28 Ağustos 2018 Salı

SA6727/SD1112: Erdoğan; İndirilmesi Gereken Bir Popülist mi, Desteklenmesi Gereken Bir Kahraman mı?

"Bizim için karar aldıklarını zanneden ahmaklar var. Bu karar ancak göklerde alınan karardır. Siz kimsiniz ki?" 
Recep Tayyip Erdoğan, 12 Mayıs 2016:



Türkiye, belgeli tarihle ilişkisini sağlıklı kuramamış olmanın acılarını yaşamaktadır; tahrif edilmiş olan tarihi gerçeklerin geleceğe yön veremediği, sonraki nesilleri neyin doğru olduğuna dair kuşku içinde bıraktığı ve tarihi kişiliklere yönelik duyguların çarpıtıldığı ve olayların anlatıldığı gibi gerçekleşmediği bilgisi güvensizliği-özgüven eksikliğini derinleştirmektedir. 

Stratejik bir 'Olgu'nun incelenmesi, 'Olgu'ya bağlı olarak kişilere ve olaylara yönelik çıkarların ya da saldırıların taraflarının bakış açılarının nesnel bir şekilde ortaya konması ve ayrıntılı bir şekilde analiz edilerek sonuçlandırılması, şimdiki zamanda yaşananları olduğu gibi anlamaya ve geleceğe güvenilir tarihi bir belge bırakmaya ve geçmişten gelen bilgiye güvensizliği azaltmaya yarayacaktır. 

Türkiye, 3 Kasım 2002'den itibaren somut (ekonomi-GSYH-ticaret, eğitim, güvenlik, sağlık, ulaşım, kentleşme ve imar faaliyetleri, teknoloji) ve soyut (Müslüman ve ezilmiş topluluklara Liderlik, küresel hegemonya sahiplerine yönelik başkaldırı, resmi ve sivil yardım kuruluşları aracılığı ile dünyanın yoksul insanlarına yönelik insanî yardımlar, güven) bir şekilde büyümektedir, bu uluslararası kuruluşlar tarafından da tartışmasız bir şekilde istatistiklerle de desteklenmektedir. 

Türkiye'yi, ABD Başkanı Donald Trump tarafından doğrudan ekonomik saldırıya uğradığı 10-12 Ağustos 2018 tarihi itibarı ile değerlendirdiğimizde (Lütfen okuma parçasına bakınız), Erdoğan'ın 16 yıllık bu büyük değişim sürecinin lideri olarak küresel hegemonya sahipleri olan  siyonist yahudi sermayesinin hedefinde olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak her zaman olduğu gibi, Erdoğan'a yönelik saldırıların farklı, ilgisiz ve saptırılmış gerekçelerle yönlendirildiği ortadadır. Türkiye'nin iç politik süreçlerini yönetmeye ve dış politikasını da bu süreçlerde kullanılan kişilerin yönetmesini istemeye alışkın olan ABD-AB ve İsrail merkezli hegemonya sahiplerinin 2002'den beri yaptıkları değişmemiştir.

Aşağıda inceleneceği gibi, Batı 'yenemediği ve indiremediği' Erdoğan'a, yani Türkiye halkının çoğunluğuna yönelik saldırılarını sürdürmekten vazgeçmemiştir ve vazgeçmeyecektir. Ancak Batı artık Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi 'yekpare' bir niteliğe sahip değildir; ekonomik  ve insanî gelişmişlik olarak liderliğini kaybeden, ırkçılığa, İslamofobiye ve yabancı düşmanlığına teslim olan Avrupa İngiltere'nin ayakta kalma kaygısı sonucu ortaya çıkan ayrılma stratejisi ile zayıflamış, ABD-Trump ile yaşadığı ticari anlaşmazlıklar dolayısıyla varoluşsal kaygılarla düşünmek zorunda kalmıştır. 

ABD'nin terör, darbe, iç savaş ve ekonomik saldırıları ile mücadele eden Erdoğan liderliğindeki Türkiye, Suriye'de olduğu gibi Avrupa ile ilişkilerinde de ABD'yi dışarıda bırakan işbirlikleri geliştirmeye çalışmaktadır. Artık somut olarak da çökmekte olan ve ciddi iç savaş tehditleri altında yaşayan ABD'nin -Trump, eski avukatı Michael Cohen'in itirafçı olmasıyla başlayan 'görevden azledilme' tartışmalarına karşılık, başkanlıktan azledilmesi durumunda Amerikan ekonomisinin çökeceğini ve herkesin fakirleşeceğini söylemiş, azledilmekle tehdit edilen Başkan Trump'ın mevcut avukatı Rudy Giuliani: "Azledilmenin tamamen korkunç olacağını düşünüyorum. Bunun için bir neden yok. Başkan Ruslarla gizli anlaşma yapmadı. Yargıyı engellemedi. Cohen'in söylediği her şeyin aksi ıspatlandı. Onu sadece siyasi nedenlerle azledebilirsiniz ve buna karşı Amerikan halkı ayaklanır" diyerek Trump'ın azledilmesi durumunda iç savaş çıkabileceğini açıklamıştır. -tarih sahnesinden çekileceği günler yaklaşırken yükselen bir değer ve güven ülkesi olarak Türkiye'nin ve 16 Nisan 2017'de yapılan referandumla Cumhurbaşkanlığı Sisteminin ilk Cumhurbaşkanı olarak 9 Temmuz 2018'de göreve başlayan lideri Erdoğan'ın yaşadığı saldırı klasik diplomasi sahasından dışına taşmış ve para piyasasında hegemonya kuran siyonist yahudilerin yaptığı operasyonlarla bütün dünyanın canlı ve anlık olarak, taraflara ayrılarak izlediği küresel bir çatışmaya dönüşmüştür.

Siyonist Yahudilerin egemen olduğu para-finans piyasasından beslenenlerin çarpıttığı gerçeklere göre bu büyük küresel çatışmayı izlerken kafası karışan ve taraf olarak  katılanların/katılmaya çalışanların cevaplamaya çalıştığı soru şudur: "Erdoğan; İndirilmesi Gereken  Bir Popülist mi, Desteklenmesi Gereken Bir Kahraman mı?"

Bu sorunun cevabı açıktır; Erdoğan küresel hegemonya sahibi olan siyonist yahudi sermayeye göre popülisttir; kendilerinin aleyhine, halkının yararına çalışmaktadır ve ABD Başkanı Trump kullanılarak üretilen Ekonomik kriz dolayısıyla itibarsızlaştırılması, indirilmesi ve yok edilmesi gereken bir tehdittir.

Finansal piyasalarda hegemonya kuran Siyonist Yahudilerin ürettiği temel tez de şudur: 

"Sistem değişikliği yaparak otoriterleşen Erdoğan popülist politikaları dolayısıyla doğal süreçler sonunda yaşadığı bu ekonomik krizin asıl sorumlusudur ve bunun bedelini kendilerine mahkum olarak faizi yükseltmeli veya IMF ile anlaşarak ödemelidir."

Oysa Popülizm, yani halkçılık bir siyasetçi için büyük bir onurdur ve halkının refahı için yaşayan, çalışan siyasetçi türünün varoluş nedenidir; toplumdaki seçkin bir tabaka tarafından halkın çıkarlarının bastırıldığını ve engellendiğini iddia eden ve devlet organlarının bu seçkin tabakanın etkisinden çıkarılıp halkın yararına ve toplum olarak gelişmesi için kullanılması gerektiğini söyleyen siyasî bir felsefe veya söylem biçimidir. 

Siyonist sermaye tarafından popülizmle suçlanması, Erdoğan'ın 16 yıldır halkıyla paylaştığı tezlerinin doğruluğunu da kanıtlamaktadır; sistem değişikliği ile sömürülmeye odaklı bir şekilde inşâ edilmiş, çok parçalı yönetime sahip olan ekonomik yapı -12-13 Ağustos'ta hızlı bir şekilde alınan tedbirler sayesinde dolar saldırısının kontrol altına alınması gibi (Lütfen okuma parçasına bakınız)- daha etkin bir şekilde yönetilebilir hale gelince de Erdoğan, halkı ve diğer mazlum halklar tarafından 'desteklenmesi gereken bir Kahraman' olarak değerlendirilmiştir.

Bu analizin sağlıklı ve kuşkusuz sonuçlara ulaşması için sorulması ve nesnel bir şekilde cevaplanması gereken esas soru şudur:

"Türkiye, Trump'ın politikaları ve TL'ye yönelik saldırısı olmasa bile bir 'Ekonomik Kriz' yaşıyor muydu, yaşamaya devam edecek miydi?"

Bu sorunun cevabı 22 Ağustos 2018'de ABD Başkanı Trump'ın  Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton tarafından verildi: “Türkiye NATO müttefiki ve Batı’nın bir parçası olarak Brunson’i serbest bırakarak o anda krizi bitirebilir. Katar’ın 15 milyar dolarlık sözü Türkiye ekonomisi üzerinde tümüyle etki sahibi olacak kadar yeterli değildir." 

Trump'ın  Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, 22 Ağustos'taki  açıklamasıyla, 10 Ağustos'ta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın iş ve ekonomi dünyasına yönelik açıklamalarını yaptığı sırada Trump'ın tweetlerle TL'ye yaptığı şeyin 'bir saldırı' olduğunu kanıtlamıştı.

"Türkiye, Trump'ın politikaları ve TL'ye yönelik saldırısı olmasa bile bir 'Ekonomik Kriz' yaşıyor muydu, yaşamaya devam edecek miydi?" sorusunun Bolton'un "Katar’ın 15 milyar dolarlık sözü Türkiye ekonomisi üzerinde tümüyle etki sahibi olacak kadar yeterli değildir." şeklindeki açıklaması ile temel tezi çürümüştür; ABD başkanının doğrudan saldırısı sonucu oluşmuş olan bir 'Ekonomik Kriz' vardır; Erdoğan'ın popülist politikaları sonucu oluşmuş olan bir Ekonomik Kriz'den bahsedilemez ve Erdoğan bu bahane ile itibarsızlaştırılarak indirilemez, doğal olarak bu saldırı karşısında desteklenmelidir.

Nihai olarak 10 Ağustos'ta büyük bir bombaya dönüşen ABD'nin ekonomik saldırısı karşısında Türkiye'yi destekleyen ülkelerden yapılan açıklamalar da 'Saldırı' olgusunun somut olarak algılandığını ve politika merkezlerinde yorumların temeline yerleştiğini gösterdi. Türkiye'yi destekleyen ülkelerin bir kısmı -Çin, Rusya, İran, Pakistan, Katar, Almanya- Amerikan politikalarının hedefinde olan ülkelerdi ve yaptırımlarla tehdit ediliyorlardı, ABD saldırısı bu nedenle somuttu ve ABD çıkarlarını tehdit eden her ülke ve lider için geçerliydi, konu Erdoğan değildi. Erdoğan'ın 'küresel hegemonya karşıtı lider' olarak tasfiye edilmesi, siyonist sermayenin ana hedefiydi.

Amerikan Saldırısı'na karşılık Türkiye'ye destek veren ülkelerin açıklamaları çok netti:

İran devlet televizyonuna konuşan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi,ABD'nin Türkiye'ye karşı izlediği politikayı eleştirerek, Türkiye için her türlü desteğe hazır olduklarını söylemişti:

"Başkaları milletlerin iradesini tehdit ederek zorla değiştiremezler. Öncelikle bir ülke başkanının başka bir ülkeye ekonomik baskı uygulamaktan zevk almasından teessüf ederiz. Bu yöntem bir sonuca varmayacak. Akıl, mantık ve hoşgörünün dünya ülkeleri arasındaki ilişkilerde esas alınmasını umut ederiz."

Alman hükümet sözcüsü dolar karşısında yüzde 40'tan fazla değer kaybeden TL'nin düşüşü sorulduğunda, "Türk ekonomisinin istikrarlı olması bizim de çıkarımıza, gelişmeleri izliyoruz" açıklaması yaptı.. Alman ekonomi bakanlığı sözcüsü G20 üyeleri arasında Türkiye'deki duruma ilişkin kriz görüşmesi bulunmadığını ifade etti.

15 Ağustos'ta, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya Başbakanı Merkel ile telefonda görüştü. Merkel görüşmede, Türk ekonomisinin güçlü olmasının Almanya açısından önemli olduğunu vurguladı

İtalya Başbakanlık Müsteşarı Giancarlo Giorgetti de 'Saldırı' olgusunu işledi,  ülkesinin tıpkı Türkiye gibi bir ekonomik saldırıya uğrayabileceğini, bu ayın sonu ile eylül  ayının başında İtalya'ya yönelik ekonomik bir saldırı olabileceğine dikkat çekerek, bu bağlamda Türkiye'yi örnek gösterdi. Piyasa üzerinden İtalya'ya yönelik ekonomik saldırı olabileceği  ihtimalinin sorulması üzerine Giorgetti, "Böyle bir saldırıyı bekliyorum. Piyasalarda  avını seçip harekete geçen aç spekülatif fonlar bulunur. 1992 Ağustos sonunda ve 7 yıl önce Berlusconi'yle neler olduğunu hepimiz gördük. Yazın borsada az hareket olduğunda bu, ülkelere yönelik agresif girişimlere neden  olabilir, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi." ifadelerini kullanmıştı.

İtalya Dışişleri Bakanı Enzo Moavero Milanesi de, "İlk düşüncem, Akdeniz'in ticari ve mali dengesi açısından  çok mühim bir oyuncu olan önemli bir ülkeyle dayanışma göstermek gerektiğidir.  Kriz durumu hepimiz için kötü haberdir. Sorumluluk sahibi bir şekilde yakınlık  göstermemiz ve Türk lirasının çöküşünün kısa vadedeki muhtemel sonuçları için  dikkatlice gözetim ve denetim yapmamız gerekir." demişti.

Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma Eğitim Komisyonu Başkanı ve uluslararası siyaset uzmanı Vyaçeslav Nikonov, Trump'ın TL'ye yönelik tweet saldırısının yaşandığı 10 Ağustos 2018'de şu açıklamayı yapmıştı:  

“Şu anda gerçekten birçok ülke aynı kayıkta buluştu, zira ABD insanoğlunun büyük bir kısmına yaptırım uyguluyor. Rusya ve Türkiye bu durumda barikatın aynı tarafında bulunuyor. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri satın alma girişimi, (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip) Erdoğan’a yönelik suikast girişimine karıştıkları ve darbe girişiminde yer aldıkları şüphesiyle birçok kişinin tutuklanması ABD’nin memnuniyetsizliğine yol açıyor. Yaptırımlar giderek genişletiliyor, ABD, güçlünün pozisyonundan hareket ettiğine inanıyor, Türkiye’nin Washington’a ekonomik ve siyasi açıdan çok bağımlı olduğunu ve Erdoğan’a baskı yaparak ABD’nin lehine taviz vermenin mümkün olacağını düşünüyor” 

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 14 Ağustos 2018'de, ABD’nin mali ve askeri yaptırımlarına karşı Türkiye’ye destek vererek, “Tek taraflı ekonomik yaptırımlar gayrimeşrudur. Doları bu şekilde kaba istismar etmeleri ABD Doları’nın piyasalarda nüfusunu azaltacak. Ülkeler dolardan vazgeçmeye başlayacak” dedi. 

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, ABD'nin Türkiye'ye karşı aldığı yaptırım kararını eleştirerek "Türkiye küresel ekonominin motoru ve önemli bir üyesidir. Pakistan halkı ve hükümeti, Türkiye'nin barış ve refah arayışına güçlü desteğini bir kez daha yineler ve bu ortak hedeflere ulaşma yolunda her zamanki gibi yanında olacaktır." açıklamasında bulundu. 

Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan 17 Ağustos'ta yapılan açıklamada "Çin, Türkiye'nin geçici ekonomik zorlukların üstesinde gelme kabiliyeti olduğuna inanıyor. Çin, Çinli ve Türk şirketlerin piyasa kuralları temelinde işbirliği projeleri imzalamalarını destekliyor" 

Türkiye'nin Haziran 2017'deki ABD-BAE-Suud-Mısır organizasyonu ile yapılacak askeri darbe ve işgale karşı koruduğu ve destek verdiği Katar'ın Ankara Büyükelçisi Salim Mübarek Al Şafi 15 Ağustos 2016'da, "Katar, 2016 yılında Türkiye’deki başarısız darbe girişiminde olduğu gibi, Türk kardeşlerinin yanında durmaya devam edecektir ve kardeş Türk halkının her zaman yardımına ilk koşandır" açıklamasını yaptı.  Al Şafi, iki ülkenin, halklarının çıkarına olan tüm bölgesel ve uluslararası konularda ortak duruşa sahip olduğunun altını çizerek, devlet yönetimleri ve halkları arasındaki ilişkilerin, bu duruşun ana ve güçlü dinamosu olduğunu söylüyordu.

Al Şafi, Katar halkının da Türkiye'nin maruz kaldığı ekonomik operasyonda Türk parasını desteklemek için 10 milyonlarca dolar tutarında Türk lirası satın aldığına dikkati çekerek, Türkiye'nin Katar'ın stratejik ortağı olduğunu dile getirdi.     

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani'nin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la hafta başında gerçekleştirdiği telefon görüşmesinin sonrasında Katar devletinin büyük desteğini göstermek için Türkiye’ye geldiğini belirten Al Şafi, Başkan Erdoğan ile görüşen Katar Emiri Al Sani'nin ekonomik krizden sonra Türkiye’yi i ziyaret eden ilk devlet lideri olduğuna vurgu yaptı.    

Al Şafi, "Bu ziyaret, Türkiye ile Katar ilişkilerinin bazı yerel medya kuruluşlarının yalan ve kötü niyetli iddialardan daha büyük olduğunu gösteriyor. Kardeş Türk halkının yanında durduğumuzu yeniliyoruz. Türkiye ile ilişkilerimizin sağlam olduğunu ve halkımız nezdinde bu ilişkilerin ayrı bir yeri olduğunu belirtiriz."

15 Ağustos 2018'de Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Türkiye'ye gelerek yaptığı görüşmede, Katar olarak Türkiye'ye 15 milyar dolar yatırım paketini hızlıca hayata geçireceklerini bildirdi. 

16 Ağustos 2018 tarihli BBC haberinin başlığı şu: "Katar'dan "Türkiye'ye 15 milyar dolar yatırım: BAE, Mısır ve Suudi Arabistan medyası tepkili" 

Türkiye ekonomisine yönelik spekülatif ataklara karşı Fas'ta 'Türk lirasına destek ve ABD ürünlerini boykot' kampanyası başlatıldı

10 Ağustos 2018'de ABD Başkanı tarafından yapılan Türkiye Ekonomisine yönelik saldırı, stratejik ABD planlarının bir parçasıydı ve Siyonist sermaye tarafından tasarlanmıştı. Bu tasarımın kanıtlarını göstermek için Project Syndicate'de yayınlanan dört önemli ismin analizlerinden faydalanacağız; 

Eski Sovyet Lideri Nikita Kruşçev'in  ABD vatandaşı olan akademisyen torunu Nina Lvovna Khrushcheva, ABD Başkanı Barack Obama'nın Küresel Kalkınma Konseyi Başkanı Mohamed A. El-Erian, Goldman Sachs Asset Management'ın eski başkanlarından biri ve eski İngiltere Hazine Bakanı olan Chatham House Başkanı Jim O'Neill ve ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Başkanı Richard N. Haass.

Eski Sovyet Lideri Nikita Kruşçev'in en büyük oğlu Leonid Kruşçev'in torunu , ABD vatandaşı, Tiflis'ten yazan The New School Uluslararası İlişkiler Profesörü Nina Lvovna Khrushcheva, 15 Ağustos 2018 'de Project Syndicate'te yayınlanan 'Erdoğan'ın Otoriter Şarlatanlığı' başlıklı akademisyenlikten uzak kin dolu "Türkiye Ekonomik Kriz'de" odaklı yazısında  -analiz değil- şöyle diyor:

"Türkiye'nin para birimi düşüyor, ancak Merkez Bankası'nın faiz oranlarını yükseltmesi yasaklandı, çünkü Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan faiz oranlarını yükseltmenin enflasyona neden olduğuna inanıyor. Diktatörleri sürekli olarak şarlatanizm ve komplo teorisinin tavşan deliğine götüren başka neler var?"

Entrika ve yalanlarla süren Soğuk Savaş döneminin liderlerinden biri olan Eski komünist lider Kruşçev'in torununa göre dedesinin savaştığı Kapitalizm'in en büyük sömürü aracı olan faizi yükseltmemek ve bunun için gerekli olan tedbirleri almak 'şarlatanlık'tı, diktatörlüktü; komplo teorileri ile davranmaktı, Profesörü Nina Lvovna Khrushcheva'ya göre dedesi tam olarak, komplo teorileri ile düşünen şarlatan ve diktatördü. 

ABD vatandaşı olan Khrushcheva, faiz yükseltmemeye odaklı TCMB politikalarını tuhaf buluyordu ve İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme mezunu olan New York'taki Pace Üniversitesi Lubin School of Business'te finans üzerine yüksek lisans(MBA), enerji kaynaklarının finansmanı üzerine doktora yapan, bir Holding'e (CEO) Genel Müdür olarak çalışan, aynı zamanda grup içi firmalarda da Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapan, Güler Sabancı'nın ifadesiyle 'bir önceki hükümette de başarılı bir şekilde Enerji Bakanlığı yapmış olan Berat Albayrak 'tam anlamıyla bir niteliksiz'di: 

"Ekonomi mesleği farklılaşmaya başlayacaktır. Ancak Erdoğan, başka pek çok şeyde olduğu gibi, dinlemeye eğilimli değil. Tam tersine, merkez bankasını tuhaf bir para politikasını sürdürmeye zorlamak için, tam anlamıyla bir niteliksiz olan Berat Albayrak'ı ülkenin Maliye ve Hazine Bakanı olarak atamıştır."

Khrushcheva analizinin sonunda siyonist sermayenin sözcülüğünü yapmaktan ve Komplocu küresel hegemonya sahiplerinin eleştirilerini dillendirmekten kaçınmamıştı:

"Erdoğan'ın gözünde, bu kötü niyetli güçler genellikle finansal piyasalarda etkilidirler. Şimdiye dek, bu pazarların “Dünya Yahudileri”nin (birçok Türk İslamcı, 1908 Jön Türk devrimi ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan laik cumhuriyetin mimarları olduğuna inanıyor) emriyle hareket ettiğini açıkça iddia etmekten kaçınmıştır. Ancak asıl destekçileri, şimdi daha yüksek faiz oranları talep eder gibi görünen finans güçlerine yönelik kınamaları ile ne demek istediğini anlıyorlar."

Küresel Sermaye'nin sözcülerine göre Türkiye Ekonomik Kriz'de idi, faizleri yükseltmeli ve 14 Mayıs 2013'te ödediği son taksitle borcunu sıfırladığı ve özgürleştiği IMF ile anlaşmalıydı.

ABD Başkanı Barack Obama'nın Küresel Kalkınma Konseyi Başkanı Mohamed A. El-Erian, 16 Ağustos 2018'de Project Syndicate'te yayınlanan "Türkiye Kriz Yönetimi Kurallarını Yeniden Yazabilir mi?" başlıklı analizinde daha serinkanlı cümleler kuruyordu, ama odak noktası yine aynıydı; "Türkiye Ekonomik Kriz'de":

"Türkiye, faiz oranlarını yükseltmek ve bir çeşit IMF desteği almak suretiyle diğer birçok ülke tarafından  uygulanan - 2018 başlarında Arjantin'in yaptığı gibi- yaklaşıma bağlı kalmaktan ziyade, her iki seçeneğe karşı kamuoyunda açıkça dışlayıcı bir tavır sergilemiştir. Bu bakış açısı değişmedikçe, hükümet Türkiye ile sınırlı olmayan,  daha geniş hasar verme riskiyle karşı karşıyadır.
Kaza ya da tasarım sonucu Türkiye, gelişmekte olan pazarlardaki oyun kitabındaki kriz yönetimi ile ilgili bölümleri yeniden yazmaya çalışıyor. Hükümet, faiz artırımlarını ve iç politika düzenlemelerini desteklemek için bir dış finansman çapağını tercih etmekten ziyade, daha az doğrudan ve daha kısmi önlemlerin bir karışımını benimsedi"

Obama'nın Küresel Kalkınma Konseyi Başkanı Mohamed A. El-Erian'a göre de Türkiye'nin yaşadığı şey saldırı değildi:

"Türkiye'nin krizinin ilk aşamaları, gelişmekte olan ülke para birimi krizlerinin tekrarıydı. Yerel ve harici olayların bir karışımı - aşırı gerilmiş kredi odaklı büyüme stratejisi; merkez bankasının politika özerkliği ve etkinliği hakkında endişeler; ve yükselen ABD faiz oranlarından dolayı daha az misafirperver bir küresel likidite ortamı, döviz piyasasını istikrarsızlaştırdı. ABD ile yaşanan siyasi bir tartışma (Çev: Ajan-papaz Brunson) kendini güçlendirici bir dinamiği besleyerek Türk lirasındaki düşüşü hızlandırdı.. Ve tüm bunlar, daha belirsizleşen -ve ABD'nin yanı sıra- zayıflayan küresel ekonomi bağlamında gerçekleşti.

Geleneksel gelişen piyasa-kriz senaryosuyla uyumlu olarak, Türkiye'nin para krizi diğer gelişmekte olan ekonomilere de yayıldı. Genelde olduğu gibi, ilk dalga, esas olarak, Türkiye'nin para birimi ve tahvil piyasalarından gelen genelleştirilmiş çıkışlar nedeniyle doğaldı. Bu bulaşma ne kadar uzun sürerse, daha yıkıcı finansal ve ekonomik sonuçlara yol açacağı endişesi de o kadar fazla olur. Bu nedenle, birkaç gelişmekte olan ekonominin merkez bankaları - Arjantin, Hong Kong ve Endonezya gibi farklı ülkeler - karşı tedbirler almak zorunda kalıyorlardı."

Ve yaşanan şey 'saldırı' değil doğal bir 'ekonomik kriz' olduğuna göre El-Erian, siyonist sermayenin emirlerini, yumuşatılmış haliyle klasik sermaye önerilerini sıralayacaktı; diğer sömürülenler gibi Türkiye de faiz arttıracak ve IMF ile anlaşacaktı:

"Takip eden piyasa krizinin bu bölümünü en azından şimdiye kadar farklı kılan şey neydi? Türkiye, faiz oranlarını yükseltmek ve bir çeşit IMF desteği almak suretiyle diğer birçok ülke tarafından  uygulanan - 2018 başlarında Arjantin'in yaptığı gibi- yaklaşıma bağlı kalmaktan ziyade, her iki seçeneğe karşı kamuoyunda açıkça dışlayıcı bir tavır sergilemiştir."

Teknik açıklamalar görevin gereklerini yerine getirmeyi gerektiriyordu:

"Bir aşamada, lira'nın değerinin neredeyse yarı yarıya azalmasıyla hızlanan bir döviz kuru amortismanı ile karşı karşıya kalan Türkiye, gelişmekte olan ekonomilerin geçmişte izlediği geleneksel yaklaşıma kısmen de olsa benzetilmeye çalışan çeşitli tedbirler aldı. Yurtiçinde, fonlama koşullarını sıkılaştırdı ve aynı zamanda yerel bankalara likidite sağladı. Yabancıların lira likiditesine erişmelerini zorlaştırarak para birimi spekülatörlerinin alanını daralttı. Sermaye hareketlerini yönetirken kredi ve mali aşırılıklarla başa çıkmaya söz verdi. Hükümet, doğrudan yatırım için kullanılmak üzere Katar'dan en az 15 milyar dolar tedarik etti. Hükümet bütün bunların yaşarken, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi tarafından Türk metal ihracatı üzerindeki tarifelerin ikiye katlanmasına karşı misilleme yapmak için zaman buldu."

El-Erian, Erdoğan'ın Trump'ın 10 Ağustos'taki saldırısına karşı tedbirler alırken aynı zamanda Trump'ın vergileri arttıran kararlarına da karşılık vermesine şaşırmış görünüyordu; alınan tedbirlerin işe yaraması onu korkunç bir cehennemi tarif eden iddialarını tek tek sıralamaktan vazgeçiremeyecekti, çünkü yapılacak her şey aslında yeni bir kitap yazmak gibi olabilirdi, ama işe yaramayacaktı:

"Sorun, bu müdahalenin devre kesici olarak hareket edip etmeyeceği, dolayısıyla Türk ekonomisine ve mali sistem zamanının geri plana kavuşmasına izin verip vermeyeceğidir. Bu özellikle önemlidir çünkü devam eden döviz kuru kargaşası ekonomiyi durgunluğa sürükleyecek, enflasyonu artıracak, bankacılık sistemini streslendirecek ve kurumsal iflasları artıracaktır. Bununla hükümetin en zorlu sorusu ortaya çıkıyor: Faiz oranlarını yükseltmemek ya da IMF'ye yaklaşmama konusundaki kararlılığından vazgeçmeden iyileşme sağlayabilir mi? Bu mümkündür, ancak olası değildir.

Ek önlemlerin alınmaması durumunda, Türkiye'de kritik bir düzeltme adımının elde edilmesi olası değildir. İç politika ayarlamaları para için kısa vadeli bir rahatlama sağlarken, Türkiye'yi kapsayıcı ekonomik büyüme ve dayanıklı finansal istikrar için ümit verici bir yol haline getirecek kadar kapsamlı ve yeterli olmayabilir."

Katar'ın net 15 Milyar dolarlık desteğini de küçümsüyor ve IMF desteği yok diyeKatar'ı korkutuyordu El-Erian; oysa 12 Ağustos gecesi piyasalar kapalı iken TL'ye saldıran dolar çok sığ bir işlem hacmine sahipti:

"Dışarıda ise, Katar'ın finansmanı, tam olarak ve zamanında gerçekleştiği varsayımıyla, Türkiye'nin brüt dış finansman ihtiyaçlarına göre küçük görünmektedir. Aynı zamanda pek çok yatırımcıya güven veren IMF güvencesi ile de gelmiyor. Ve bu paranın parasal istikrar potansiyelini en üst düzeye çıkarmak için ekonomiye nasıl gireceğini açıklanmamaktadır."

Erdoğan'ın agresif savunma stratejileri ve Dolar'ın dış ticaretteki kullanım oranını azaltma girişimleri El-Erian'ı ürkütmüş olmalı ki, ABD ile doğrudan inatlaşmak yerine yol göstericilik de yapıyordu:

"Diğer ülkeler gibi, Türkiye'nin ABD tarafından benimsenen daha korumacı bir duruşla yüzleşmek konusunda diğerleriyle aynı şekilde  davranması sadece bir zaman meselesidir. Büyüklüğü ve sistemik etkisi nedeniyle ve bu süreçte bir miktar zarar görme riskine girmeye istekli olduğu varsayıldığında, ABD bir tarife artışını sürdürmeye kararlıdır. Bu nedenle, en iyi yaklaşım Avrupa Birliği'nin geçen ay yapmaya karar verdiği gibi uzun vadeli temel konular üzerinde çalışırken çatışmayı durdurmanın bir yolunu aramaktır."

El-Erian'a göre Türkiye,  bağımsızlık ve halkının çıkarlarını koruma taleplerinden pişmanlık duyup af dileyerek, merkez bankasını kendi kontrollerine vermesi, faiz yükseltmesi ve IMF ile anlaşması durumunda ekonomisinin düzelmesini 'umabilir'di:

"Gelişmekte olan piyasalarda kriz yönetimi için oyun planını yeniden yazmaktan ziyade, Türkiye bunu teyit edebilir. Hükümet, merkez bankasının bağımsızlığı, faiz oranı politikası ve belki de IMF'ye karşı tavrını tersine çevirmeye çalışarak finansal istikrarın ve büyümenin yeniden sağlanmasına yol açacağını umabilir. Mevcut yaklaşımla devam eden ve teknik kusurların daha uzun vadeli ekonomik ve finansal bozulmalara dönüşme riskini yöneten alternatif, diğer gelişmekte olan ekonomiler için de sorun teşkil edecektir."

'Faizleri arttırmak ve IMF ile anlaşmak' ne demekti?

ABD'nin Türkiye'ye saldırısı sürerken 20 Ağustos 2018'de IMF-ABD-ECB troykasının desteğiyle Avrupa İstikrar Mekanizması'nın (ESM) Yunanistan'a 2010, 2012 ve 2015 yıllarında üç pakette toplam 289 milyar euroluk kredi  sağladığı ekonomik kurtarma programının, 8 yılın ardından başarıyla 20 Ağustos'ta  tamamlandığı açıklandı. ESM Başkanı, "Yunanistan artık kendi ayakları üzerinde durabilir" diyordu.  

Buna karşılık Alman Bild gazetesine konuşan eski Yunanistan Maliye Bakanı Yanis Varufakis ise henüz mali krizden kurtulunmadığını açıklıyordu:

"Yunanistan'ın aynı noktada, aynı kara delikte bulunuyor ve sürekli batmakta, bu alacaklıların dikte ettirdiği reformların yatırım ve tüketimi engellemesinden kaynaklanıyor. Devlet iflastan kurtarılamadı, hanelerin fakirleşti, iflasların devam ediyor ve milli gelir yüzde 25 oranında düştü."

Türkiye'nin 14 Mayıs 2013'e kadar 52 yıl boyunca yaşadığı şeyler yaşanmıştı Yunanistan'da:

"2010'da borç ödeyemez duruma düşen Yunanistan'a troykanın açtığı krediyle devletin iflası ve ülkenin Euro Bölgesi'nden çıkması önlendi. Aynı zamanda Yunanistan'ı krediye boğan çok sayıda Avrupa bankası batmaktan kurtarıldı. Yunanistan'a verilen kredilerin büyük bölümü Avrupa bankalarının alacaklarına mahsup edildi. Bunun karşılığında kamudan kitlesel işten çıkarmalar, maaşlarda büyük kesintiler, devletin temel direklerinin özelleştirilmesi eşliğinde geniş kesimler konuta, yiyeceğe muhtaç hale getirildi, sağlık, eğitim gibi en temel hizmetler karşılanamaz hale geldi"

Popülizm diyerek aşağılanan halkın çıkarlarını önemseyen politikalara karşı önerilen IMF bağımlılığının ana sebebi buydu; Küresel Sermaye'nın çıkarları.

Türkiye'nin siyasi istikrarına, ekonomisine, iç huzuruna yapılan Gezi Terörü, 17-25 Aralık saldırılarının ve IMF'ye son taksitin ödendiği 14 Mayıs'ın içinde bulunduğu yıla, 2013'e kadar hafızası bulunan Goldman Sachs Asset Management'ın eski başkanlarından biri ve eski İngiltere Hazine Bakanı olan Chatham House Başkanı Jim O'Neill, 14 Ağustos 2018'de Project Syndicate'de yayınlanan "Gelişmekte olan Türk Piyasasında Zaman Bombası" başlıklı yazısında odak noktası yine "Türkiye Ekonomik Kriz'de"ydi ve bu krizin asıl sebebi Erdoğan'ın Popülist politikalarıydı:

"Türk lirası dolar karşısında değer kaybetmeye devam ederken, klasik yükselen piyasa krizi korkusu ön plana çıkmıştır. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın popülist ekonomi politikaları sonunda onu yakaladı ve  Erdoğan er ya da geç ülkesinin geleneksel Batılı müttefikleriyle iyi ilişkiler kurmak zorunda kalacak."

Kruşçev'in torunu yalnız değildi, çünkü düşünce ortakları onun gibi 'Küresel Sermaye'nin çıkarlarını önemsiyordu:

"Türkiye'nin değeri düşen parası ve kötüleşen finansal koşulları, en azından bazı insanlar için, “bir krizin atlatılması gereken korkunç bir şey” olduğu fikrine güvenmektedir. Özellikle, pek çok Batılı politikacının, Türkiye'nin kötü durumundan tamamen memnun olmadığından şüpheleniyorum. Ekonomik gözlemcilere göre, Türkiye'de yaşanan sorunlar, gelişmekte olan bir pazar fiyaskosu için neredeyse bir ders kitabı niteliğindedir. Ağustos sonrası her şey 1990'lı yıllara geri dönüyor, yaz aylarının en sıcak günlerinde yaşanan böyle bir ekonomik kriz olmasa bile zar zor bir yıl sürebilecek durumdaydı."

Gerekçeleri sıradandı, ama Erdoğan kime karşı savaştığı belli olmayan 'savaşan bir lider'di:

"Fakat daha da önemlisi, Türkiye'nin büyük, kalıcı bir cari hesap açığı ve popülist ekonomi politikalarının sürdürülemez olduğunu fark etmeyen - ya da kabul etmeyi reddeden - savaşan bir lideri var. Üstelik Türkiye, denizaşırı yatırımcılara (ve muhtemelen bazı zengin yerli yatırımcılara) da giderek bağımlı hale gelmiştir."

Chatham House Başkanı Jim O'Neill diğerlerinin aksine ilk kez denizaşırı yatırımcılardan ve bazı zengin yerli yatırımcılardan bahseden bir yazardı, ama denizi aşırı yatırımlara bağımlılıktan bahsederken Erdoğan'ın kime karşı savaştığını saklıyordu. Çünkü bu yatırımcılar Erdoğan'ı popülizmle suçlayan siyonist yahudi sermayeydi ve Erdoğan onlarla savaşıyordu.

Jim O'Neill, 2013'e de vurgu yapıyor, bugün yaptığını o gün de yapmış olduğunu kanıtlıyordu:

"Bu yavaş gebelik faktörleri göz önüne alındığında, piyasalar uzun süredir Türkiye'nin bir döviz krizine doğru gittiğini  varsayıyor. Aslında, 2013 sonbaharında, gelişmekte olan ekonomiler üzerine bir BBC Radyo dizisi için iş ve finans liderleri ile İstanbul'da röportaj yaparken şahit olduğum bu tür endişeler epeyce yaygındı. 

O zaman piyasalar, para politikasının normalleşmesinin ve ABD'deki parasal genişlemenin sona ermesinin küresel olarak korkunç sonuçlara yol açacağından korkmaya başlamıştı. Türk lirası o zamandan beri felaketle flört ediyor."

Ve çok merhametliydi, acıyordu:

"Artık kriz nihayet geçmeye başladığı için, bunun yükünü Türkiye'nin bütün halkı çekecek. Ülke, iç para politikasını büyük ölçüde sıkılaştırmalı, dış borçlanmayı azaltmalı ve tam bir ekonomik durgunluk olasılığına hazır olmalıdır, bu süre zarfında yurt içi tasarrufun yavaş yavaş yeniden inşa edilmesi gerekecektir."

Sonra Küresel Sermaye'nin sesi olarak, basında da sık duymaya alıştığımız  şeyleri yazıyordu Jim O'Neill:

"Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliği hem sorunları daha da karmaşıklaştıracak hem de Türkiye'ye bir miktar geliştirecektir. Erdoğan sürekli olarak anayasal yetkileri ele geçiriyor , parlamentoyu küçültüyor ve para ve maliye politikalarının bağımsızlığını zayıflatıyor. Üstelik ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile bir Amerikan papazının tutuklanması ve  Rus S-400 füze savunma sisteminin satın alınması konusunda artan bir çekişme yaşanıyor gibi görünüyor.

Bu, yükselen bir ekonominin lideri için, özellikle ABD'nin ABD Federal Rezervini faiz oranlarını daha hızlı yükseltmeye zorlayan bir Ronald Reagan tarzı mali genişleme girişimi başlattığında, tehlikeli bir adım demekti. Bazı dış finansman kaynaklarının ortaya çıkma olasılığı göz önüne alındığında, Erdoğan eninde sonunda alışılmışın dışında olan bazı politikaları üzerinde durmak zorunda kalacak. Benim tahminim, daha geleneksel bir para politikasına ve muhtemelen yeni bir maliye politikası çerçevesine dönüş göreceğimiz."

Jim O'Neill analizinin nesnel olduğu izlenimi vermek zorunda hissettiği yerde dikkatle incelenmesi gereken, ama Avrupa Birliği'nin ikiyüzlülük itiraflarını görmezden gelerek yine Erdoğan'ı suçlamaktan vazgeçmeyen şeyler söylüyordu:

"Türkiye'nin mevcut krizdeki kaldıracına gelince, ülkenin büyük ve genç bir nüfusa sahip olduğunu ve dolayısıyla gelecekte çok daha büyük bir ekonomiye dönüşme potansiyelinin olduğunu hatırlamakta fayda var. Ayrıca Türkiye, Avrupa, Orta Doğu ve Orta Asya'nın kesişme noktasında ayrıcalıklı bir coğrafi konuma sahiptir, bu da birçok büyük oyuncunun istikrarı sağlama konusunda pay sahibi olduğu anlamına gelir. Gerçekten de, birçok Avrupalıda, Erdoğan'ın ülkenin Avrupa Birliği üyelik hedefine verdiği zarara rağmen, Türkiye'nin Batı tarzı kapitalizmi kucaklayacağı umudu hala var."

Jim O'Neill, Erdoğan'ın stratejik ortaklığa ihanet eden Batı'ya yönelik eleştirel yaklaşımı sonrası yeni dostlar bulmaya vurgu yapmasını da içine sindirememişti, ona göre Erdoğan'ın yeni dostlar bulması işe yaramayacaktı:

"Bölgesel güçler arasında, Rusya'dan bazen Türkiye için potansiyel bir kurtarıcı olarak bahsedilmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, Türkiye'nin NATO müttefiklerinden daha da uzaklaşmak için krizden yararlanmayı seveceğine dair hiç şüphe yok. Ancak Erdoğan ve danışmanlarının, Rusya'nın Türkiye'nin mali boşluğunu doldurabileceğini düşünmeleri derinden yanıltıcı olacaktır. Bir Kremlin müdahalesi Türkiye için işe yarayan çok az şey yapacaktır ve muhtemelen Rusya'nın kendi mali ve ekonomik zorluklarını daha da kötüleştirecektir."

Katar'ın Ankara Büyükelçisi'nin cevap verdiği suçlamanın kaynağı muhtemelen yine Jim O'Neill'di:

"Diğer iki potansiyel kullanıcı, Katar ve elbette Çin'dir. Ancak Türkiye'nin en yakın Körfez müttefiklerinden biri olan Katar, maddi yardım sağlayabilirken, nihayetinde Türkiye'yi krizden tek başına çekip çıkarmak için elinden geleni yapmıyor."

Rusya ve Katar'dan sonra sıra Çin'in desteğini küçümsemeye gelecekti:

"Çin’e gelince, Türkiye’ye karşı nüfuzunu artırma fırsatını kullanmak istemeyecek olsa da , ülkenin bu tarz bir istikrarsız duruma adım atma tarzı değil, sorunu çözmek için daha az sorumluluk üstlenir. Daha muhtemel sonuç - Yunanistan'da gördüğümüz gibi - Çin, ortalık sakinleştikten sonra sonra şirketlerini yatırım fırsatları peşinde koşturacak."

Oysa, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Pekin ziyaretinden sonra, 28 Temmuz 2018'de, "Pekin ziyaretimizin son programında dünyanın en büyük bankası olan Industrial and Commercial Bank of China’nın (ICBC) Başkanı Sayın Yi Huiman ile Türkiye’deki enerji yatırımlarında finansman ve uzun vadeli stratejik işbirliği konularını ele aldık. Çin seyahatimizdeki görüşmelerimiz meyvesini verdi. Çinli finans kuruluşlarından, enerji ve ulaştırma sektörü yatırımları için; özel sektör, kamu kurumları ve bankalara sağlanacak 3,6 milyar dolarlık kredi paketi tamamlandı." açıklamasını yapmıştı.

Chatham House Başkanı, Küresel Sermaye'nin senaryosunu tamamlamış olmanın rahatlığıyla Türkiye'yi tekrar kıskaca aldıklarını düşünüyor ve  Avrupa'nın da durumunun iyi olmadığını tek çarenin Trump olduğunu işaret ederek Erdoğan'a yol gösteriyordu

"Bu, Türkiye'nin ekonomik kurtuluşunun geleneksel Batı müttefikleriyle mümkün olduğu anlamına gelir: ABD ve AB (özellikle Fransa ve Almanya). 13 Ağustos'ta, Beyaz Saray sözcüsü, Trump yönetiminin, Türkiye'nin krizine yönelik finansal piyasa tepkisini “çok yakından” izlediğini doğruladı. Trump'ın istediği son şey, harap edici bir dünya ekonomisi ve büyük bir dolar protestosu, ekonomik hırslar. Yani müzakere masasına gelmeye istekliyse klasik bir 'Tüccar' Trump  muhtemelen Erdoğan için  de var. Aynı şekilde, Avrupa'nın en büyük ve en kırılgan bankalarından bazıları, Türkiye'deki krizden önemli ölçüde etkilenmektedir. Ekonomik kriz Göçmenlerle ilgili siyasi krizle birleştiğinde, AB için de daha fazla istikrarsızlık riski var olacaktır. Ben, birincisi, Avrupa''nın Türkiye sınırlarını zorlarken, hiçbir şey yapamayacağını hayal edebiliyorum.

Artan söylemine rağmen, Erdoğan çok geçmeden, son birkaç yılın tecritçi ve uzlaşmaz politikalarından vazgeçmek için çok az seçeneği olduğunu fark edebilir. Eğer yaparsa, pek çok yatırımcı gelecek yıl geri dönme şansına sahip olurlarsa birkaç lira yakalamayı isteyebilirler"

Asıl sorunun Küresel Sermaye'nin çıkarların korumak olduğunu net bir şekilde ifade eden cümlesi şudur Chatham House Başkanı'nın:

"Erdoğan çok geçmeden, son birkaç yılın tecritçi ve uzlaşmaz politikalarından vazgeçmek için çok az seçeneği olduğunu fark edebilir"

Şimdi, halkının çıkarlarını koruma konusunda 'Tecritçi' ve 'uzlaşmaz'  olmakla suçlanan Erdoğan, "İndirilmesi Gereken  Bir Popülist mi, Desteklenmesi Gereken Bir Kahraman mı?"dır diyerek başlığımıza gönderme yapabiliriz.

Ancak Küresel Sermaye'nin asıl sözcülerinden biri olan ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Başkanı Richard N. Haass'in değerlendirmelerini incelemeden analizi tamamlamak doğru olmayacaktır. 

CFR Başkanı Richard N. Haass 15 Ağustos 2018'de Project Syndicate'te yayınlanan "Batı, Türkiye Gerçeği ile Yüzleşmeli" başlıklı analizinde, ortaklığın etkin bir şekilde bittiğini ve ABD ile AB'nin politikasını buna göre ayarlaması gerektiğini savunuyor, Erdoğan'a IMF ile anlaşmayı öneren Küresel Sermaye'nin temsilcileri ve hizmetkarları olan Merkel ve Macron'a da uyarı niteliğindeki yazısında, Türkiye ile ilişkilerin yeniden tanımlanması gerektiğini de vurguluyor:

"Türkiye'nin döviz krizi ve ABD'li bir papazın (çev; ajan-papaz Brunson) hapis cezasına çarptırılmasıyla ABD'ne karşı olan duruşu, iki ülkenin Soğuk Savaş dönemindeki ortaklığının çökmüş yapısını açığa çıkardı. Türkiye’nin Batı’ya geri döneceği umudu yerine, ABD ve Avrupa’nın politika yapıcıları bu ülkeye yönelik yeni bir politika düşünmeliler."

CFR Başkanı analizine şöyle devam etmektedir:

"Buradaki en önemli konu, Türkiye'nin Temmuz 2016'da Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aleyhinde başarısızlıkla sonuçlanan darbe, terörizm, casusluk ve yıkım suçlamalarıyla tutuklu olan Amerikan papaz Andrew Brunson'u serbest bırakmayı reddetmesidir."

Konu her zamanki gibi "Erdoğan hükümetinin yetersizliği":

"Dahası, vergi tarifeleri, Erdoğan hükümetinin yetersizliğinden ziyade, ülkesindeki ekonomik sıkıntılarını Amerika'ya suçlamasına izin veriyor. Türk hükümetinin Brunson'u serbest bırakmanın bir yolunu bulması hâlâ mümkündür ve desteğinin temel bir parçasını oluşturan Evanjeliklere bağlılığını göstermek için endişelenen ABD Başkanı Donald Trump,  vergi tarifelerini geri alacaktır. Fakat acil krizler çözülse bile, ABD-Türkiye ilişkilerinde ve genel olarak Batı-Türkiye ilişkilerinde yapısal kriz devam edecektir. Şimdiden adında bir ittifak olan bir ilişkinin kademeli fakat istikrarlı bir şekilde çökmesine tanık oluyoruz. Trump yönetimi Türkiye ile yüzleşmek hakkına sahip olsa da, sadece yanlış cevabı değil, aynı zamanda yanlış bir meseleyi de seçti."

CFR Başkanı Richard N. Haass,  Küresel Sermaye hegemonyasının geleneksel kibrine uygun olarak Türkiye'ye karşı çok yalancı, çok küstah ve çok saygısız bir dille, küresel ve ülke bazlı yerel yayın yapan siyonist sermaye sözcülerinin suflörlüğünü yaptığını, Erdoğan'ın 2002 sonrası siyonist sermayenin  planladığı ve uyguladığı bütün saldırılara halkıyla bütünleşerek direndiğini, zaferler kazandığını, en son 24 Haziran'da %90 katılımlı genel seçimlerde %53 oyla Cumhurbaşkanı olarak seçildiğini ve bundan dolayı öfkeden deliye döndüklerini saklama gereği bile duymadan yalan söyleyerek gerçeği çarpıtmaya devam ediyor; siyonist sermayeye hizmet eden "kontroller ve dengeler büyük ölçüde Türk siyasal sisteminden elimine edildi" diyerek asıl kaygısını dışa vuruyor.

Türkiye'yi artık yönetemediklerini başka nasıl açıklayabilirdi CFR Başkanı?

"Türkiye ile Batı arasındaki ilişki uzun süredir ikisinin de elde etmediği iki ilkeye dayanmaktadır. Birincisi, Türkiye'nin Batı'nın bir parçası olduğunu ve bunun liberal bir demokrasi olduğunu ima ediyor. Ancak Türkiye ne liberal ne de demokrasi değildir. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) altında tek parti yönetimine etkin bir şekilde tabi tutuldu ve iktidar, AKP'nin lideri olan Erdoğan'ın elinde yoğunlaştı. Erdoğan'a göre, kontroller ve dengeler büyük ölçüde Türk siyasal sisteminden elimine edildi ve başkan medyayı, bürokrasiyi ve mahkemeleri kontrol ediyor. Başarısız darbe girişimi, Brunson'u hapse atmak da binlerce insanı gözaltına almak için bir bahane olarak hizmet etti. Bu noktada Erdoğan’ın Türkiye’yi AB’ye nasıl üye yapacağını görmek mümkün değil."

Türkiye'nin yaşadığı Ekonomik saldırının altında yatan sebepler başka nasıl sıralanabilirdi ki?

"Türkiye'nin “Batılı” statüsünün altında yatan ikinci ilke, dış politikaya uyum sağlamaktır. Türkiye son zamanlarda ABD'den 100'den fazla gelişmiş F-35 savaş uçağı satın aldı. Yine de son yıllarda Türkiye, Suriye'de cihatçı grupları desteklemiş, İran'a yaklaşmış ve Rusya'dan S-400 hava füzeleri satın almak için sözleşmiştir."

CFR Başkanı, ABD'nin PKK-PYD-YPG gibi bir terörist örgütle resmen askerî ittifak kurmuş olduğunu, PKK'yı paralı asker, binlerce tırlık silah, lojistik ve siyasi destekle desteklediğini, ABD'nin terör örgütleriyle açıkça işbirliği yaptığını, ABD'nin de terör örgütü olarak tanımladığı PKK'yı Suriyeli Kürtler olarak adlandırdığını, Türkiye aleyhine stratejik planlar geliştirdiğini saklayarak şöyle demektedir:

"Her şeyden önce, Türkiye ve ABD Suriye'de kendilerini farklı taraflarda buluyorlar. Suriyeli Kürtler ABD'nin yakın partneri olsalar da, bağımsız olmasalar da tarihsel olarak özerklik arayışında olan Türkiye içindeki Kürt gruplarıyla olan bağları nedeniyle Türkiye tarafından terörist sayıldılar. Bu zemine karşı, ABD ve Türk kuvvetlerinin birbiriyle çatışmalarını hayal etmek çok uzak değil."

CFR Başkanı Türkiye'nin ABD'ye boyun eğdiği ve bazen başkaldırdığı trajik kölelik sisteminden çatışma örnekleri vermektedir, ancak şu andaki durumun farklı olduğunu da itiraf etmektedir:

"Bazıları şu anki ABD-Türk sürtüşmesinin yeni bir şey olmadığını söyleyebilir; İki ülkenin uzun zamandır farklılıkları vardı. Türkler, 1962 Küba Füze Krizi'ni sona erdiren anlaşmanın bir parçası olarak Türkiye'den orta menzilli füzeleri geri çekme kararından memnun değillerdi. İki ülke, Kıbrıs'a Türk müdahalesine (1964) ve 1974'te Kuzey Kıbrıs'ın işgaline ve ABD'nin Yunanistan'a desteğine karşı defalarca karşı karşıya geldi. Türkiye, 2003 yılında Irak savaşı sırasında ABD askeri güçlerinin İncirlik Hava Üssüne girmesine izin vermeyi reddetti. Son yıllarda, ABD hükümeti, Erdoğan'ın 2016 darbe girişimini yönettiğine inandığı Pennsylvania kökenli din adamı Fethullah Gülen'i iade etmeyi reddetmesiyle kızdırdı. 

Yine de, bugün gördüğümüz şey farklı bir şey. Soğuk Savaş sırasında iki ülkeyi tutan Sovyet karşıtı tutkal çoktan gitti. Şu anda sahip olduğumuz, aralarında hiçbir gerçek bağlantı olmasa da, iki tarafın aynı çatı altında birlikte yaşamaya devam ettiği sevgisiz bir evliliktir."

CFR Başkanı'nın Yeni Türkiye'yi hazmedemediğini, ancak olan biten şeyleri de saklayamadığını anlatan ifadeleri devam etmekte ve Darbeci Gülen'i iade etmemeyi de tavsiye ederek Batı'ya yol göstermektedir:

"Sorun şu ki, NATO antlaşması boşanma için bir mekanizma sağlamıyor. Türkiye ittifaktan çekilebilir, ancak zorlanamaz. Bu gerçek göz önüne alındığında, ABD ve Avrupa Birliği, Türkiye'ye yönelik iki yönlü bir yaklaşım sürdürmelidir.

Birincisi, politika yapıcılar, izin verildiğinde Türk politikasını eleştirmelidir. Ancak İncirlik gibi Türk üslerine olan güvenlerini azaltmalı, Türkiye'yi F-35'ler gibi gelişmiş askeri donanımlara erişim hakkını reddetmeli ve nükleer silahların Türkiye'de kullanılma politikasını yeniden gözden geçirmelidirler. Dahası, ABD, bir ABD mahkemesinde ayakta duracak ve 1981 karşılıklı iade sözleşmesinin hükümlerini yerine getirecek delillerle Türkiye’nin darbeye katılımını kanıtlayamadığı sürece Gülen’i iade etmemelidir. İslam Devleti (DAEŞ) ile mücadelede çok değerli rolleri olduğu için ABD de Kürtleri terk etmemelidir.

İkincisi, ABD ve Avrupa, Erdoğan dönemi sona erene kadar beklemeli ve ardından Türkiye'nin yeni liderliğine büyük bir pazarlık ile yaklaşmalıdır. Teklif, bir Türk'ün liberal demokrasiye ve teröre karşı savaşmaya ve Rusya'dan uzaklaşmaya odaklanan bir dış politikaya bağlılığı karşılığında Batı desteği olmalıdır."

CFR Başkanı Richard N. Haass, Türkiye'nin ABD ile yaşadığı derin krizin bütün nedenlerini korumaya kararlıdır; Trump'ın da sürdürmek zorunda  olduğu ve sürdürdüğü bu politikalar 10 Ağustos 2018'de gerçekleşen ekonomik saldırının 2002'den bu yana süren diğer bütün ABD kaynaklı saldırıların devamı niteliğinde olduğunu kanıtlamaktadır ve Türkiye'den beklenen tek şey vardır; ABD-AB 'den gelen bütün emirleri olduğu gibi uygulayacak olan, Pentagon masalarında hazırlanan yeni haritaların çizilmesine itiraz etmeyecek olan bir liderlik biçimine tekrar dönmektir. Ancak Haass Erdoğan lider olduğu sürece bunun mümkün olmadığını da bilmektedir:

"Erdoğan geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinde yayınlanan yazısında ABD-Türk ortaklığının “tehlikede” olabileceği konusunda uyarılarda bulundu; eğer Türkiye'ye karşı tek taraflı politikalar ve saygısızlık sona ermezse, Türkiye yeni arkadaşlar ve müttefikler aramaya başlayacaktı. Aslında, ortaklık Türk eylemlerinden dolayı zaten büyük ölçüde tehlikedeydi ve Erdoğan yeni arkadaşlar ve müttefikler aramaya başladı bile. ABD ve Avrupa'nın bu gerçekliğe uyum sağlama zamanı."

CFR Başkanı Richard N. Haass, ABD ile ortaklığın "Türk eylemlerinden dolayı büyük ölçüde tehlikede" olduğunu iddia edebilecek bir fanatizmin tam ortasında yalanlar söylemektedir. Hiçbir zaman Türkiye-ABD ortaklığı var olmamıştır; olan sadece ABD'nin bütün politikalarına bütün hücreleriyle itaat eden bir kukla devlet olarak Türkiye vardır. Bu durum 2002'den sonra değişmiştir ve itaat etmeyen Erdoğan liderliğindeki Türkiye, Erdoğan öncesinde alt yapısı hazırlanan ABD organizasyonunda gerçekleştirilen terörden iç savaşa, yargı-emniyet darbesinden askerî darbeye ve hiçbir zaman eksik olmamış olan ekonomik saldırılara maruz kalmıştır.

10 Ağustos 2018'de uğradığı ABD kaynaklı ekonomik saldırıya karşı Türkiye'ye destek veren İran, Katar ve Lübnan'a karşı tehditler savuran ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Ted Budd'ın 25 Ağustos 2018 tarihli açıklaması dikkat çekicidir:

"İran, Katar ve Hizbullah, Orta Doğu'daki terörist faaliyetlerin artmasından sorumludur. İran bankalarının döviz işlemlerini Katar Ulusal Bankasına taşıdıkları endişesi giderek artmaktadır." 

Tarihe geçmesi gereken gerçek şudur:

ABD, Avrupa Birliği ve İsrail, Orta Doğu'daki terörist faaliyetlerin artmasından sorumludur.ABD-Siyonist yahudi sermayesi sahipliğindeki bankaların döviz işlemleri ile dünyayı tehdit ettiklerine yönelik endişe giderek artmaktadır. 

Sonuç olarak;

Türkiye, 3 Kasım 2002'den itibaren somut (ekonomi-GSYH-ticaret, eğitim, güvenlik, sağlık, ulaşım, kentleşme ve imar faaliyetleri, teknoloji) ve soyut (Müslüman ve ezilmiş topluluklara Liderlik, küresel hegemonya sahiplerine yönelik başkaldırı, resmi ve sivil yardım kuruluşları aracılığı ile dünyanın yoksul insanlarına yönelik insanî yardımlar, güven) bir şekilde büyümektedir, bu uluslararası kuruluşlar tarafından da tartışmasız bir şekilde istatistiklerle de desteklenmektedir. Türkiye'yi, ABD Başkanı Donald Trump tarafından doğrudan ekonomik saldırıya uğradığı 10 Ağustos 2018 tarihi itibarı ile değerlendirdiğimizde, Erdoğan'ın 16 yıllık bu büyük değişim sürecinin lideri olarak küresel hegemonya sahipleri olan siyonist yahudi sermayesinin hedefinde olduğunu söyleyebiliriz.

Siyonist Yahudilerin egemen olduğu para-finans piyasasından beslenenlerin çarpıttığı gerçeklere göre bu büyük küresel çatışmayı izlerken kafası karışan ve taraf olarak  katılanların/katılmaya çalışanların sorduğu "Erdoğan; İndirilmesi Gereken Bir Popülist mi, Desteklenmesi Gereken Bir Kahraman mı?" sorusunun cevabı açıktır; Erdoğan küresel hegemonya sahibi olan siyonist yahudi sermayeye göre popülisttir; kendilerinin aleyhine, halkının yararına çalışmaktadır ve ABD Başkanı Trump kullanılarak üretilen Ekonomik kriz dolayısıyla itibarsızlaştırılması, indirilmesi ve yok edilmesi gereken bir tehdittir, siyonist yahudi sermayenin kontrol alanının dışında kalan herkese göre de desteklenmesi gereken bir kahramandır.

Bu analizin sağlıklı ve kuşkusuz sonuçlara ulaşması için sorulması ve nesnel bir şekilde cevaplanması gereken esas sorusu olan "Türkiye, Trump'ın politikaları ve TL'ye yönelik saldırısı olmasa bile bir 'Ekonomik Kriz' yaşıyor muydu, yaşamaya devam edecek miydi?" sorusunun cevabı "Türkiye 1946'dan itibaren aynı politikaları sürdüren bütün ABD başkanları gibi Obama ve ardılı Trump'ın politikaları ve TL'ye yönelik saldırıları olmasaydı bir 'Ekonomik Kriz' yaşamıyordu ve yaşamayacaktı."


Seçkin Deniz, 28.08.2018, Sonsuz Ark, Sistematik Analizler 144



Okuma Parçası:

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali: "Çok net, ciddi bir spekülatif atakla karşı karşıyayız." 

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, 12 Ağustos 2018 pazar akşamı saat 20:00 ve 22:00 civarında bütün küresel piyasalar kapalı iken Dolar'ın  Doğu Asya Piyasalarında 7.15'e yükseltilmesi sonucu ertesi gün 13 Ağustos 2018'de NTV'de Gökay Otyam ve Melda Yücel Kocaalp'in  gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. 

Bali, Türkiye'nin şu anda zor günlerden geçtiğini belirterek, "Çok net, ciddi bir spekülatif atakla karşı karşıyayız. Ben Hazine kökenli bir yöneticiyim. Döviz piyasalarını, buranın işleyişini 90'lı yılların başlarından beri bilirim. 94 krizi, 96 Asya, 97 Rusya, 99 depremi, 2001 krizi bunların hepsini yaşadık. Buralarda bir kısım dalgalanmaların olması normaldir. O dönemlerde de hep görürdük. Ama bu defaki biraz farklı. Ben çok tabii görmüyorum açıkçası… Bazen bütün bu teknik detaylara hakim insanlar olarak bile, 'acaba komplovari düşünme eğiliminde mi oluyoruz' diye kaygı duyuyorum. Ama durum hemen bizi teyit ediyor." ifadelerini kullandı.

Döviz kurunda gelinen noktayı, ekonomik temellerle izah edemediğini söyleyen Bali, şöyle devam etti: 

"İktisat teorisinde bize şunu öğrettiler; iki ülkenin çapraz kurları, iki ülke arasındaki enflasyon farkından hesaplanır. Bu yönüyle bakıldığında ben hiçbir talebe, hiçbir teoriye uymadığı düşüncesindeyim. Diğer taraftan niye ekonomik temellerle izah edemiyoruz dediğimiz şu; bütçe açığının GSYH'ya oranı, Türkiye'de haziran sonu itibarıyla yüzde 2'yi biraz aşacak. Bu oran yıllarca yüzde 1,1-1,3 bandındaydı. Yıl sonunda da yüzde 2,5'i bir miktar aşması bekleniyor. Bunu, Maastrich kriterleri ile Avrupa Birliği ülkeleri ile kıyaslayın, Türkiye'ye benzer kendi ülke grubu ile kıyaslayın. Harcamalarda bir miktar genişlemeye rağmen, son derece önemli bir mali disiplin göstergesidir. İkinci unsur; kamu borç stokunun GSYH'ya oranı, bu yüzde 30'ların altındaydı, şimdi kur artışlarıyla yüzde 30'lu rakamlara gelmiş olabilir. Ama halen örneğin Akdeniz ekonomileri dahil AB ile kıyasladığınızda, bunun 3 katı kadar oranlara giden ülkeler görüyorsunuz. Tablo bu…"

"Her an nakde döndürülebilir döviz likiditesi 50 milyar dolar civarında"

Adnan Bali, ödemeler konusunun da çok tartışıldığına işaret ederek, konuşmasını şöyle sürdürdü: 

"Ben bunu 15 Temmuz sonrasında da yerli, yersiz, ilgili ilgisiz değerlendirmeler, kanaatler söz konusuyken rakamlarla izah etmiştim. Aynen güncellenmişi söyleyeceğim. Türkiye'nin vadesine bir yıl kalan ödeme tutarı, borçlarının tutarı 180 milyar dolar. Yani orijinal vadelere, ödeme vadesine 1 yıl kalmış olan borçların toplam tutarı. 180,6 milyar dolar. Bu çok önemli bir rakam ve 'bu işin içinden nasıl çıkacağız' hissi oluşuyor. Ama bütün hadise de ayrıntılarda, detayda… Meslek erbaplığı da o… Onu ortaya koymak lazım. Toplumu da bu konuda ikna edip, iyi bilgilendirmemiz lazım. Bugün 'spekülatif ataklar' derken, çok tabii saiklerle bankalara, şuraya, buraya gidip birtakım hareketler yapmayı düşünebilecek olan normal hane halkı da var. Onları doğru bilgilendirmeliyiz. Öyle baktığımız zaman, bu 180 milyar doların 102 milyar dolar tutarı bankaların yükümlülüğü. Bunun da yarısı yani 50 küsur milyar doları, bankaların kendi borçları değil, yurt dışı yerleşiklerin bizim nezdimizde açtığı mevduat hesapları, diğer yarısı ise borçlar. Bunların yenilenme oranı da 12 aylık kümülatif oranlara bakıldığında bankacılık sisteminde yüzde 110'a yakın bir yerde. Son dönemde bir miktar o düştü, ama yönetilebilecek olan bir düzeydir. Bu borçlanma düzeyine karşılık, aşağı yukarı 50 milyar dolarlık nakit borç diye baktığınız zaman, Merkez Bankası nezdinde rezerv opsiyon mekanizması nedeniyle tuttuğumuz rezervlerin toplamı 30 milyar dolara yakın. Yine döviz depo piyasasında 50 milyar dolar Merkezin bize kullandıracağı limitimiz var. Bankacılık sisteminin tamamının her an nakde döndürülebilir döviz likiditesi 50 milyar dolar civarında. Dolayısıyla hiçbir soruna işaret etmeyen bir tablodur."

İş Bankası Genel Müdürü Bali, 180 milyar doların geriye kalan 73 milyar dolarlık kısmının, reel sektörün dış yükümlülüğü olduğuna, bunun da yüzde 65'ine denk gelen 48 milyar dolarlık kısmının ise mal ve hizmet ticaretinden kaynaklanan taahhütler olduğuna dikkati çekti. 

Kalan 25 milyar dolarlık kısmının ise nakit nitelikli kredilerden oluştuğunu söyleyen Bali, bunun da 12 aylık kümülatif yenilenme oranının reel sektörde son dönemde düşmekle birlikte, yüzde 130'un üzerinde seyrettiğini ifade etti. 

"(Kur atakları) Bunun ekonomik temeli yoktur"

Adnan Bali, açık pozisyon ve kurlardaki artışın etkilerine ilişkin de bankacılık sisteminde açık pozisyon olmadığına dikkati çekti.

Daha önce yaşanılan krizlerden en belirgin farklardan birini bu olduğunu vurgulayan Bali, "Finansal kesimin dışında ise açık pozisyon var. Bu da 217 milyar dolar seviyesinde. Bu rakam bizi ilk bakışta çok ürkütüyor gözükse de yine detay var. Kısa vadede reel sektörün 6,5 milyar dolar net artı pozisyonu var. Bir yıla kadarki vadede bir mühleti var. Hem ekonominin hem reel sektörün kendisinin, o dönem içerisinde birtakım karşı tedbirleri alabilecek imkanları var. Dolayısıyla 2013'ün ortalarından itibaren, reel sektörün bir miktar kısa vadede artıya geçmiş olduğunu görüyoruz. Firmalar için bu hesaplar yapılırken, sermayedarların kendine ait, kuvvetle muhtemel bulunduğunu tecrübi olarak da ifade edebileceğim, artı pozisyonlar ise bu hesabın içinde yok." şeklinde konuştu. 

Cari açığın da şu anda yüzde 5,7 seviyesinde bulunduğuna işaret eden Bali, şöyle devam etti:

"Ben bir kıyaslama yapmak istiyorum; bu ülke cari açıkta çift basamaklı orana yaklaştığında, yüzde 9-10'lara geldiğinde ve petrol fiyatları da varil başına 130 dolar olduğu dönemde kur atağı yemedi. Şimdi bu iki gösterge neredeyse yarısında, fakat kur atağı yiyoruz. İşte o nedenle diyorum ki bunun ekonomik temeli yoktur. Bu, ekonomik temelleriyle açıklanabilecek bir durum değildir. Kurda gelinen seviyeleri gördüğümde kişisel olarak da meslek insanı olarak da üzülüyorum. Bunun borcu olanı var, bundan olumsuz etkileneni var. 80’lerde annemin babamın tansiyonunu izler gibi, kime ne hasar veriyor kime ne zarar veriyor diye dolar kuru izliyorum. Bunu bizim yatıştırmamız, çalışmamız, uğraşmamız lazım. Temel ekonomik değil, ama her durumda almamız gereken de ekonomik önlemler var.

Geçen haftaki gelişmelere, üst üste yaşanan olaylara bakıldığında bunun normal piyasa dinamikleri içerisinde açıklanabilecek bir hadise olmadığı ortada. Bu, aynen ifade edildiği gibi ekonomik bir savaş. Ama bize düşen kısmı var. Biz böyle bir atağı öngörebilmeli ve buna göre de hep tedbirli olacak şekilde hareket etmeliyiz. Çok çabuk aksiyon göstermeliyiz. Şu anda artık söylem zamanı değil, eylem zamanı. Hatta piyasaların, bu tür kötü niyetli yaklaşanların dahi en iyi kullanabildikleri şey, yeterli eylemin, aksiyonun alınmamasıdır. Piyasa, bunu cezalandırıyor. Merkez Bankası, bu sabah bazı önlemler aldı. BDDK, swap ile ilgili düzenlemesinin yanı sıra olağan üstü piyasa fiyatlarının yarattığı menkul değerle ilgili değerlemelerden gelen problemleri giderecek yönde bir aksiyon aldı. İşte hadiseler budur. Bence iyi yönde alınmış olan kararlar. Piyasada karşılığı olacaktır diye düşünüyorum. Bu dönemde, en azından bütün imkanlarımızı, bu tür teknik kararlarla destekleyerek kullanmak durumundayız.” 

"Mevduat çıkışı yok"

Adnan Bali, önlemler konusunda, Türkiye Bankalar Birliği olarak oluşturdukları bütün çerçeveyi otorite ve ilgili bakanlık ile doğrudan istişare ettiklerini ve paylaştıklarını ifade etti.

Bu konuda son derece işbirlikçi ve açık bir çalışma ortamının olduğunu söyleyen Bali, "Ama çalışma çerçevesi açısından önemsediğim; kapsamlı, teknik bir eylem planı. Bu eylem planından sadece kurumların değil, kişilerin sorumluluklarının belirlenmesi, kamuoyuna sürekli olarak taahhütte bulunulması ve performansın şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşılması… Bu yönetim kalitesi açısından, taahhüt açısından bizi çok farklı bir noktaya getirecektir diye düşünüyorum." dedi.

Bali, bankadan bir mevduat çıkışının söz konusu olmadığını, bu dönemde perakende bankacılık alanındaki davranış değişikliklerini izlemek açısından İş Bankası'nın iyi bir örnek olduğunu dile getirdi.

Olağan bir tarzın yürüdüğüne işaret eden Bali, "Efektif talep etmek açısından bakıldığında cuma günü bir miktar artış oldu, fakat önemli bir miktar değil. Yönetilemez şeyler değil. Normaldir, olabilir. Onu da sağlıyor olmanız lazım. Diğer taraftan döviz alım satımlarında da çok özel bir durum yok. Geçen hafta boyunca döviz alım satımlarımız, dengeliydi. Cumaya doğru gelindiğinde biraz hacim artışı oldu ama nette nötrdü. Alan olduğu gibi satan da vardı. 15 Temmuz'da ise bu tür badirelerden sonra hane halkından çok ciddi bir döviz satışı görmüştük, bu defa onu görmüyoruz, daha dengeli." diye konuştu. 

"(Hesaplara el konulacağı iddiaları) Safsata boyutundan öte değerlendirildiğine tanık olmadım"

İş Bankası Genel Müdürü Bali, (Hesaplara el konulacağı) yönündeki iddialarla ilgili olarak şu yorumu yaptı:

"Bugüne kadar katıldığım resmi nitelikli hiçbir toplantıda bu konunun safsata boyutundan öte değerlendirildiğine tanık olmadım. Ama bu değişik şekillerde çoğaltılıyor. Sosyal medya, bu konuda olağanüstü bir alan haline gelmiş durumda. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Düyun-u Umumiye döneminden kalmış borçlarını ödeyen, tarihin hiçbir döneminde bu tarz bir eyleme girmemiş olan bir ülke… Bunun düşünülmesi bile doğru değil. Bunun düşünülmediğini ifade etmek bile risktir bu piyasalarda. Böyle bir tablo yok." 

"Bu ülkenin zorluğunu, meşakkatini de paylaşacağız"

"Paranın sistem dışına çıkarılması, yurt dışına transfer edilmesi" konusunda da Bali, şunları kaydetti:

"Liberal bir ekonomide bireylerin, kuruluşların şu veya bu saikle bunları yapması açısından bir değerlendirme yapmam doğru olmaz. Bu işin biraz objektif boyutu… İşin bir de sübjektif boyutu da var. Yurttaşsınız, vatandaşsınız, çıkarttığınız paranın tamamını bu ülkeden kazanmışsınız. Bunun kabul edilebilir olduğunu düşünmüyorum. Biz bu ülkenin sadece refahını paylaşmak için bir araya gelmiş alelade bir topluluk değiliz. Yeri geldiğinde bu ülkenin zorluğunu, meşakkatini de paylaşacağız. Nikah memuru bile 'iyi günde kötü günde, hastalıkta, sağlıkta' diyor. Bu nedenle ben vatandaşlara, yurttaşlara, kurumlara da iş düştüğünü düşünüyorum. Sorumlu davranmak gerektiğini düşünüyorum. Bu kurum, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1924'te 26 Ağustos'ta Büyük Taarruz'a denk getirilerek kurulmuştur. Siyasi bağımsızlığı payidar kılmak için iktisadi bağımsızlığın olması gerektiği vizyonuyla kurulmuştur. Hepimizin bu bilinçle hareket etmesi lazım."

"Yeri geliyor kemoterapi yapılıyor, faiz de böyle bir şey"
Adnan Bali, gelişmelerin bankacılık sektörüne etkilerine ilişkin ise sektörün sermaye yeterliliğini iyi idare etmeye gayret edeceğini, şu anda yaşanan kur artışlarının, karlılıkları azalttığı gibi aynı zamanda risk ağırlıklı varlıkları artırdığına dikkati çekti.

Likidite ve ödemeler açısından iyi hareket edeceklerini aktaran Bali, tabii bunun sadece bankacılık sisteminin sorumluluğu olmadığını söyledi.

Bali, bankacılık sektöründe yılın kalanına ilişkin öngörüler hakkında şunları kaydetti:

"Kur seviyelerini hiç olmazsa tekrar istikrarlı bir seviyeye oturtabilirsek, çok büyük bir kredi artışı olmadan ihtiyaçları karşılayacak şekilde, kredi hacmini yıl boyuna yayarak artırabiliriz. Kur seviyeleri buradan belli bir istikrara doğru gelişemezse, bizim de kredi artışı yapmamız pek mümkün değil. Kur artışı nedeniyle sermaye yeterliliğindeki durum, yasal açıdan bizi farklı şekilde hareket etmeye zorluyor. Tedbirli bir bankanın da böyle yapması lazım zaten."

Bali, faiz oranlarının şu anda çok kritik bir seviyede olmadığını, serbest piyasa mekanizmalarıyla şu andaki tablonun sürdürülmesi gerektiğini belirtti.

Faizin yüksek olmasının kötü bir şey olduğunu ve banka bilançoları açısından da kötü bir şey olduğunu vurgulayan Bali, şöyle devam etti:

"Bizim mevduatlarımız 35 günlük ortalama vadeli. Yani bir faiz artışının ardından biz en fazla 35 gün içerisinde, kaynaklarımızın yüzde 60'ını oluşturan mevduatların yeniden fiyatlanmasıyla anında maliyet artışına maruz kalıyoruz. Ama bu artışı aynı anda aynı sürede aktiflerimize yansıtamıyoruz, çünkü onların ortalama vadesi çok daha uzun. Net faiz marjları daralıyor bunun sonucunda. O nedenle, bankacılar faaliyetlerini sürdürürken yüksek faiz talebinde bulunamazlar, bu kendileri için de doğru değildir. En yüksek karları, faizlerin düştüğü zamanlarda kazanıyoruz. Çünkü bu defa 35 günlük mevduatlarımız kısa süre içerisinde yeniden fiyatlanır ve maliyet düşer. Halbuki daha önce yaratmış olduğunuz aktiflerin nispeten daha yüksek oranlı getirileri sizi bir müddet daha besler. Onun için bence bu faiz konusunda, artık iktisat biliminin kuralları her ne ise onların gerektirdiği şekilde hareket edilmeli. Hoşumuza gitmeyebilir. Kötü bir örnek ama; yeri geliyor kemoterapi yapılıyor. Çok mu arzu ediliyor? Hayır… Faiz de böyle bir şeydir. Sizin onu çok sevdiğiniz istediğiniz anlamına gelmez, ama gerektiği zaman her enstrüman kullanılabilmelidir.” 

"Kriz yönetme tecrübesi olan bir ülkeyiz"

Yabancıların bakış açılarına dair de konuşan Bali, bankacılık sisteminin aktif kalitesinin korunup korunamayacağı, reel sektörün borçlarının çevrilebilirliği gibi konuların konuşulduğunu, bunların tabii kaygılar olduğunu ifade etti.

Bali, "Biz de bunları dilimiz döndüğünce anlatıyoruz. Mesela makroekonomik açıdan bütün faktörleri değerlendirmenin ihmal edilmesi de söz konusu. Tabii ki yabancı iş çevreleri kaygılarını dile getiriyorlar. Çok yoğun temaslar içinde olup gerçekçi bilgilerle beslenmelerini sağlamamız lazım." dedi.

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, Türkiye'nin zorlukları ilk defa yaşayan bir ülke olmadığına işaret ederek, "Kriz yönetme tecrübesi olan bir ülkeyiz. Kamuda ve kuruluşlarda kriz yönetme konusunda tecrübeli yöneticileri olan bir ülkeyiz. Bu dönemde çok iyi bir koordinasyonla, önceliklerimizi asla bir diğerine feda etmeden, dahili gündemlerle kafamızı fazla karıştırmadan, yapılması gerekenlerin en doğrusunu özellikle dışarıya dönük taahhütlerimiz açısından yapmamız gerekir diye düşünüyorum." diyerek sözlerini tamamladı. 

Muhabir: Murat Birinci, 13 Ağustos 2018, Anadolu Ajansı



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı