6 Ağustos 2013 Salı

SA344/SD53: Hesaplaşmak ya da Halk Adına Halkın Yargılama Hakkını Kullanmak

“Son tahlilde iddia edildiği gibi bu bir hesaplaşma ise, neden olmasın? ” 
Seçkin Deniz


'Birleştirilmiş Ergenekon Terör Örgütü  Davaları'nın verilen kararlarla sonlandığı 05 Ağustos 2013'ten, 2010 yılı şubat ayına dönüp bakalım:

22 Şubat 2010 pazartesi günü ‘Balyoz Darbe Planı’ çerçevesinde yapılan soruşturma gereği emekli ve muvazzaf orgeneraller ve oramirallerin gözlem altına alınması ile başlayan yüksek düzeyli tartışmalar hızlarını kesmeksizin sürüyor. Gözlem altına alınmalardan iki gün sonra Çarşamba günü Genelkurmay karargâhında, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başkanlığında tüm muvazzaf orgeneraller ve amiraller toplanıp, Başbakan yardımcısını karargâha davet ettiler.

Toplantıda ne konuşulduğunu bilmiyoruz; ancak çok hoş şeyler konuşulmadığı ortada. Haber bültenleri olayları dakika dakika aktarmaya devam ederken Genelkurmay Başkanı planlanmış Mısır gezisini iptal etmişti; Başbakan İspanya’da ödül alırken, Cumhurbaşkanı Sinop’ta çeşitli etkinliklerde bulunmaktaydı. Ancak bundan birkaç gün önce 17 Şubat 2010’da Erzurum Özel yetkili savcıları, Erzincan’da yürütülen bir diğer soruşturmadaki özel yetkilerini HSYK’nin yetki aşımı ile nitelendirilen kararıyla kaybetmişlerdi ve soruşturmanın sağlıklı bir şekilde ilerleme imkânı ortadan kaldırılmıştı.

3.Ordu Komutanı’nın, çağrıldığı halde Erzurum Özel Yetkili savcılarına ifade vermeye gelmemesi hukukun rutin yol düzenini aksatmıştı ve olaylar Özel Yetkili Savcılarını Şemdinli Savcısı’nın yaşadığı âkibete doğru sürüklemeye başlamıştı ki; Beşiktaş Adliyesi, büyük operasyonu başlattı.

2007’deki ilk gözlem altına alma olaylarından sonra Ergenekon Operasyonu’nun her dalgasında, operasyonlara muhalif olanların dillendirdikleri tek slogan vardı: Hesaplaşma. Yani İktidar Partisi, Cumhuriyet’in temel ilkelerini savunanları cezalandırmak amacıyla, terör örgütü etiketiyle büyük bir kıyım yapıyordu. Peki, bu iddia doğru muydu? Bu bir hesaplaşma mıydı, yoksa halkın kendisini kısıtlayan, demokratik haklarını kullanmasını engelleyenleri yargılama hakkını kullanması mıydı?

Emekli Orgeneral Edip Başer’in 24 Şubat 2010’da, 16:20’de, NTV Radyo’da bir vatandaş olarak yaptığı yorumlarla ‘Hesaplaşma’ temasını işledi. Söz konusu yorumlarda dikkat çeken iki nokta vardı. ‘Demokrasi Vurgusu’ ve ‘Hesaplaşma’.

Demokrasi vurgusu önemliydi, çünkü; 22 Şubattan beri süren gerginlik insanları kaygılandırmıştı. Bu açıklama toplanan yüksek rütbeli subayların ne tür kararlar alacağına, insanların sabah uyandıklarında ne göreceklerine dair kuşkularını bir nebze azaltıyordu. Sayın Başer’in ‘Kurumların Başını Yarmak’ la suçladığı siyaset profili ile askerin algılanan profili üzerinden ürettiğimiz sorularla konuyu analiz etmeye çalışacağız.

Gelinen noktada siyaset kurumuna yöneltilen suçlamalar muhakkak ki, muktedir olan/olamayan iktidarların yanında, demokratik yaşam felsefesine sığmayan teamüllerle siyaset yapan muhalefet partilerini de hedef almalıydı. Ancak Sayın Başer, muhalefet partilerini değil de, “kurumlar arasındaki güven bunalımını arttırdı iddiasıyla”, elinde ‘Kurumların Başını Yarma Gücü’ bulunan İktidar Partisini suçluyordu. Siyaset kurumuyla kastettiği sadece ve yalnızca AK Parti ve yöneticileri idi.

Programcının iddia edilen ‘Hesaplaşma’ nın kimler arasında olduğuna dair sorusunu ‘detaylara girmek istemediğini’ belirterek geçiştiren Başer, sözü Cumhuriyetin temel değerlerine getirerek farklı yönlere çevrilmiş yüzlerden bahsetti. Anlaşılan vatandaş Başer, bir süredir 'Yüzünü Batı’dan başka yere dönmüş bulunan Türkiye’ manipülasyonunun doğruluğuna dair düşünceler taşıyordu.

Kurumlar arasındaki güven bunalımı/güvensizlik ilk kez Mayıs 2009’da eski Genelkurmay Başkanlarından Büyükanıt tarafından yüksek sesle dillendirilmişti. Konuyu dillendirme tarihi yeni olsa da, konu yeni bir konu değildi ve zamanlama, bunalımdaki suçu mevcut iktidara haksızca yükler isnad edilmesine neden oluyordu.

Operasyonlara karşı doğrudan taraf işaret edemeyenler, ‘güven bunalımını arttırmakla suçladıkları iktidara’ karşı, taraflarını suç teşkil etmeyecek bir şekilde ‘belli’ ediyorlardı. Peki, suçlanan Siyaset Kurumu‘nun yani İktidar Partisi’nin Türkiye’de kurumlar arasında güven bunalımını arttırdığı iddiası doğru mudur?

Emekli askerler ve muhalefet partilerinin ısrarla üzerinde çalıştıkları ‘güven bunalımı’ çıkışlarına Başbakan Erdoğan, Haziran 2009’da grup toplantısında, şöyle cevap veriyordu: ”Kurumlarımızın birbirine güveni tamdır. Tüm kurumlarımız hukuka, anayasal sisteme ve demokratik yapıya bağlıdır, tam bir inanç içindedir. Kurumlar arasında güven bunalımı oluşturmaya yönelik gayretler sadece taraflara değil, tüm Türkiye'ye zarar verir. Türkiye Cumhuriyeti her türlü iddiayı araştırır, açığa çıkartacak kabiliyete de sahiptir. Her türlü sorunu çözebilecek olgunluğa da ulaşmıştır.”

Gerçek, her iki söylemde de gerçek yerinde durmuyordu. Başbakan, kurumlar arasında güven bunalımı olduğunu bildiği halde, bu bunalım üzerinde çalışılmasından rahatsızdı ve bunu da Başbakan olarak kendisine zûl sayıyor, tepki veriyordu. Güven bunalımları muhtemel bir darbe için en meşru zemindi.

Bayrak operasyonu, aynı güven bunalımı oluşturularak icra edilmişti. Karşı taraf ise, mevcut güven bunalımının yegâne sorumlusunun AK Parti olmadığının da farkındaydı. Türkiye’de güven bunalımını oluşturan, körükleyen ve gündeme getiren etkenler AK Parti’yi iktidara getirmişti. AK Parti kurumlar arasında devleti yıkacak kadar yayılmış bulunan güvensizliği, hatta düşmanlığı düzeltmek/ortadan kaldırmak için halk tarafından seçilmişti. Halkın bu seçimine karşı güven bunalımı yaşayanlar, bu bunalımı başlatıp körükleyenlerdi.

Açığa çıkarılan kaos planlarının tamamı, güven bunalımı oluşmasını sağlamak veya mevcut bunalımı arttırmak içindi. Bu sebeple geçmişi 1808 yılına kadar uzanan güven bunalımının mevcut iktidar tarafından arttırılmış olması iddiası doğru olmaktan uzaktır.

2001 krizi, 10. Cumhurbaşkanı’nın seçilmesi ile ilgili tartışmalar, 9. Cumhurbaşkanı’nın görev süresini uzatma, Partilerin parçalanması ile iktidar paylaşımına odaklanmış koalisyon hükümetleri, Genelkurmay Başkanlarının ‘altın tepsi’ içinde siyasetçilere iktidar takdim etmesi, 28 Şubat, Batı Çalışma Grubu vb yakın tarih olayları gerçek bir güven bunalımının zirveye ulaştığı dönemlerde ortaya çıkmışlardı ve bu dönemlerde mevcut iktidar henüz kurumsal bir kimliğe dahi sahip değildi.

Kurumlar arasında güven bunalımı olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu aykırılığı fazla önemsemeden, kurum temsilcileri ve üyeleri arasında var olduğu ifade edilen bunalımı Kurumlar arası bunalım olarak değerlendirdiğimizde, dikkat çekilen kurumların hangileri olduğuna dikkatle bakmak gerekir.

Üç temel kurumsal yapı, Yasama, Yürütme ve Yargı’dır. Diğer kurumlar, çoğunlukla Yürütme’nin alt kurumlarıdır. Söz konusu gözlem altına almalar ve sorgulamalar, Yürütme ile Yargı arasında cereyan eden ilişkilerle ilgili değildir. Doğal olarak bu tür eylemlerin bir bunalım konusu olmayacağı açıktır.

Yürütme kendisine bağlı kurumları denetlemek ve yönetmekle mükelleftir. Yürütme ile Yargı arasındaki ilişkilerin bunalımlı bir yapıda görünmesinin nedenleri, yürütmenin uygulama, yasamanın yasa yapma çerçevelerinin yargı tarafından sıkça sınırlanması ve zaman zaman engellenmesine bağlıdır. Sınırlamaların ve engellemelerin hukukî değerlerinden ziyade ideolojik nedenleri öne çıkmaktadır.

Bütün bunlara rağmen kurumlar arası güvensizlikten bahsedildiğinde akla gelen kurumlar TSK, Yargı, Yürütme ve Yasama’dır. TSK dördüncü bir kurum olarak algılanmaktadır. Kurumlar arasındaki güven bunalımını analiz ederken, bunalımda payı bulunan etki sahiplerini yüzeye taşımaya çalışacağız.

Bazı Subayların kurumlar arası güven bunalımındaki payı:

TSK güven bunalımında en çok yıpranan iki kurumdan biridir. 2002 genel seçimlerini müteakiben geçmişi yöneten siyaset dışı kurumlar, yaşanan zamanı ve geleceği yönetme ihtiraslarını saklamadılar. Yüksek sesle dillendirilen güven bunalımının asıl sorumlularının kendileri olduklarını, iktidar partisini suçlayarak saklamaya çalıştılar. Org. Büyükanıt, bizzat kaleme aldığını söylediği 27 Nisan e-bildirisinin alttan gelen baskılarla oluştuğunu söyleyemezdi; fakat bu bildiri kurumlar arasındaki güvensizliğin kaynağını açıklamaya yeterliydi. Güvene müdahale eden siyaset kurumu değildi.

Ondan daha önce Org. Başbuğ “emir komuta zincirinin sağlığından endişe ettiğini” izhar ediyordu. 11. Cumhurbaşkanı’na karşı generallerin başlangıçta takındığı olumsuz/dışlayıcı tutum, siyaset kurumunun, yani iktidar partisinin güven bunalımındaki payının neredeyse sıfır olduğunu kanıtlıyordu.

Siyaset kurumuna karşı, ‘mevcut güven alanını’ tehdit altında gören ordu değildi, ordu içindeki ‘klik’ idi ve TSK’nın kurumsal işlerliği içerisinde bu tehdidi ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Seminerlerin darbe senaryolarının tartışıldığı alanlara dönüştürülmesinin altındaki temel neden buydu. 24, 25 ve 26. Genelkurmay Başkanlarının Siyaset kurumu ile TSK arasındaki güven sağlığını korumak adına neleri göze aldıkları artık sır değildir.

Bugün gözlem altına alınıp sorgulananlar TSK içerisinde ‘klik’leşen ve kurumsal olarak TSK’yı kendi hedefleri doğrultusunda kullanmaya çalışan emekli ve muvazzaf subaylardı. TSK’nın tüm subay kadrosu itham altında değildi. İktidar Partisi yürütme olarak halkın kendisine verdiği görevi yerine getiriyordu ve ‘Hesaplaşma’ diye nitelenen bu idarî ve hukukî eylemin adı aslında halk adına ‘Yargılama Hakkını Kullanma’ idi.

Nihayetinde bu bir hesaplaşma idiyse de neden olmasındı? Halk kendisini yönetmeye kalkan yetkisizlerle hesaplaşmayı düşünme hakkından yoksun muydu? Anayasa, cumhuriyetin demokratik özelliğine vurgu yaparken bu çerçeveyi belirlemiş ve darbeyi suç olarak tesbit etmiş değil miydi? Darbeye teşebbüs edenlerle hesaplaşmak anayasanın emri değil miydi? Neden işin sadece teşebbüs etmekle kalındığı, darbenin uygulanmadığı vurgusu yapılıyordu?

Darbenin uygulamaya konan kaos planlarının sonuçlarına göre gerçekleşmesi gereken son hamle olduğu açık değil miydi? Danıştay, Dink, Rahip Santoro, Zirve Kitabevi cinayetleri, suikast planları, ABD’de tartışılan kaos senaryoları v.b. kaos planları uygulanmadı mı? Her kaos girişiminden sonra hükümet itham altında tutulmadı mı? Hedef hükümeti acz içerisinde kalmış olarak göstermek ve darbeye giden yolu sonuna kadar açmaktı. Bütün bunlar yaşandı ve halk yaşananları gördü. Şimdi de aslında kendi yönetim hakkına müdahale edenlerin yargılanmasını ve cezalandırmasını istiyor; yürütme de bunu yerine getirmekle mükelleftir.

Muhalefet partilerinin kurumlar arası güven bunalımındaki payı:

Siyaset Kurumu, meclis içinde veya dışında kurumlaşan partileri ve bu partilerin kurumsal eylem ve söylemlerini kasteden genel bir çerçevedir. Sayın Başer’in ve diğer suçlayıcıların Siyaset Kurumu tabirinde kastedilmeyen muhalefet partilerinin kurumlar arasındaki güven bunalımındaki payı çok büyüktür.

2002 seçimlerinden hemen sonra CHP’nin Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasaklı olmasını rekabet koşullarına aykırı bularak, siyaset yasağını kaldırıcı düzenlemelere destek verdikten sonra (Belki de, herhangi bir darbe sonucunda zaten yasaklı olan Erdoğan’ı siyaseten bitiremeyeceğini anlayan Baykal, Erdoğan’ın siyaset alanına dahil edildikten sonra gerçekleşecek bir darbe ile tarihe gömülmesini planlamıştı) CHP demokrasi ile asla uyuşmayan siyasî söylemlerle gündeme gelmeye başlamıştı.

Avrupa Sosyal Demokratlar Grubu’nun da tepkisini çeken uygulamaları ile CHP, Siyaset Kurumu ile devletin diğer kurumları arasındaki güven sorununu bir bunalıma dönüştürmeye çalışmıştı. 367 meselesinde olduğu "Başvurumuz kabul edilmezse çatışma çıkar." kapatma davasında da "AKP kapatılırsa kaos çıkar, diyenler var. Esas kaos, yargının görevini yapması engellenirse çıkar." diyen Baykal, Yüksek Mahkeme üzerinde baskı kurmuştu. Ve bu baskısı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından ilgilenilecek kadar önemli bir husus olarak telakki edilmemişti.

Yine Danıştay cinayetinde CHP işbirliği görüntüsü içerisinde Yüksek Yargı üyeleri ve Cumhurbaşkanı Sezer’in de katıldığı Hükümeti itham eden koroyu Mecliste temsil etmişti. Danıştay cinayeti aydınlanırken de hiç kimse CHP’nin ve Sezer’in Anayasayı çiğnediğini iddia etmedi. Hukukçu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, hükmünü herhangi bir kanıt ve bu kanıta dayalı yargılama olmadan vermişti: "Danıştay'a yapılan bu saldırı aslında laik Cumhuriyet'e yapılan bir saldırıdır." Deniz Baykal takip ediyor ve: "Siyasete kan bulaşmıştır." diyordu. ‘

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini aleni bir şekilde zaafa düşürmek ve ülkeyi yönetemez hâle getirmek’ gibi büyük bir anayasal suç Yüksek Yargı’nın gündeminde değerlendirilmedi bile. CHP’nin bu işlevini halen yerine getirmeye devam ettiği inkâr edilemez. CHP Devam eden hukukî süreçlere, iddia olunan Ergenekon Terör Örgütü’nün avukatlığını üstlenirken ve mahkeme celselerinde hazır bulunurken de müdahale ediyor; Erzincan soruşturmasındaki gizli tanıklarla görüşürken de siyasî ve ahlakî kriterleri altüst ediyordu.

CHP Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumları arasındaki güvensizliği arttırıcı söylem ve eylemleriyle, siyaset kurumunu acze itiyordu. MHP ise Cumhurbaşkanlığı seçiminde gösterdiği sağduyulu tavrın hemen sonrasında eski usul siyaset anlayışını yeniden tedavüle koymuştu; ancak etkisiz bir siyaset profili ortaya koyarken de kurumların kendi yasal çerçevelerinde kalmaları gerektiğini hatırlatmayı ihmal etmemişti.

Yüksek (Mahkemelerin) Yargı’nın kurumlar arası güven bunalımındaki payı:

Danıştay cinayetinde Siyasi İktidarı hedef gösteren açıklamaların yanı sıra, HSYK’nın Erzincan da süren soruşturmaya yetkilerini aşarak müdahale etmesini ve Özel Yetkili Savcıların Özel Yetkilerinin alınmasını destekleyen Yargıtay ve Danıştay Başkanlarının açıklamaları; CHP’nin, iptale taşıdığı her yasa ve anayasa maddesi CHP’nin iptal gerekçelerinin aynen kabulü ile iptal edilirken, Anayasal suç işlediği dönemlerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca CHP hakkında soruşturma açılmaması, Genel Başkanı ve diğer üst düzey yöneticileri terör örgütü yöneticisi ve üyeleri suçlamasıyla ceza evinde bulunan İşçi Partisi hakkında herhangi bir kapatma endeksli dava açılmaması, bazı küresel ve ulusal basın-yayın organlarında pişirilen ‘eksen kayması’, ‘tele-kulak’,‘sivil diktatörlük’ ve ‘sivil darbe’ iddialarını incelemeye alan uygulamalar dikkate alındığında Yüksek Yargı’nın siyasallaşmadığını iddia etmek çok güçtür. Danıştay ile YÖK arasında yetki karmaşası oluşturan ve Danıştay’ın kendi kararları ile çelişen iptalleri elitist ideolojinin etkilerine dair izler taşımaktadır.

Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın Yasama ve Yürütmeyi demokrasinin gelişmesini sağlayacak yasal düzenlemeler için sürekli göreve çağırması ve bazı Yargıtay Daire Başkanları’nın kurumsal görünen bazı açıklamalardan rahatsız olmalarının basına yansıması, Yüksek Yargı’da hukuka ve demokrasiye uygun tepkiler verilmesi gerektiğini düşünen yargıçların varlığını düşündürtmekte, dolayısıyla bu durum Yüksek Yargı’yı toptan değerlendirmeyi mümkün kılmamaktadır. Fakat tıpkı TSK’da olduğu gibi ‘Klik etkisi’ sürmektedir. Maalesef Yüksek Yargı, TSK içerisindeki ‘Klik’ etkisinin kendi içerisinde de yankı bulduğuna dair kanaatleri, kuşkuları ortadan kaldıramamıştır.

Bazı Yüksek (Mahkeme) Yargı mensuplarının 28 Şubat sürecinde Askerî mekânlarda brifinge davet edilmeleri ve bu davetlere icabet etmeleri ile dikkat çeken ‘klik etkisi', bugün toplum tarafından dikkatle izlenmektedir. Yüksek Yargı, kurumlar arasındaki güvensizliği azaltıcı tarafsızlıkta ve bağımsızlıkta kamuoyunu ikna edici tasarruflarda bulunamamıştır.

Basın’ın kurumlar arası güven bunalımındaki payı:

Meclis’in büyük bir işbirliği örneği sergileyerek yaptığı anayasa değişikliğini“411 el kaos’a kalktı” diyerek manşete taşıyan basın anlayışı, TBMM’yi kaosun kaynağı olarak gösterirken, güven bunalımının en büyük aracısı olduğunu da kanıtlıyordu. Basın’ın büyük bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurumlarını hallaç pamuğu gibi atan bir akımın etkisinde kalarak 1991-2002 arasını her alanda zenginleşmeye ve Hükümet kurma gücünü elde etmeye yönelik eylemler aralığı olarak kullanmıştı.

Zenginleşme ve elitist hegemonyayı korumaya endeksli politikalar ı gereği, söz konusu basın anlayışının sahipleri kurumlar arası bunalımın koruyucuları ve besleyicileri oldular. 137 kişilik güven listesi TSK içindeki ‘klik’in irtibat listesi olarak tarihe geçtiğinde, hür basın kodeksi kendileri adına tarihe gömülüyordu.

Büyük sermaye sahiplerinin kurumlar arası güven bunalımındaki payı:

TÜSİAD, 2010 yılına yeni bir anlayışla girmeden önce, elitist hegemonyanın sürmesi adına kaos üreten merkezlerin bazen içinde bazen de yanında yer aldı. Yeni yönetim, yeni dönemin siyaset değişkenlerini ciddiye alır ve önemserken, siyasi iktidarları hizaya getirmeye çalışmayan, daha saygılı ve daha demokratik bir söylemi sahipleniyordu. TÜSİAD’ın eski anlayış çizgisi, kurumlar arasındaki güven bunalımında büyük pay sahibi iken, şu andaki yönetim anlayışı, bunalımları azaltıcı açıklamalarıyla dikkat çekerek hükümet üyeleriyle birlikte basına gülümseyen pozlar verdiriyordu.

Türkiye, yüzünü Batı’dan başka bir yere mi dönmüştür?

Kaos planlarının birer ayrıntısı gibi görünen bu manipülasyon, Türkiye’de yapay hükümet krizi üretmek üzere ortaya konmuş görünüyor. Üzerinde çok tartışılan, ancak gerçekte tarafsız gözlemlere sahip olanların daha rahat betimlediği bir profile sahip Türkiye. Bu sebeple gerçeğe en yakın tasvirleri Türkiye analizleri ile adını duyuran bir isimden izlemekte yarar var.

Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA'in eski ulusal istihbarat konseyi başkan yardımcısı, Simon Fraser Üniversitesi tarihçisi Graham Fuller, TCAE (Turquoise Council of Americans and Eurasians) adlı, ABD'de çeşitli faaliyetlerle Amerikan, Türk ve Avrasya toplumlarını bir araya getirmeyi hedefleyen kuruluş, ABD kongresinin Cannon çalışma binasında, "Yeni bir Türkiye: Bölge ve ABD için ne anlama geliyor?" başlıklı toplantıyı yönetirken: "Türkiye bugün dünyadaki en önemli ülkelerden biri. Müslüman ülkeler arasında demokrasisi en ileri ülke. Hem Müslüman dünyasında hem de genel olarak birçok dünya ülkesine kıyasla çok güçlü ordusu olan, NATO üyesi, AB yolunda ilerleyen, ABD müttefiki bir ülke. Neredeyse devrimci bir bölgesel siyaset geliştiriyor. 360 derecelik bir bakışı var. Avrupalı, batılı, Karadenizli, Akdenizli, Ortadoğulu" diyordu.

Türkiye’nin gerçeğe en yakın fotoğrafı buydu.

AK Parti, Cumhuriyet’in kurumlarıyla hesaplaşmakta mıdır, kurumları reforme ederek işlerlik hızını ve hizmet kalitesini mi arttırmaktadır?

Euronews sitesinde 22 Şubat 2010’da yayımlanan analizde Prof. İhsan Dağı’ya atfen “Son gelişmeler İslâmcı bir hükümetle laik bir ordu arasındaki bir çekişmeden ziyade bürokratik cumhuriyetle demokratik cumhuriyet arasındaki bir mücadele, bir dönüşüm sancısı olarak görülebilir." denirken yine açık bir gerçeğe temas ediliyordu.

Gerçek Ak Parti ile başlayan bir çatışmayı değil, 1960’tan beri süregelen elitist egemenliğin çıkar savaşlarını içeren bir gerçekti. Ak Parti Cumhuriyet’in raylarından çıkmış tüm kurumlarında reformlar yapıyor (Demokrasi, Ulaşım, Sağlık, Eğitim, Hukuk, güvenlik reformları) ve kurumların işlerlik hızlarını ve hizmet kalitesini vatandaş lehinde arttırıyor; çağdaş değişiklerle Cumhuriyet’in kurumlarını geliştiriyordu.

60. Cumhuriyet Hükümeti iddia edildiği gibi ekonomik sıkıntıları ve halkın diğer sorunlarını bir kenara koyarak gündemi Ergenekon gibi ayrıntılarla mı işgal etmektedir?

CHP’li muhaliflerle diğer elitist seslerin dillendirdiğinin aksine, Küresel krizin Türkiye Ekonomisini teğet geçeceğini vadeden 60. Hükümet sözünü tuttuğunu, ardı ardına artan kredi notları ile kanıtlıyor, ekonomi hızla toparlanarak kırılganlıklarını ve dış borç oranını azaltmaya devam ediyordu.

Bu bir hesaplaşma değildir:

5 Ocak 2004 gibi yakın tarihte, Genelkurmay Karargâhı’nda, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un sunduğu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile birlikte dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur ile Kuvvet Komutanları’nın da hazır bulunduğu toplantıda Başbakan’ı hükümetin tüm icraatları nedeniyle alenen sorgulayan; yetki ve konumlarını aşarak hükümet icraatlarının tasarım aşamalarında kendi görüşlerinin alınmamasını suç olarak telakki edip hesap soran dönemin kuvvet komutanlarının gözlem altına alınarak sorgulanması tepkilerdeki işaretlerin hesaplaşmayı öne çıkarmasına neden olmuş olabilir, ancak daha önce 2004 yılında görevli olan Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına, Ergenekon soruşturması kapsamında darbe teşebbüsü iddiaları ile ilgili Aralık 2009’da "şüpheli" olarak ifade vermişlerdi.


Şener Eruygur ile Aytaç Yalman yargı sürecinin kıskaçlarında idiler. Yeni bir gelişme yoktu. Yeni olarak değerlendirilen tek şey ‘gözlem altına alınma şekli’ydi. Ne var ki; bu şeklin hukukî olmayan hiçbir ayrıntısı yoktu. Dolayısıyla bu bir hesaplaşma değildi. Buna karşılık Baykal, muhtemel bir hesaplaşma günü için Başbakan’ı tehdit etmekten geri durmuyor ve hukukun askıya alındığı hesaplaşma zamanlarını hatırlatmaya devam ediyordu.

Darbe müteşebbislerinin gözlem altına alınması ve sorgulanması Yasama, Yürütme ve Yargı’nın uygun görev dağlımı çerçevesinde Halk adına halkın yargılama hakkını kullanması anlamına gelmektedir:

Hesaplaşma’nın gerçekleşebilmesi için hukuk dışı yöntemlerin devreye girmesi ve hesabın kişisel olması gerekiyordu. Hesap %47 oranında oy alan bir siyasi partinin halkın tercihleri doğrultusunda egemenlik üzerindeki yasadışı kayıtların minimalize edilmesi ise, bu isteklere ve anayasaya uygun gerçekleşmelerin hiçbiri hesaplaşma olarak değerlendirilemez. Halkın, kendi temsilcileri eliyle kullandığı egemenlik haklarını, halkın/temsilcilerinin elinden almaya çalışanları yargılama ve cezalandırma hakkını kullanması anlamına gelir.

25 Şubat Perşembe günü Cumhurbaşkanı Gül ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ ile yaptıkları üçlü görüşmeden sonra Başbakan Erdoğan, 26.02.2010 tarihli AK Parti İl Başkanları toplantısında Türkiye’nin yaşadıklarını şöyle özetlemiştir:

"Türkiye artık eski Türkiye değil. Siz isteseniz de gayret etseniz de Türkiye geçmişin karanlıklarına çarpık anlayışlarına geri dönemez. Yaşananlar ileri demokrasinin ayak sesleridir, yaşananlar standartları yüksek bir demokrasinin işaretidir, millet egemenliğinin güç kazanmasıdır, vicdanların rahatlamasıdır. Hukukun ve adaletin yansımasıdır. Kapalı kapılar ardında millet iradesini çiğnemek için plan yapanlar bundan sonra karşılarında hukuku bulacaklarını görmelidir. Hukuku, adaleti, demokrasiyi çiğnemek arzusunda olanlar Türkiye'nin büyümesini, ilerlemesini, kalkınmasını hazmedemeyenler bundan sonra yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağını görmelidir. Çeteler yoluyla, mafya yoluyla, hukuk dışı örgütlenmeler yoluyla milletin tercihlerini, milletin seçim iradesini ilga etmek isteyenler karşılarında milleti ve milletin temsilcilerini bulacaklarını artık görmelidirler. Demokrasiyi zâfiyete uğratanlara, hukuku keyfi müdahalelere açık hale getirenlere, Türkiye'nin uluslararası itibarını zedeleyenlere alkış çanak tutanlar daha büyük bir vebalin içinde olduklarını artık anlamalıdırlar. Yanlış yapanlar hukuk önünde hesap verirler, bu yanlışlara alkış tutan siyasetçiler de seçim günü sandıkta millete verirler. Bu süreç sancılı bir süreçtir, ama 72 milyon adına son derece hayırlı bir süreçtir. Herkes bu sürece yardımcı olmalıdır."

Siyaset Kurumu ‘Kurumların Başını Yarmıyor’ aksine yaranların başına adalet terazisinin sert kollarını doluyordu.
Son tahlilde iddia edildiği gibi bu bir hesaplaşma ise, neden olmasın? Yargılama ve cezalandırma yasal bir hesaplaşma türüdür. Kurumlar arasındaki güven bunalımını ortadan kaldırmak İktidar Partisi’nin görevi değil midir? Güven bunalımı suçluların yargılanması ve cezalandırılması ile sona ermez mi?

Kuvvet komutanı orgenerallerin serbest bırakılması ile yargılamanın geçici olarak zaafa uğraması, ülkenin çıkarlarına şimdilik uygun görünse de, yargılamanın artık hukuk sathına taşınabilmesinin mümkün oluşu gelecek adına umut vericidir. Bu yenilik bile güven bunalımının aşılması yolunda atılmış bir adımdır.




Seçkin Deniz, 26.02.2010,  Sistematik Analizler 111


Seçkin Deniz Yazıları

Seçkin Deniz Twitter Akışı