10 Şubat 2020 Pazartesi

SA8352/SD1611: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 19

"Ülkesinin gizli labirentlerinde neler olduğunu bilemeyecek hale getirilmiş bir Başbakan'dı, Türkiye'de halkın kendisini yönetmesi için seçtiği herhangi bir siyasi parti lideri. Demokrasi basit bir emperyalist araç işlevi görmek üzere programlanmıştı, halk kimi seçerse seçsin sonuç değişmiyordu."


Peki nereye kadar sürecektik bu çelişkilerin izini? Doğru tutum, ortak aklın şüphe hakkının doğduğu her isimde, her söylemde ve her eylemde net bir nesnellikle iz sürmektir. O halde Türkiye'deki tarihi 1945 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırarak, bu iki tarihin temelinde akan ihanet zincirini gözden uzak tutmadan bakmalıydık.


Bu ihanet zincirinin 1945 öncesinde Osmanlı Devleti'ni de yıkan ve Cumhuriyet'in kuruluşunu da zehirleyen masonik zincir olduğunu tescil edecektik ve bu zinciri bütün halkaları ve kollarıyla ele alacaktık. 1945 sonrasında yine bu masonik zincir temelde olmak üzere ABD-Türkiye ilişkilerine bakacak ve Türkiye'deki her türlü politik-dinî söylem ve eylemin ABD ile ilişkisini sorgulayacak, bu ilişkide kullanılan yerel unsurların izini sürecektik. Çünkü bugün ortak aklın açıkça fark ettiği çelişkileri büyük bir cesaretle teşhir ederek halka yansıtan bu unsurlardı.

Türkiye, 1945 sonrası ABD'nin Almanya, İtalya, Japonya, Kore dahil yaptığı gizli-açık ikili anlaşmalarla her şeyini tasarladığı ülkelerden biriydi. Bütün Arap ülkeleri ile birlikte Pakistan, Afganistan, İran, Malezya, Endonezya gibi ülkeler de bir alt kategoride aynı şekilde yönetilmişti. Bugün Türkiye, 1945 sonrası ABD tasarımına karşı bir meydan savaşı vermekteydi.

O halde gözlerimizi 1945 ve sonrasında ABD ile yapılan gizli açık anlaşmalara dikecek ve bu anlaşmalarla Türkiye'nin nasıl sömürge-manda devleti haline getirildiğini ve Türk halkının çocuklarının ne türden bir ihanet stratejisi ile yetiştirdiğini görerek bugün sergiledikleri çelişkilerin kaynağına inecektik.

Türkiye savaş sonrası 1945’te San Fransisco Konferansına da katılarak Birleşmiş Milletlere üye olmuştu. ABD, 1947’den itibaren Avrupa’yı Sovyetlere karşı savunulması, askeri ve ekonomik yardım yapılarak bloklaşmanın oluşturulması, hür dünyanın korunması için gereken bütün faaliyetlerinin başlatılması ilkelerine dayanan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin geleneksel dış politikasını tamamen değiştiren Truman Doktrini’ni uygulamaya başlamış, Türkiye ve Yunanistan’ın da bu çerçevede askeri ve ekonomik yardım alması kararlaştırılmıştı.

ABD-Türkiye arasındaki efendi-köle ilişkisi bu tarihte somut olarak başlamıştı. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile devam eden o karanlık anlaşmalara bakacaktık.

ABD ile yapılan ilk ikili anlaşma, 23 Şubat 1945 tarihinde imzalanmıştı. Borç alma ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma TBMM'de 4780 sayıyla yasalaşmıştı. Anlaşmanın temel özelliği, adının Karşılıklı Yardım Anlaşması olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokmasıydı. 

Anlaşmada, 'Koruyucu Hükümler' olarak yer alan maddelerle, Türkiye'nin değil ABD'nin 'hakları' korunuyordu. Anlaşmanın II. maddesi şöyleydi: "TC hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ye teslim edecektir."

Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada yer alması, örneği olan bir uygulama değildi. TC hükümeti, ABD'ye hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belli olmayacaktı.

ABD ile yapılan ikinci anlaşma, 27 Şubat 1946 gün ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen kredi anlaşmasıydı. Bu anlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde ABD'nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemeleri satın alması koşuluyla Türkiye'ye borç verilmesiydi; ancak anlaşmanın eklerinde ve sonraki anlaşmalarda Türkiye'de ABD için çalışacak olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını devşirmenin yolları açılıyordu.

ABD, Sovyet-Rus tehdidiyle kucağına düşürdüğü Türkiye ile 7 Mayıs 1946 tarihli Borçların Tasfiyesi, 6 Aralık 1946 tarihli Kahire Anlaşmasına Ek Anlaşma, 12 Temmuz 1947 tarihli Askeri Yardım Anlaşması ve 27 Aralık 1949 tarihli bir başka Askeri Yardım Anlaşmasını imzalamıştı.

1947'de Alparslan Türkeş ve 15 Türk subayı, ABD. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıllık bir süre eğitim görmüşlerdi. Türkeş, 1955'te dış görev için açılan sınavı kazanarak ABD-Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanmıştı. Bu arada Uluslararası Ekonomi eğitimi görmüş, 1957 yılında Türkiye'ye dönmüştür. 1959 yılında Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gönderilmiş ve bu okulu bitirdikten sonra Kurmay Albay olmuştur. 27 Mayıs 1960'ta yapılan ABD destekli askeri darbede Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve 'İhtilâl'in kudretli Albayı'dır.

NATO asker devşirme sistemi iken üniversite eğitimi yoluyla eleman devşirme sistemi de Fulbright burs sistemiydi... Fulbright Eğitim Komisyonu, ya da diğer bir adıyla Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Kültürel Mübadele Komisyonu, 1949 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasında imzalanan ikili anlaşma ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçen 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanun çerçevesinde çalışmalarına başlamıştı.

Fulbright Eğitim Komisyonu, Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri, sanatçıları ve kamu görevlilerini eğitim, yaşam ve seyahat masraflarını kapsayan burslarla desteklemekte ve ABD’de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere danışmanlık hizmeti sunmaktaydı güya. Türk ve Amerikan halkları arasında eğitim ve kültürel değişim yoluyla ortak bir anlayış geliştirmek için kurulmuştu.

Kurulduğundan 2014 yılına kadar bu komisyon 6.000’e yakın Türk ve Amerikalı öğrenci ile akademisyene burs olanağı sağlamış, programlarını tamamlayıp ülkelerine dönen Fulbrightlılar, görev aldıkları önemli mevkilerde, ABD ile bağlarını sürdürerek, Fulbright’ın amacını uygulamış ve gerçekleştirmişlerdi.

1950'den sonra da ABD, sömürgesi olarak çerçevelediği Türkiye ile sayısız anlaşma yapmış, bu anlaşmalarla 1970'li yıllarda Başbakan olan Ecevit'in bile bütçesi ekonomisi krizde olan ABD tarafından kesilince haberdar olduğu Özel Harp Dairesi adında karanlık bir yapı bile inşa edilmişti.

Ülkesinin gizli labirentlerinde neler olduğunu bilemeyecek hale getirilmiş bir Başbakan'dı, Türkiye'de halkın kendisini yönetmesi için seçtiği herhangi bir siyasi parti lideri. Demokrasi basit bir emperyalist araç işlevi görmek üzere programlanmıştı, halk kimi seçerse seçsin sonuç değişmiyordu.

Uçak Roma Fiumicino-Leonardo da Vinci Havaalanı’na inerken de durmayacaktı zihnim, Torino uçağına binene kadar zamanın nasıl geçtiğini de anlamamıştım. Tarihin geçiş dönemlerinden birindeydik ve ben bu değişen tarihin kanıtlarından biriydim. Yüz yıl önce Avrupa’dan Türkiye’ye gelerek modernleşmenin temelini atanların devri geçiyordu. Benim gibi binlerce genç Türkiye’den Avrupalı şirketlerin sistem ve yönetim sorunlarını gidermek için geliyordu. Çünkü Avrupa kendisine yetecek yetişmiş insan kapasitesini kaybetmek üzereydi.


<< Önceki                      Sonraki>>




[(27.01.2020, (1/37 (61))]



Seçkin Deniz, 10.02.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman



Sıkıntı






Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı