan 2024 Cuma

SA10702/SD3083: Dûrira | Post-Analitik Bakışlar 11: Türkiye’nin Küresel Öncelikleri-8; Anayasa’nın ve Yasaların Üst Sınırlarındaki Belirsizlikler, Laiklik

        Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Türkiye Cumhuriyeti, baskın güç olan Batı’nın tanımladığı demokrasi ve cumhuriyet kavramları üzerinden halkın tek egemen olduğunun iddia edildiği bir ülke olarak doğmuştu. Bu doğum süreci de tıpkı Batı’da olduğu gibi halk tarafından değil, bazı güçlerin öne sürdüğü örgütler ve şahıslar aracılığıyla on dokuzuncu yüzyılın sonlarında 'Meşrutiyet' adı altında halkların fikirleri alınmadan başlatılmıştı."

Sufizm’in -dergahlar/ tekkeler aracılığı ile elde ettiği gücün- hanedan üzerindeki -tahttan padişah indiren, tahta padişah geçiren- acımasız etkisiyle aklın ve bilimin gerilediği Osmanlı’nın rönesans sonrası gelişen Avrupa karşısında yaşadığı gerileme on sekizinci yüzyılda büyük bir paniğe dönüştü. On dokuzuncu yüzyıl ABD’nin de dahil olduğu Batı’nın, Osmanlı ve diğer Doğu medeniyetlerini geride bıraktığı bir yüzyıl olarak tarih yazma hakkını elde ettiği bir yüz yıl oldu.

Tarih yazma hakkı, yeni tanımlar yapma ve kurallar koyma hakkını da içeriyordu. Yirminci yüzyıl Batı’nın kendi tanımlarını, kurallarını ve yönetim biçimlerini -yıkılmaktan kurtulamayan Osmanlı İmparatorluğu dahil- bütün doğuya dayattığı bir yüzyıl olarak tarihe geçti. Batı’da halkın seçerek oluşturduğu hükümetlerin devletleri yönettiği bu dönem, Batı tarafından -farklı demokrasi türleri ile demokrasi üzerinde oluşan gölgeler giderilmeye çalışılsa da- demokrasi yüzyılı olarak pazarlandı.

Osmanlı, demokrasi talepleri ile yıkılma dönemine girdiği için demokrasi talep edenlerin, Batı tarafından işgal edilen ve sonradan Türkiye olarak adlandırılan sınırlar içerisinde kurduğu Cumhuriyet, Batı’nın demokrasi yüzyılının bir parçası olmak üzere tasarlandı ve 1920’de kurulan Millet Meclisi’nde -kendisi de bir asker olan- Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal tarafından ‘Hakimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ felsefesi temel ilke olarak takdim edildi.

Türkiye Cumhuriyeti, baskın güç olan Batı’nın tanımladığı demokrasi ve cumhuriyet kavramları üzerinden halkın tek egemen olduğunun iddia edildiği bir ülke olarak doğmuştu. Bu doğum süreci de tıpkı Batı’da olduğu gibi halk tarafından değil, bazı güçlerin öne sürdüğü örgütler ve şahıslar aracılığıyla on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ‘Meşrutiyet’ adı altında halkların fikirleri alınmadan başlatılmıştı. 

Birer tasarım sonucu olarak yoksulluklar, savaşlar ve inançlardaki yozlaşmalar halkların ezilmesini ve bunun sonucunda değişimi arzulamasını sağladılar, ancak Fransa dahil hiçbir ülkede halkların doğrudan müdahale ederek düzeltebileceği bir yönetim biçimi yoktu; yoksullukları, savaşları ve inançlardaki yozlaşmayı sağlayanlar -artık zayıflayan ve itibarsızlaşan- hanedanların yönettiği devletleri yıkarak yeni yönetim biçimleri kurma sürecini halk adına vekaleten yürüttüler. 

Demokrasi ve Cumhuriyet fikirlerinin halkla hiçbir ilgisi yoktu; ancak halk adına yetki kullanan gizli örgütler ve bu örgütlere üye olanlar yaptıkları her şeyi halk adına yaptıklarını söyledikleri sürece hedeflerine ulaşmak için zaman ve güç kazanmayı biliyorlardı. Çağ demokrasi çağıydı.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan bu yana bütün anayasalarda yer alan, daha sonra TBMM olarak anılacak olan Millet Meclisi’nde kürsünün arkasında Osmanlı’nın Alfabe olarak kullandığı Arapça harflerle asılan ‘Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ilkesi, saltanata karşı demokrasi çağının bir sloganı olmaktan başka da bir şey değildi. 

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin tarafından işgal altındaki vatan topraklarında, Saltanat ve Halife’nin istiklali için Millî Mücadele başlatmak üzere görevlendirilmiş bir subay olsa bile -yeni doğan demokrasi çağında haklı bir zemin oluşturmak üzere- Mustafa Kemal’in dayandığı temel ilke de ‘Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ilkesi olmuştu.

Milletin yoksulluk, bitmek bilmeyen savaşlar ve dinde oluşturulan yozlaşma dışında herhangi kayda değer bir alanda talebi yoktu; saltanatın olması ya da olmaması bir şeyi değiştirmeyecekti, ancak ‘demokrasi’ propagandası devletlerin gizli örgütler tarafından yönetilmesini sağlayacak olan temel bir araç olarak halka/ millete isnat ediliyordu. 

Gizli örgütler için Hanedanlar devleti diledikleri gibi yönetmelerinin önünde engel oluşturuyorlardı. Abdülaziz’in öldürülmesi, Meşrutiyet dayatmaları, Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ve Balkan Savaşları ve sonrasında mason mahfillerinin verdikleri kararla girilen Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da ve Dünya’da Osmanlı dahil birçok Hanedanlığın yıkılmasını ve devletlerin sahipsiz bırakılmasını sağlamıştı. 

Devletlerin sahipleri artık masonlardı ve onlar için sürekli bir hakimiyet ancak demokrasi ile mümkün olabilirdi. Anayasa ve yasa çıkararak halkı yönetme hakkının kimde olduğu artık belli olmayacaktı; ne bir din ne de bir saltanat üyesi bu hakkın sahibiydi ve ‘Hakimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ilkesi ile 'Yasa Yapma Hakkı' gölgelerde saklanan masonlara devredilmiş olacaktı.

Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’le Padişah-Yaver ilişkisini bozanlar on dokuzuncu yüzyılın tamamında ve yirminci yüzyılın başlarında, dinî, askerî ve sivil bürokrasi ve matbuat dahil hemen her alanda egemenliklerini tesis eden masonlardı. Bu bozulma önce gizli yayınlarla zihinsel olarak başlamış sonra da işgalin ürettiği yönetim zaaflarıyla derinleşmişti.

‘Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ilkesi İngiltere ve Fransa liderliğindeki Batılı işgale karşı Millî Mücadele veren Osmanlı halkı için -zihinsel arka planı yüz yılda oluşturulmuş- Batılı demokrasi çağının bir meşruiyet zemini olduğu gibi, Millî Mücadele’yi yöneten Mustafa Kemal için saltanata karşı olan bir tavrın da simgesiydi. 

Kurucu meclis olarak TBMM’nin ‘Yasa Yapma Hakkı’, Kurtuluş Savaşı sonrası muzaffer komutan TBMM Başkanı Mustafa Kemal’in ‘Yasa Yapma Hakkı’na dönüşmüştü. Mustafa Kemal’in Masonlara ait bütün locaların kapatılmasını ve mal varlıklarının Türk Ocaklarına devredilmesini emrettiği 1935 yılına kadar, Saltanatın (1922) ve Hilafetin kaldırılması (1924), Cumhuriyetin ilanı (1923), Latin harflerinin kabulü (1928), masonların doğrudan ya da dolaylı olarak -1839 Tanzimat Fermanının ilanı sonrası- müdahil oldukları süreçte ‘Yasa Yapma Hakkı’nın kullanılması ile mümkün olmuştu. 

‘Yasa Yapma Hakkı’nı sonuna kadar kullanan ve bu hakkını ‘önder’ olarak ‘Millet’e isnat eden muzaffer komutan Mustafa Kemal şöyle diyordu:

“Süngü ile, silâhla, kanla elde ettiğimiz zaferden sonra, kültür, ilim, fen, ekonomi gibi alanlarda zafer kazanmak için çalışacağız. Milleti refah ve mutluluğa götürecek bu alanlarda güvenle, başarıyla yürüyebilmek ise, yalnız bir şarta bağlıdır. Bu şart bulunmazsa o alanlarda başarımız imkânsızdır. Bu şart şudur: Milletin, doğrudan doğruya kendi egemenliğine kendisinin sahip olmasıdır!" (1923) (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s.135)

Masonlar ‘Hakimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ilkesinin uygulanmasının önündeki en büyük engeldi. 1935’te verdiği emir sonrası Masonların en büyük düşmanı olarak ilan edilen ve ölüme mahkûm edilen, nihayetinde yalnızlaştırılarak ve kinin ile zehirlenerek üç yıllık hastalık ve ölüm süreci ilerlerken Mustafa Kemal’in -artık kontrolünü kaybettiğini fark ettiği-1937’de Laiklik ilkesinin Anayasaya girişini sağlaması sonucu değiştirmeyecekti. Masonlar ‘Yasa Yapma Hakkı’nı Mustafa Kemal’i öldürerek ele geçirmişlerdi.

“Kuvvet birdir ve o milletindir. Ve bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî Egemenlik.”  diyen Mustafa Kemal’in ‘bilâ kayd-u şart-kayıtsız şartsız’ ifadesiyle kastettiği esas ‘Yasa Yapma ve Yönetme Hakkı’nı ele geçirmek isteyen gizli örgütlere karşı çok boyutlu ve derin bir anlama sahipti: 

“Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Ulusal egemenlik, ulusun namusudur, onurudur, şerefidir. ‘Kayıtsız şartsız’ tabiriyle belirtilen egemenliği, milletin üzerinde tutmak demek, bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir. Bununla kastettiğim mânayı kolaylıkla anlayabilirsiniz." (1923) (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 80)

Mustafa Kemal’in öldürülmesi sonrası masonlar ‘Yasa Yapma Hakkı’nı Millet adına tamamen devraldılar, ancak ne Mustafa Kemal ne de Masonlar ‘Yasa Yapma Hakkı’nı kullanmak için milletten izin almadılar. Anayasaların ve yasaların üst sınırlarını onlar belirlediler. 

Hakimiyet millete ait olmadığı halde, ‘Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ilkesi 20 Ocak 1921'de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu dahil, sivil değişiklikler ya da askerî darbeler sonrası yapılan bütün anayasalarda yer aldı, ancak her değişiklikle veya yeniden yazılan anayasalarda ‘Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ifadesi, egemenliği tamamen ele geçiren ve ‘Millet’i düşman olarak tasnif eden masonlar tarafından birinci maddeden daha alt maddelere doğru kaydırılacaktı:

  • 20 Ocak 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu/ Madde 1- Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. (Değişik: 29.10.1339 (1923) – 364 sayılı kanun) Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.
  • 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu/ Madde 3- Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir. (10 Ocak 1945 tarihli 4695 sayılı kanunla ‘Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir’ ibaresi, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir’e dönüştürüldü.)

1923’ten 1950’ye kadar CHP’nin tek parti yönetiminin bütün ‘Yasa Yapma Hakkı’nı Millete rağmen kullandığı 27 yıllık dönem sonrası yapılan ilk serbest seçimlerde ‘Hakimiyet’in kayıtsız şartsız tek sahibi olan Millet’in seçtiği Demokrat Parti iktidarı, masonlar tarafından 27 Mayıs 1960’ta askeri darbe ile yıkıldı. 

Anayasadaki ifadelerin anlamsız olduğu artık açıktı.

Askerî darbe sonrası hazırlanan anayasada yer alan ‘Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir’ ifadesi ile Millet yine aldatılıyordu:

  • 9 Temmuz 1961 Anayasası/ Madde 4- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.

12 Eylül 1980’de yapılan askerî darbe yine ‘kayıtsız şartsız egemenliğin tek sahibi olan Millet’e karşı yapılmıştı, artık tamamen itibarsızlaşan ‘Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir’ ifadesi yeni anayasada yine yer aldı:

  • 18 Ekim 1982 Anayasası/ Madde 6- Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Yüz yıllık mücadelede gelinen noktada değişmeyen şeyler tek egemenin ‘masonlar’ olduğu gerçeğini tescil ettirdi. Laiklik ilkesi, Anayasa’nın 2. Maddesi’nde değiştirilmesi dahi teklif edilemez bir forma sokuldu. ‘Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir’ ifadesi de 6. maddeye indirilmişti.

1990’lı yıllar halkın kendisine verdiği yetkiyi kullanmaya çalışan Turgut Özal’ın masonlar tarafından öldürüldüğü, terörün zirveye çıktığı, faili gizlenen cinayetlerin toplumu korkuya sürüklediği, 28 Şubat 1997 askerî darbesinin halkın yetkilerine yine müdahale ettiği yıllardı; yoksulluk, terör ve din düşmanlığı sıradanlaşmıştı.

İnsanların hayatlarını baştan sona kontrol eden ‘Yasa Yapma Hakkı’na sahip olan Saltanat ve Hilafet, demokrasi çağının gereği olarak kaldırılmış ve bu yetki halka devredilmişti, ancak halk 2002 yılına kadar kendilerine ait olan egemenlik haklarını doğrudan ya da dolaylı olarak kullanamadı; yoksulluk, savaş-terör, dinde yozlaşma ve ek olarak dinsizleşme-din düşmanlığı artan bir hızda ‘Millet’e rağmen masonların yönettiği devletin eliyle yayıldı. Kutuplaştırılan Türkiye'de yaşamak imkansızlaştırılmıştı.

Türkiye’de 3 Kasım 2002’de yapılan erken genel seçimler sonrası, Millet, egemenliğini 1950’den sonra tarihte ikinci kez elde etmeye karar verdi. Recep Tayyip Erdoğan’ın genel başkanlığını yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) Milletin egemenliğini kullanma kararı sonrası tek başına iktidar olarak hükümet kurdu.

Erdoğan, 2003 yılından 2009’a kadar masonların medya, bürokrasi, iş dünyası, muhalefet partileri, asker ve yargı üzerinden yürütülen sayısız askerî darbe tehdidine maruz kaldı. Halkın desteği ve özgürlük talebi doğrultusunda gerçekleştirilen 2010 referandumu ile kurulduğu 1960'lı yıllardan itibaren iktidar olan bütün partilere olduğu gibi Ak Parti'ye entegre olarak çalışan, yargının, ordunun ve emniyet genel müdürlüğünün neredeyse bütün katmanlarına yayılan masonik terör örgütü FETÖ, 2011 yılından başlayarak 15 Temmuz 2016 askerî darbesine kadar Erdoğan'ın indirmek için her türlü terör, tedhiş, entrika ile milletin egemenliğine saldırdı. 

İki yüzyıldır değişmeyen amaç aynıydı: Halkın demokrasinin gereği olarak kendisini temsilen seçtiği ve yetki verdiği hükümetin ‘Yasa Yapma Hakkı’nı Anayasayı ve yasaları çiğneyerek yeniden ele geçirmekti. Ordu her zaman ele geçirilen ve halka karşı kullanılan en etkin bir araçtı.

15 Temmuz askerî darbesinin halk tarafından engellenmesi, halkın, egemenliğini bir daha gizli örgütlere, karanlık odaklara darbelerle ve terörle de olsa artık devretmeyeceğine dair ilk somut ve eylemli direnişiydi ve halk 2017 referandumu ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni kabul ederek masonlara tarihin en büyük cevabını verdi: ‘Yasa Yapma Yetkisi’ artık halka ve seçtiği temsilcilere aitti ve devlet halka hizmet edecekti. 2018'de de Erdoğan halk tarafından yeni sistemin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

Ancak bu arada Dünya’da demokrasi yüzyılı sonra ermiş, ‘Masonik Küresel Satanist Sistem’in ürettiği gizli ve faşist ‘Tek Dünya Devleti’ egemenliğini tesis etmişti. İnsan soyu, cinsiyeti ve onuru tehdit altındaydı. Türkiye’de sistem değiştiren anayasa değişikliğini yapma hakkını 2017 referandumu ile tarihte ilk kez elde eden tek halk olarak henüz bütünüyle yeni bir anayasa yapma hakkını kullanabilecek ve egemenlik hakkını tekrar 1. maddeye çıkaracak bir olgunluğa ulaşmış değildi.

Mayıs 2023 seçimleri ile Erdoğan yirmi bir yıl sonra yeniden seçilmiş ve halk kendi egemenliğinin tamamen tesis edilmesi için onu yeniden yetkilendirmişti, Türkiye'nin küresel etkisi artıyor ve büyük yolculuğu sürse de masonların ürettiği büyük sorunlar da varlığını korumaya devam ediyordu.

Sonuç olarak Türkiye, insanlık için tek umut olan küresel yolculuğunda laikliği yeniden tanımlamak ve farklı dinlerin hukukî sonuçlar doğuracak, müntesiplerine kendi inançlarına göre yaşama hakkı verecek olan statüsünü de kabul etmek dahil yeni bir evrensel sistem algısını inşa ve tesis etmek zorundadır. 

‘Yasa Yapma Hakkı’ millete aitse, anayasanın ve yasaların üst sınırlarındaki belirsizlikler giderilmeli ve tanım yapma ve kural koyma hakkı tartışılmaz bir şekilde kullanılmalıdır. 2002 sonrası yeniden yapılandırılan Cumhuriyet halkın elde ettiği kazanımları korumalı ve geliştirmelidir.

Ölümü ve kişiliği tarihin derin karanlıklarında kalan ve nesnel bir şekilde değerlendirilmeyen maktul Mustafa Kemal’in niçin öldürüldüğü de dikkatle incelenmelidir:

“Bir millet, varlığı ve hukuku için bütün kuvvetiyle, bütün fikrî ve maddî güçleriyle alâkadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması, ancak ve ancak, tam ve kesin anlamıyla millî egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası, millî egemenliktir. Toplumumuzda, devletimizde hürriyet sonsuzdur. Ancak, onun hududu, onu sonsuz yapan esasın korunmasıyla mevcut ve çevrilidir. Bir insan, belki kendi arzusuyla şahsî hürriyetini yok etmek ister; fakat bu teşebbüs koca bir milletin hayatına ve hürriyetine zarar verecekse, muazzam ve şerefle dolu bir millet hayatı bu yüzden sönecekse ve o milletin çocukları ve torunları bu yüzden yok olacaksa bu teşebbüsler hiçbir vakit meşru ve kabule değer olamaz. Ve hele böyle bir hareket hiçbir vakit hürriyet namına müsamaha ile telâkki edilemez. Hiç şüphe yok, devletimizin ebedî müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için, hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz.” (1923) (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. I, s. 298)


<<<Önceki                           Sonraki>>>


Seçkin Deniz, 19.04.2024, Sonsuz Ark, Dûrira | Post-Analitik Bakışlar


Dûrira | Post-Analitik Bakışlar

Seçkin Deniz Yayınları




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı