5 Ağustos 2019 Pazartesi

SA7882/SD1446: Sıkıntı (Roman); Giriş 4

"Şeytanî bir çark sisteminin kurbanı olarak öldürülmek ve öldürmek istemediğini ilan eden bu büyük milletin hak ettiği tarihî, dinî, edebî, sosyolojik ve stratejik analizlerden mahrum bırakılması beni kahrediyordu."


15 Temmuz'un üzerinden üç yıl geçmişti. Hiç tartışmasız tarihi bir dönüm noktasıydı 15 Temmuz 2016. Tarihte ilk kez bir halk silaha ve şiddete başvurmadan kendisine dayatılmak istenen zorbalığa karşı çıkıyordu ve bu zorbalığı da çıplak elleriyle, kol kola, haykırdığı esir tekbirlerle durdurmuştu. Boğaziçi Köprüsü'nde sabahın ilk ışıklarıyla birlikte teslim olan darbeci askerleri, üniformalarını çıkarttırdıktan sonra, üst üste yatırıp pantolonundan çıkardığı kemeriyle terbiye ederken tarihi bir fotoğraf veren sıradan bir insanımızın uyguladığı şiddeti saymazsak. 

O gece orada değildim, darbe Ankara ve İstanbul merkezliydi; her şeyi ekranlardan ve sosyal medyadan izliyordum, ancak orada olsaydım belki de o kemeriyle tarihe geçen isim ben olabilirdim. Öfkeyle dolmuştum o gece; öfke ve endişeyle. 

Darbe Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın şahsında bütün halka, bütün müslümanlara yapılmıştı. Bütün müslümanlara yapılmıştı, çünkü zayıflayan ve etkisini kaybeden Osmanlı Devleti temsiliyet  ve muhafaza gücünü de kaybetmişti. 1600'lü yıllardan beri müslümanlar gittikçe artan bir sömürü ve katliam serisiyle yok ediliyorlardı, aşağılanıyorlardı. Türkiye 2000 ve 2001 yıllarında yaşadığı derin ekonomik kriz ve koalisyonlar cehennemini aşarak 2002'de, Erdoğan liderliğinde bu ayrımcılığa, nefrete karşı ilk kez kabuğundan çıkıp tarihi sorumluluğu üstleneceği bir sürece girmişti. 

O geceyi hatırladıkça hâlâ ürperiyorum. Herkesin askerî darbelerle dolu tarihimizin sona erdiğine inandığı on dört yıllık özgürlük ve yüksek ve geniş katılımlı demokrasi döneminden sonra yine ilkel bir darbe girişimiyle karşılaşmak beni çok sarsmıştı. Son fiili askerî darbe gerçekleştiği yıl doğmuştum, 28 Şubat gibi postmodern olarak idrakimize yedirilen ve insanlarımızı ortadan ikiye ayıran, inançlarına duyarlı insanları aşağılayan, cadı avlarıyla sindiren, kamu kurumlarından uzaklaştıran darbeyi görmüştüm. 2007'de e-muhtıra denen ve Başbakan Erdoğan'ın verdiği tepki dolayısıyla aslında cılız bir itirazdan daha fazla etkisi olmayan son darbe girişimini gün gün izlemiştim. 

Herkes artık darbeler dönemi sona erdi derken ortaya bu kez 2012'de Fetö denen yapı çıkmıştı. Öfkem bu yüzdendi; yaşlı, orta yaşlarında şizofreni tedavisi görmüş, diyanet imamlığından ayrılmış bir şahıs, seksen milyon insanın hayatına hükmetme hakkını ve gücünü nereden alıyordu? Dini değerleri kullanan bu insanlar  kendi vatandaşlarını ağır silahlarla, bombardıman uçaklarıyla, saldırı helikopterleri ve tanklarla nasıl öldürebiliyorlardı? Bir yaşlı şizofren emrettiği için miydi bütün bu vahşet? 

Hayır, hiç sanmıyordum. Bütün bunları planlayamayacak ve yönetemeyecek kadar âciz ve yeteneksiz olan bu şahıs değildi bütün bunları yapan ve yaptıran. Hiç kimse tek başına bu kadar pervasız ve acımasız olamazdı. Ne Napolyon, ne Hitler, ne Stalin, ne Mao, ne de başka biri milyonlarca insanın hayatını ellerinden alırken, milyonlarcasının hayatını da esaret altında ezerken yalnız değildi. Sistematik bir yapı olmazsa bunların hiçbiri olmazdı, olamazdı. Olduğuna göre sistematik bir yapı vardı ve bunlar mümkün olmuştu. Ben bir sistem mühendisiydim. İki bin beş yüzyıllık Budizmi, iki bin yıllık Hinduizmi, neredeyse iki bin yıllık Katolik Kilisesi'ni, yani Papalığı paçavraya dönüştüren, bin üç yüz yıllık Hilafet Kurumu'nu tarihe gömen bir güç vardı ve bu güç hem bu kurumları kurmuş, kullanmış hem de yok etmişti.

İşte bu yüzden halkın verdiği tepki tarihte ilkti. Şeytanî bir çark sisteminin kurbanı olarak öldürülmek ve öldürmek istemediğini ilan eden bu büyük milletin hak ettiği tarihî, dinî, edebî, sosyolojik ve stratejik analizlerden mahrum bırakılması beni kahrediyordu. Milyarlarca Çinli ve Hintli nefesleriyle boğabilecekleri bir avuç insana karşı çıkmadan sefalet, esaret, yokluk ve yoksulluk içinde yaşamaya razı gelirken, bu büyük milletin bu asil tutumunu kuramsal ve edebî aklın uzağında tutmak da bir tür ayrımcılıktı. 

Kuramsal, sanatçı ve edebî akıl, yaptığı bütün reklamlara ve laf kalabalığına rağmen bağımsız değildi çünkü; aynı şeytanî çark sisteminin bir parçasıydı. Yüzlerce insanın ölümüne neden olan bir deney olarak 1789 Fransız Darbesi'ni, seksen iki yıl süren hazırlık döneminden sonra Paris Kömünü'nü Sosyalist-Ateist Kuram'ın temeline yerleştiren ve bu vahşetten elde ettiği yüzeysel, ancak etkili sonuçlarla bütün insanlığı birbuçuk yüzyıla yakın yöneten aklın, edebiyatla, felsefeyle, sanatla, dinle, bilimle aldattığı insanların anlam sınırları da özel olarak belirlenmişti. Bu aklın piyonları olarak yazan, çizen, düşünen, konuşan ve herhangi bir sanat icrâ eden insanlardan bu büyük direnişi, benzersiz zaferi değerlendirmeleri beklenemezdi.

"Ancak bugün daha başka bir şey için buradayız. Tarihin karanlık derinliklerinden gelen şeytanî bir güce, bir klana, bir çeteye karşı dünyanın bütün halklarının aydınlanması gerektiğini düşündüğümüz için buradayız. Şehitlerimizin huzurunda edeceğimiz yemin için buradayız."

Bana yıldırım hızıyla bütün bunları düşündürten cümlelerdi bunlar. Zihnimdeki çağrışım alışkanlığı bir tür meslekî bir alışkanlıktı. 'Çağrışım Zincirleri' diyordum ben bu alışkanlığımla artık sıradanlaşan bir zihinsel davranış biçimi olarak ortaya çıkan şeye. Seslerden, sözcüklerden, cümlelerden, bakışlardan, dokunuşlardan, giyim-kuşamdan, davranışlardan ve sembollerden düşüncelere ve sistematik arka plana ulaşma becerilerim yüzünden burada olabilirdim. 




<<Önceki                              Sonraki>>



8



Seçkin Deniz, 05.08.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı