17 Şubat 2020 Pazartesi

SA8368/SD1616: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 20

"Medya veya sosyal medya nükleer savaşlardan kur savaşlarına, faiz tartışmalarından terör, kaos projelerinin hayata geçirilmesine kadar her türlü gösteri, perdeleme amaçlı stratejilerin her an değiştiği, çarpıştığı bir alan olarak insanları tedirgin ediyordu."

Roma göklerinden görünen en belirgin şey on altıncı yüzyılın başlarında yapılan ve Hristiyanlığın en büyük kilisesi, Vatikan’ın en yüksek kubbeli binası olan altmış bin kişilik Aziz Petrus Bazilikası idi. Vatikan ve Aziz Petrus Bazilikası her yıl milyonlarca Hristiyan’ın hacı olmak için geldiği tek yerdi ve baş mimarı Donato Bramante ile pagan Michelangelo arasındaki derin ikonik ve masonik çatışmanın da mekânıydı.

Bu bina Katolik Hegemonya’nın gücünü temsil ediyordu, ilginç olan da on sekizinci yüzyılın sonlarında William Thornton’un tasarımı ile Washington’un da en yüksek kubbeli binası olarak inşa edilen Kongre Binası Capitol Hill’ün de Satanist- Masonik Hegemonya’nın gücünü temsil etmesiydi; ben mimarî tasarımı neredeyse tıpatıp aynı olan bu binaların her ikisinin de mimarlarının mason olduğunu düşünüyordum.

Ancak ilkinde, her türlü yetki ve güce sahip olan Papaların yönettiği ve hükmettiği, Tanrı’nın bedenleşmiş hali olduğunu iddia ettikleri İsa’yı ve dinî temsil eden bir bina vardı, ikincisinde ise laiklik adı altında masonların doğrudan tarihe meydan okudukları şeytanî bir gücü, demokrasi adı altında eteklerini yayarak temsil eden bir bina. Her iki bina da gökten, yani Tanrı’dan alındığı iddia edilen güç kullanılarak insanlar üzerinde tahakküm kurmak ve insanların hayatlarını düzenlemek için yapılmıştı.

Tarihteki bu tür saplantılar ve sapmalar insana hükmetmenin çeşitli araçlarla mümkün olduğunu anlatıyordu bize; ancak okullar insanların bu süreçleri analiz ederek, kıyaslayarak öğrendiği yerler değildi. Roma’daki, Washington’daki her türlü entrika insanların gündelik hayatlarını ve geleceklerini yönetmek için tasarlanmıştı ve beş yüz yıllık süreçte zafer satanizmin olmuştu. Ne var ki yerküredeki insanlar bunun farkında değildi.

Strateji savaşlarının gündelik hayata doğrudan inen ve indiği hızda çıkan taktik atışlarının insan hayatını doğrudan hedef aldığı bir yüzyıldaydık. Öfke dalgalarının arasından keskin bir kılıç gibi, ışıklar saçan birer şimşek gibi inip masum sivillerin canını alarak çekilen saldırıların savaş uçakları, insansız hava araçları ya da terör saldırıları ile yapılıp yapılmadığının önemi yok; kur savaşlarındaki herhangi bir 'araç' canları alınamayan insanların hayat standartlarını vuruyor, onları yavaş ve acı dolu bir ölüme sürüklüyorlardı.

Medya veya sosyal medya nükleer savaşlardan kur savaşlarına, faiz tartışmalarından terör, kaos projelerinin hayata geçirilmesine kadar her türlü gösteri, perdeleme amaçlı stratejilerin her an değiştiği, çarpıştığı bir alan olarak insanları tedirgin ediyordu.

1993 Körfez savaşı ile başlayan hedefteki düşman İslam ve bunun sonucu olarak da her geçen gün artan ve çeşitlenen müslüman katliamı 11 Eylül 2001'den sonra o kadar iğrenç seviyelere ulaşmıştı ki artık Suriye-Doğu Guta'da kimyasal silahlarla öldürülen çocukların cansız bedenleri medyada seri halde yayınlanırken Hristiyan Batı, sessiz ve sadece kendi acılarına duyarlı bir mekanizma ile Almanya, Münster'de şizforen diye tanımladıkları "her yerde iddia edildiği gibi mülteci veya benzeri biri olmayan" bir almanın kalabalığa sürdüğü aracı ile katlettiği iki kişi için yas tuttuklarını ilan eden NATO ve Avrupa Birliği liderleri ile temsil ediliyordu.

Artık müslümanların öldürülme miadı dolmuştu, şimdi sıra müslümanları öldüren stratejilerin sahipleri olan Batı'lı ülkelerde; bunun bedelini artan yoksullukla, işsizlikle, yolsuzlukla, ortadan kalkan aile kavramı sonucu ABD'de ve Avrupa'da doğan çocukların yarısının evlilik dışı ilişkilerden doğmasıyla, para kazanmak ve yaşayabilmek için başvurulan en eski yönteme fuhşa yönelen kadın ve erkeklerdeki artışla, yaygınlaşan ve yasallaşan uyuşturucu ticareti ve uyuşturucu çetelerinin ürettiği yükselen suç ve cinayet grafikleriyle, içki tüketimindeki devasa genişlemeyle, güvenlik, sağlık ve sosyal güvenlik sistemindeki kesintilerle, ırkçı fanatizmle, her geçen gün artan grevler (Almanya'da hava yolları çalışanları, Fransa'da demiryolu çalışanları grevde) ve protesto gösterileriyle ödüyorlardı şimdilik; ancak omurgası dağılan 'kibirli, sömürgeci, acımasız, hırsız ve katil bir kültür'ün bu kadar kolay bir şekilde dünya sahnesinden çekilmesi beklenemezdi.

Batı'yı büyük iç savaşlar bekliyordu, çünkü masum müslümanları öldüren paralı ya da resmi görevli eski yeni askerler ülkelerine geri döndüler, öldürmeyi, öldürerek para kazanmayı çok iyi biliyorlardı ve Batı artık para dışında herhangi bir tanrıya inanmıyordu.

Türkiye'yi terörle, darbelerle deviremeyen, dönüştüremeyen ve yenemediği için de 26 Mart 2018'da Varna'daki Türkiye-AB Zirvesi'nde Türkiye ile masaya oturmak zorunda kalan, Türkiye karşıtlığıyla bilinen AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker'in "Türkiye ile müzakerelerin devamının garantörüydüm ve öyle olmaya da devam edeceğim" ifadesiyle Türkiye'ye karşı cepheden geri çekilen, Irak'ı bölemeyen, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla Suriye'de durdurulan Vahşi Batı, çöküşünden az önce son darbesini vurmak için bir Arap-İran savaşı çıkarmanın peşindeydi.

MbS olarak üç harfle tanımlanan Suudi Veliahtı Muhammed bin Selman'ın ABD -AB ve İsrail'le girdiği açık iş birliği sürecinin bölgeyi nereye taşıyacağı belirsizdi; dünyadaki bütün ülkelerde Batı'nın tetikçisi FETÖ'yü tasfiye etmeye odaklanan Türkiye durumu sessizce izliyordu.

Çöküşün ve sefaletin dibini gören Arap dünyasının Batı'nın baskısıyla nereye kadar inançlarına ve halklarına ihanet edebileceklerini henüz kimse tahmin edemiyordu; dipten sonrasını tanımlamak imkansızdı çünkü. ABD'nin emirleri gereği Vahhabiliği yayan, finanse eden ve bunu itiraf ederek de Vahhabilik diye bir şeyin olmadığını ilan eden Suud Hanedanı, bir kabilenin nasıl intihar edeceğini ve kendisiyle birlikte bir dini, bir medeniyeti, bir ırkı nasıl aşağılayacağının son örneğinin nasıl olacağını herkese gösteriyordu.

Bugünün değerli bir yönü vardı; küresel aktörler artık sahnenin önü ve gerisi arasındaki derin zıtlıklara gerek duymadan, basit, gözle görülebilir ve anlaşılabilir gösteriler yapıyorlardı; sokaktaki insan ya söylenenin ya da söylenenin zıddının yapılacağını artık çok iyi görüyor ve biliyordu. Batı'nın cehennemi de işte bu sıkışmadan dolayı çok şiddetli olacaktı... Çünkü artık Batı'da Haçlı seferlerine inanacak ve katılacak bir taban bulunmuyordu.

Batı, sığlaşarak, suçlarında sıkıştırılarak, parasız kalarak entrika üretim kabiliyetini yitiriyor ve tarihin çöplüklerine doğru sırtındaki aşağılık mirasla hızla yol alıyordu. Masonluğun/Satanizmin esir aldığı Vatikan ya da toplamda 'Kilise' artık batı için herhangi bir değer taşımıyordu.

Batı'nın toptan çöküşünü kontrol altına almak zorunda olan bir Türkiye, Batı'yı kuşatabilir ve dünyaya vereceği zararı azaltabilirdi. Çünkü Batı şu anda sadece Türkiye'yi ciddiye alıyordu ve istemese de saygı duymaya mecbur olduğunun farkındaydı.

İspanyol El Pais gazetesi 5 Nisan 2018'de yayınladığı, "Avrupa Türk Devinin Önünde Titriyor - Europa tiembla frente al gigante turco" başlıklı, Carlos Yarnoz imzalı analizinde, "Türkiye, Avrupa'ya Thomas Jefferson'ın (ABD'nin eski başkanlarından) dediği gibi 'kırgın bir dostun en acımasız düşman olduğunu' gösteriyor" diyor ve devam ediyordu:

"20 sene önce Türkiye'nin aday kabul edilmesi, Avrupa'nın İslam'la sınır hattının İstanbul, İran ya da Irak'la mı olması gerektiği tartışmalarına neden oldu. Londra hariç, büyük bir çoğunluk İstanbul'u tercih etti. Dönemin Hollandalı AB Komisyonu Üyesi Frits Bolkestein, 'Türkiye'nin içeride olmasıyla, Viyana'nın (1683'te Osmanlı İmparatorluğu'ndan) kurtuluşu boşa gider' diyecek kadar ileri gitti. AB'nin büyük bölümü, 'Eğer hayır dersek, Türkiye İslami bir ülke olur, İran'a yakınlaşır ve nükleer silah geliştirir' tahminde bulunan eski Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily gibi daha mantıklılar yerine bu tür şarkıları dinlemeyi tercih etti. Hayal kırıklığına uğrayan dost, düşman gibi görünmeye başlıyor. İspanya da o zaman uyarıda bulundu ancak kimse inanmak istemedi. Ta ki şimdiye kadar."

Batı temel direklerinin çürümesinden dolayı çöküyordu. Bu kaçınılmaz olan bir gerçek olarak şimdi, şu anda gözlerimizin önünde yaşanıyordu. Bu kaçınılmaz olanı sağlayan en önemli beşerî aktör de tarihinin ve gücünün farkına varan halkıyla Yeni Türkiye olarak bütün dünyanın gözünde tescil ediliyordu.

Roma Fiumicino-Leonardo da Vinci Havaalanı’na saat 10:05’te inmiştik. 13:15’teki Torino uçağı için bekleyecektim. Henüz acıkmamıştım, ancak birazdan her zaman yaşadığım o beslenme sıkıntısını yeniden yaşayacağımı biliyordum. Çinlilerin her şeyi yediklerini söyleyen Avrupalılar da her şeyi yiyorlardı ve ben her Avrupa seyahatimde Türkiye’den tedbirli olarak ayrılıyordum. Çantamda bisküvi ve kraker çeşitleri vardı. Bir Türk lokantası bulana kadar da aç gezmeye alışkındım. Üç saat çok uzun bir zamandı.


<< Önceki                      Sonraki>>


[(27.01.2020, (1/39 (63))]


Seçkin Deniz, 17.02.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman




Sıkıntı






Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı