28 Şubat 2017 Salı

SA4029/SD615: Referandum(*) ve Cesaret - Azınlık İktidarına Son

“Yargı birilerinin arka bahçesi olmayacak!” 
Recep Tayyip Erdoğan, TC. Başbakanı, Kocaeli Mitingi, 18.08.2010


Türkiye'de Referandum, Demokratik Refleksler, Fotoğrafik Referandumlar, İlk Demokratik Referandumlar, Turgut Özal, Cesaret ve Yenilgi, Kayıp Yıllar, Toplumsal Başkaldırı, Eskimiş Siyasi Aktörlerin Tasfiyesi, Askerin Dize Gelişi, Statüko Sahibi CHP ve Referandum

Türkiye yeni bir halkoylamasına/ referanduma, oylamaya sunulan hukukî metinleri yeterince tartışamadan giriyor. Buna karşılık televizyonların sık sık yaptığı halk röportajlarına yansıyan durum ise daha farklı; iktidarın ürettiği hizmet yelpazesinden memnun olan kesim ile bu hizmetleri aldığı halde, salt hizip kaygısından, iktidar partisine karşı duyulan ideolojik karşıtlık hissinden güç bulan kesim arasında ciddî boyutlara ulaşan tartışmalar mevcut. Yapılacak oylama, hukukî metin üzerindeki tartışmalardan beslenmediği için neredeyse İktidar Partisi’nin güven oylamasına dönüşmüş durumda.


Demokratik tutumların yetersizliğini örten bazı hizip dışı duyarlı yaklaşımlar, meclis dışında kalan bazı küçük partilerin değişikliğe karşı olumlu tavır takınmaları, hukuk kavramından haberli sivil toplum örgütlerinin deklare ettikleri destek, referandumu, hukukî metin üzerinden sürükleyecek gibi görünmekle beraber; demokratik refleksler adına yeterli değil.


Referandumlar iktidarların tümü için olgunlaşmış cesaret örnekleridirler. Referandum atmosferleri, genel ve yerel seçimlerden daha farklı atmosferlere sahip oldukları için değil; günlük, haftalık hatta aylık etkilerden haksızca etkilenebilecekleri için iktidarlar, insanların hayatlarını dolaylı olarak etkileyen üst hukukî metinleri halkoyunun güvenoyuna dönüşme riskini göze alarak halkın onayına sunmaktadırlar. Bu anlamda henüz olgunlaşmamış unsurların değişkenliğine bağlı olarak referandumlar iktidar partilerinin lehine olabildiği gibi, aleyhine birer altın vuruşa dönüşebilirler.


Özal 1987 ve 1988’de yaptığı iki referandum sonucuna göre bu altın vuruşların kurbanı olarak eridi ve partisi iktidarını yitirdi. Özal cesurdu, halkın kronik bağlılıkla arızalı hizipçiliğini bilerek girdiği demokratik yolda, yapmak istediklerinin yarısını gerçekleştiremeden iktidar üzerindeki gücünü kaybetti. Ve Türkiye, 1990-2000 arasını kayıp yıllar olarak anmak zorunda kaldı.


Sosyal dokunun hızla değiştiği dönem de 1990-2000 arasındaki bu kayıp yıllar dönemi oldu. Siyasi iktidarsızlıklar, ekonomik çöküntüler, yolsuzluklar, illegal örgütlerin ulaştığı güç, asker-sivil ilişkilerinin sivillerin aleyhine bozulması, 80 öncesi çatışma ve korku dönemlerinin yeniden başlaması ve ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail’in Türkiye üzerinden yürüttükleri hesaplar toplumun direnç noktaları üzerinde, özellikle kronik bağlılıkla arızalı hizipçiliği sıfırlayacak derecede güçlendirici etki yaptı. Millî duygular depreşti ve sessiz bir başkaldırı yaşandı. 2000 ve 2001 ekonomik ve siyasi krizlerinin tetiklediği toplumsal başkaldırı eskimiş siyasi aktörleri ülkenin gündeminden hızla uzaklaştırdı. 2002 seçimleri, bu toplumsal başkaldırıyı siyasi reflekse dönüştüren bir yaşındaki partiyi tek başına iktidara taşıdı.


Bugün yaşananlar sessiz halk devriminin sesli sonuçlarını içermektedir. Halk, siyasetin ideolojisinin halka hizmetten başka hiçbir vizyonla reforme edilmemesi gerektiğini dayatmaya devam ediyor; gücün kendi elinde olduğunu, kendisini efendi, halkı cahil bir sürü olarak telakki edenlerin tüm hesaplarını altüst ediyor, asıl efendinin kendisi olduğunu kabul ettirdiğinin farkında olarak demokrasi bilincinin geliştiğini gösteriyor. Adalet ve Kalkınma Partisi 2007 referandumundan ve halkın ulaştığı farkındalık düzeyine duyduğu güvenden dolayı bugün ikinci bir referanduma korkmadan, titremeden adım adım ilerliyor.


Cumhuriyet tarihinde yapılan beş referandumdan beşincisi ve 12 Eylül 2010’da yapılacak olan altıncısı referandumun esas hüviyetini haiz iki referandum örneğidirler… Hiçbir sosyolojik ve siyaset dışı baskıyı ciddiye almayanların özgür iradelerini kullanarak girdikleri/girecekleri bu iki referandum, 1808’deki Sened-i İttifak faciasından sonra, Türkiye topraklarında yaşayanların kendilerinin iradelerinin farkında olan idarecilere sahip olduklarını görmelerini sağlamıştır.


Osmanlı Devleti’nde yaşanan yenileşme hareketlerinin ve Cumhuriyet’in kuruluşu ve idaresi ile ilgili her türlü değişimin elitist bir yaklaşımla gerçekleştirilmeye çalışıldığı dikkate alınırsa, değişimin tepeden aşağıya olması gerektiği, sosyal dokunun özel olarak örülmüş programlarla dizayn edileceği gibi ideolojik ve sınıfsal retoriklerin çok fazla anlam taşımadığı, toplumun özüne dair temel değişikliklerde başarısız olunduğu görülecektir. 


Halkın büyük çoğunluğu dayatılan hayat formlarını, büyük kayıplarla da olsa reddetmiş; kendi köklerinden gelen özünü muhafaza etmeye özen göstermiştir. 1946 ve 1950 seçimlerinden önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (17 Kasım 1924- 5 Haziran 1025), Serbest Cumhuriyet Fırkası (12 Ağustos-18 Aralık 1930) gibi kontrollü deneylerde bile kendisine verilen yapay fırsatları önemsemiş; onurlu ve etkileyici bir duruş sergilemiştir.


1950 seçimlerinin Cumhuriyet tarihinde büyük bir kırılma başlattığı ve bu kırılmanın 2010 referandumuna kadar büyük zikzaklar çizerek sürdüğü gözlendiğinde, 60 yıllık bu sürecin halkı çok yüksek standartlarda düşünmeye sevk ettiği, halkın tercihlerinin idarecileri sürekli korkuttuğu tespit edilecektir. Nitekim, büyük bir sindirme operasyonu olarak tarihe geçen 1960 askeri darbesinden sonra, 1961 anayasası, 9 Temmuz 1961’de ilk kez yapılan referandumla halkın karşısına çıkarılmış; ancak bundan önce psikososyal baskı yöntemleri ve tehditler kullanılarak halk özgürce tercih kullanmaktan geri bırakılmıştır. Seçilmiş Başbakanı’nı savunamamanın acısını içinde yıllarca taşıyacak olan bu halk, büyük sindirme harekâtına rağmen %38.3 oranıyla ‘Hayır’ diyebilmişti.( 9 Temmuz 1961 tarihli referandumla ilgili daha detaylı bir analizi Yıldıray Oğur'un SA4035/KY33-YO166: Millî Referandum Tarihi başlıklı çalışmasından okuyabilirsiniz, Seçkin Deniz, 01.03.2017)


İkinci kez 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 7 Kasım 1982’de referandumla karşılaşacak olan aynı halk, 1980 öncesi gladio operasyonları ile birbirine öldürtülen çocuklarının ölümlerini durduracağını düşünerek, ancak bu kez de büyük bir baskı altında kalarak %91.37 oranında ‘Evet’ demişti. Şeffaf zarfların saklayamadığı korku, saklanan tercihleri beraberinde getirmişti.( 7 Kasım 1982, tarihli referandumla ilgili daha detaylı bir analizi Yıldıray Oğur'un SA4044/KY33-YO167: Millî Referandum Tarihi -2- başlıklı çalışmasından okuyabilirsiniz, Seçkin Deniz, 03.03.2017)


1961 ve 1982 referandumları gerçek anlamda birer referandum olmaktan uzaktı. Bugün diktatörlükle yönetilen tüm ülkelerde benzer şekilde diktatörlerin lehine oranlar çıkmaktadır ve bu oylamalar hiç kimse tarafından demokratik olarak kabul edilmemektedir…


Türkiye’de üçüncü halkoylaması, 1982 Anayasası’nın Geçici 4. maddesi ile getirilen 10 ve 5 yıllık siyasal yasakların kalkıp kalkmaması ile ilgiliydi. Demirel, Erbakan, Ecevit ve Türkeş siyâsî yasaklıydı. Özal'ın daha sonra pişman olacağı bu referandum 6 Eylül 1987’de yapıldı. Halk %50’den biraz fazla oranda ’Evet’ diyerek siyasî yasakları kaldırdı. 80 öncesi kaosun oyuncuları tekrar siyaset sahnesine dönecekler ve 1990’lı yılları yeni ve daha karmaşık bir sürece dönüştüreceklerdi. Halkın henüz yarıdan fazlası eski alışkanlıklarını muhafaza ediyor ve Özal’a karşı kendi siyâsî köklerine biat ediyordu.


Özal yılmayacaktı; korkmayacak ve bir yıl sonra ikinci kez referanduma gidecekti. İlk referandumu onur meselesi yapmıştı ve halkına kırılmıştı. Anayasa’nın 127. Maddesinde değişiklik yapacak olan referandumda konu, yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınması idi. Bu halkoylaması, 25 Eylül 1988’de yapıldı. Seçmenlerin %65’i 'Hayır' dedi. Böylece yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa’nın 127. maddesindeki değişiklik kabul edilmedi ve 13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken yerel seçim yapılmadı. (
6 Eylül 1987 ve 25 Eylül 1988 tarihli referandumlarla ilgili daha detaylı bir analizi Yıldıray Oğur'un SA4060/KY33-YO168: Millî Referandum Tarihi -3- başlıklı çalışmasından okuyabilirsiniz, Seçkin Deniz, 06.03.2017)


Özal büyük bir darbe yemişti. Halk referandumu güven oylamasına dönüştürmüş; Türkiye’ye çağ atlatan değişikliklerin mimarı Özal’ı anlamamış ve onu küstürmüştü. Bir yıl sonra Özal meclisteki çoğunluk oylarını alarak Cumhurbaşkanı olmuş ve halkıyla doğrudan teması kesmişti. Halk, 1993’te onu ebedî istirahatgâhına uğurlarken sel gibi akmış ve sessiz bir özür dilemişti.


Menderes’in ve Özal’ın mirası üzerinde siyaset yaptığını söyleyen Recep Tayyip Erdoğan, Menderes ve Özal’ı yıllar sonra anlayabilen halkın tercih ettiği üçüncü isim oldu. Bu üçlü aynı oranda halkına güveniyordu. Üçü de cesurdu. Ancak üçü de halkından eşit oranda destek alamamışlardı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Selvi’nin 15 Ekim 2007’de, "Tırışkadan referandum" olduğunu öne sürdüğü 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan referandum ile şu anayasa değişiklikleri yapılacaktı;’ 


'Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, Cumhurbaşkanı'nın görev süresinin başlaması ve bitmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ,yapacağı seçimler dahil bütün işlerinde, üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanması.’ 


Bu meseleler sistemi kilitleyen meselelerden idi ve 27 Nisan 2007 muhtırası siyasetle birlikte toplumu da hedef tahtasına koymuştu.


22 Temmuz 2007 genel seçim sonuçları Adalet ve Kalkınma Partisi’ne %47 oy oranı ile büyük bir güç vermiş, arkasından referanduma gidilerek halk ile siyaset dışı güçler karşı karşıya bırakılmıştı. Sonuç elitist bürokrasi ile elitist egemenler açısından büyük bir yenilgi, halk ve demokrasi adına büyük bir zafer olacaktı. %69.12 oranıyla ‘Evet’ diyecekti halk ve neredeyse 60 yıllık cumhurbaşkanı sorununu kökten çözecekti. Recep Tayyip Erdoğan’ı mahçup etmeyen, cesaretinden dolayı cezalandırmayan halk, Özal’ı anlamıştı, tercihleri yüzünden kendisini aşağılayanları umursamadığını da göstermişti.


2007 referandumu iktidarın ve halkın rüştünü ispat ettiği bir sürecin resmini çizmişti. Ancak yeterli değildi. Bu resim büyük tablonun sadece zemini olacaktı. 12 Eylül 2010’da yapılacak olan referandum rüştünü ispatlamış bir bütünlüğün cesaretini ortaya koyacağı son ve en büyük testti. Sened- İttifak’ın son kalıntıları olan HSYK’nın ve Yüksek Mahkemelerin yapısı değiştirilecek; siyasetin ve toplumun temel dinamiklerinin üzerinde her an bir tehdit olarak duran elitist azınlığın son kaleleri yıkılacaktı. 


Bu yüzden ‘Hayır’cılar bütün güçlerini birleştiriyor ve büyük organizasyonlar düzenleyerek meclis içinde ve dışında bulunan partilere şantaj uyguluyor; kanlı eylemler düzenleyerek yeni askerî darbeler için ortam oluşturmaya çalışıyor; son demde darbe girişimcilerini yargılayan hâkim ve savcıları görevden almaya kalkıyorlardı.


Başbakan, daha önce gazetelere ilan vererek Anayasa değişikliklerine ‘Evet’ diyen sivil toplum kuruluşlarını (TÜSİAD, TOBB, DİSK, vb.) iradelerine sahip çıkmadıkları için eleştiriyor ve meydan okuma gereği duyuyordu:


“Referandumda oylanacak paket 27 Mayıs ile başlayan zihniyeti tamamen değiştirmeyecek. Buradaki asıl olan şey şu; Anayasa’nın bütününün yahut geniş tabanlı bir değişikliğinin ilk adımını atacak ve kapıyı açacağız…"


“TÜSİAD ‘Bizden kimse irade beyânı isteyemez’ demiş. Peki 2000-2001’deki irade beyanını nasıl yaptın? Bu ülkeyi biz sermayenin hegemonyasına terk etmeyeceğiz. Bizim aynı delikten bir daha sokulmaya niyetimiz yok…”


“Ben şu anda ihsâs-ı rey’de bulunan bir YARSAV mensubunun içinde bulunduğu bir mahkemeye nasıl güveneceğim. Kendimi bunlara nasıl teslim edeceğim. Bunlar kalkıp Cumhurbaşkanı’nı bile yargılama cüretinde bulunan insanlar…”


“Gazetelerde itirafçılarla ilgili çıkan haberlere bakın. Kurumlarımızın içerisinde sıkıntılar var. Yasamanın, yürütmenin ve yargının içinde. Silahlı Kuvvetlerden tutun, hepsinin içinde var. Öyleyse bu kurumların elden geçirilip temizlenmesi lâzım… “


“Bürokratik oligarşinin bu ülkede kesinlikle terbiye edilmesi ve oturması gereken yere oturması gerekiyor. Memur, ama fiilî durumu âmir gibi davranıyorlar…”


“ Yargı birilerinin arka bahçesi olmayacak…” diyordu (Star Gazetesi, S.13, 19 Ağustos 2010)


12 Eylül 2010, 202 yıllık zavallı bir devrin sona erdiği gün olacak ve halk 13 Eylül sabahı büyük bir özgüvenle yatağından kalkacak. Kendi içine döndürülmeye çalışılan, ABD tarafından tehdit edilen bir ülke olmaktan kurtulacak. Türkiye, o günden sonra daha da büyüyecek.




Seçkin Deniz,  19.08.2010, Sistematik Analizler 118

Seçkin Deniz Yazıları



(*)Referandum (latince referendum) genelde anayasa değişikliği, yasaların kabulü veya çok önemli meselelerde halkın iradesini belirlemek amacıyla yapılan oylamadır. Referandumda halkın iradesi idareye doğrudan doğruya yansımakta olup doğrudan demokrasi'nin güzel bir örneğidir. Temsili demokraside ise, halkın seçtiği insanlar, halkın iradesini yansıtmaya çalışmaktadır. Türkiye'de çok az uygulanan referandum, gelişmiş ülkelerde sık sık uygulanır. Referandum kelimesi genelde plebisit kelimesiyle beraber anılır. Plebs, Eski Roma'da, ayrıcalıklı patriciiler dışında kalan kalabalık halk sınıfına verilen isimdir. Plebs meclislerinin aldığı karar anlamında olan Latince plebiscitum sözünden gelir. Plebisit genelde yasama organlarının biri tarafından halkın oylamasına sunulan bir sorudur. Plebisit bir şekilde güven oylaması manasını ihtiva ettiği için, günümüzde pek sık kullanılmamaktadır. (Wikipedi)


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı