9 Mart 2020 Pazartesi

SA8417/SD1635: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 23

"Toplantıya yarım saat vardı ve hazırlıklarımı son kez kontrol etmem gerekiyordu. Tercümanım, fazladan özel asistanlık da üstlenmiş, İstanbul’daki toplantılardan elde ettiği deneyimlerle kendisine göre dört aşamalı bir hazırlık yapmıştı. Karşılama, toplantı, ağırlama ve uğurlama. Yaptığı programı bana verdi. İlk aşama tamamlanmıştı ve şimdi sıra ikinci aşamadaydı."


Uçak Aeroporto di Torino-Caselle’ye doğru inişe geçerken aklıma beni kimin karşılayacağı hususu gelmişti. Alp Dağlarının görkemli manzarasına eşlik eden Po Irmağı’nın kollarıyla sardığı İtalyanların 'Küçük Boğası' Torino’nun en yüksek binalarına bakıyordum. 

Ulusal Sinema Müzesi olarak dönüştürüldüğünü öğrendiğim Mole Antonelliana Sinagogu’nun dikdörtgen kaidesinin üzerinden sivrilerek yükselen ve Torino’nun göğünü delen mimarisi ilginçti. Daha yükseklere doğru uzanan bir zafer anıtı gibiydi. Katolik İtalya’da herhangi bir kentte beklenen şey en yüksek binanın bir kilise kulesi olmasıydı diye düşünmüştüm. Gücün el değiştirdiğinin simgesi olarak inşâ edildiği belliydi, sonradan müze olmasının da bu güç çatışmasının bir sonucu olduğunu anlamak kolaydı. Tıpkı Ayasofya Câmii’nin müzeye dönüştürülmesi gibi.

Fiat, Alfa Romeo, Lancia gibi otomotiv markalarının kurulduğu ve üretildiği bu kent ‘İtalya’nın Otomobil Başkenti’ idi, Milano ve Cenova ile birlikte İtalya’nın endüstri merkezlerinden biri olarak tanınıyordu. Benim buradaki iş ilişkilerim de kentin bu zengin özgeçmişi ile doğrudan ilgiliydi. İstanbul’daki iş ortaklarından biri ile çalışıyorduk ve iş ağım zamanla merkeze doğru genişlemişti. 
Torino’daki şirketin tepe yöneticisi, ben İstanbul Havaalanında iken telefonuma İngilizce bir mesaj düşürmüştü: “Seni bir sürpriz karşılayacak” 

İtalyanca bilmiyordum ve geçmiş toplantılarımızda kullandığımız İngilizce doğru iletişim kurmamıza yetmemişti. İtalyanlar da bizler gibi İngilizce’yi lazım olduğu kadar öğreniyorlardı, daha çok vücut dili ile anlam yüklüyorlardı cümlelerine. İşimiz teknik ayrıntılardan psikolojiye, tarihe, politikaya, felsefeye, sanata ve gündelik hayata doğrudan temas etmesi gereken terimlerle yoğruluydu. Sistematik bir sorunu tespit edip yorumlayabilmek ve en optimal çözümü bulabilmek için şirketin bölüm sorumlularıyla da iletişim kuruyordum. Bunun için ya benim İtalyanca bilmem gerekiyordu ya da onların Türkçe bilmesi zorunluydu. Bu ikisi de mümkün olmadığına göre beni bekleyen sürpriz gerçekten ilginç olmalıydı.

Uçaktan inişten sonrası benim için her zaman kâbus oluyordu. Sağlık Deklarasyon Kartı sorun değildi, inmeden önce dolduruyorduk. İndikten sonra termal kamera ile sağlık taraması, vize-pasaport kontrolü, bagaj alma, gümrük kontrolü gibi rutin işler her ne kadar bu tür iş gezilerinde kolaylaştırılmış olsa da bana sıkıntılı geliyordu. Umarım çıkıştaki sürpriz, beni daha önce yaşadığım trafik sorunlarından kurtaracak bir şeydi.

14:30’da uçaktan inmiştim, ancak bir saat sonra çıkış kapısından geçip özgürce nefes alabildim. Gözlerim şirket tabelasını kaldıran elemanı arıyordu. Benim ismimi kaldırmalarını istememiştim. O kadar çok bekleyen vardı ki. Kalabalığın arasından büyükçe yazılmış harflerle şirketin adının yazılı olduğu kartonu gördüğümde tekerlekli valizi arkamdan çekerek ilerledim.

Karşılaştığım gerçek bir sürprizdi. Dil sorunumuzu kökünden çözen ve samimi ve sıcak ilgisi ile birçok sorunu daha doğmadan yok eden bir personelini göndermişti. Şirketin İstanbul’daki ortağının iletişim direktörü olan hanımefendiydi gelen; sırf bu toplantı için gönderilmişti. İngilizce, İtalyanca ve Türkçe’yi eksiksiz konuşan, Türk karışımlı sarışın genç bir Avrupalıydı. Selamlaştık ve ardından otoparka doğru yürüdük. Türkçe konuşuyorduk İstanbul’daki gibi. Eşimi, çocukları sordu. Teşekkür ettim, ben de onun sağlığını, ailesini sordum.

Arabaya bindik ve yola çıktık... İyi araba kullanıyordu; ben her zamanki gibi arka koltuğa oturmuştum, hiçbir zaman şoförü rahatsız etmezdim bu tür yolculuklarda.

Toplantıya yarım saat vardı ve hazırlıklarımı son kez kontrol etmem gerekiyordu. Tercümanım, fazladan özel asistanlık da üstlenmiş, İstanbul’daki toplantılardan elde ettiği deneyimlerle kendisine göre dört aşamalı bir hazırlık yapmıştı. Karşılama, toplantı, ağırlama ve uğurlama. Yaptığı programı bana verdi. İlk aşama tamamlanmıştı ve şimdi sıra ikinci aşamadaydı. Kendi programımı onun programıyla karşılaştırdım ve zaman dilimlerinin neredeyse tamamen aynı şekilde ayrıldığını görünce memnun oldum. Ağırlama kısmında benimle istişare yapacağına dair küçük bir not vardı, ağırlamaya bağlı olarak da Lyon yolculuğum planlanacaktı.

Zihnim çok yorgundu ve bu toplantı için yeterince motive olmadığımı düşünüyordum. 15 Temmuz gecesi olanlardan sonra bu son iki toplantı gerçekten angarya gibi geliyordu bana. Toplantıların bir an önce bitmesini istiyordum; eve dönerek yol haritasını çıkardığım ve içeriğini planladığım romanı yazmaya başlayacaktım. Fakat iş ciddiyetim, işime olan saygım, bana duyulan güven herhangi bir işi savsaklamama ya da baştan savma davranmama engeldi. 

Yarım saat sonra başlayacak olan toplantı mükemmel geçmeliydi. Lyon’daki toplantıya daha güçlü hazırlanmamı sağlayacak olan motivasyonu elde edebileceğimi umuyor ve her zamanki profesyonel yaklaşımımı korumaya çalışıyordum. Roman’ın zihnimi ele geçirdiğinin farkındaydım, ancak şimdilik bunu unutmak zorundaydım. 


<< Önceki                      Sonraki>>


[(22.03.2020, (1/44 (68))]


Seçkin Deniz, 09.03.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı