Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

İnci's Worry
Bir ikindi vaktiydi. Yaz güneşinin insanı yoran sıcağı biraz hafiflemiş, salonun değirmi pembe güllerle bezeli perdesinden içeriye pembe, turuncu, mor karışımı kesik ışık hüzmeleri sızıyordu. İnci, elinde doksan dokuzluk tespih, başından omzuna, sırtına kadar dökülen beyaz tülbendi, soluk renkleri ve eprimiş kumaşıyla kendi gibi emektar kanepenin köşesine tünemiş, her namazdan sonra sessizce çektiği virdini, kendi deyimiyle “dersini” yapıyordu.
67 yıl önce, daha bir haftalık gelinken, köyü şereflendiren Kadirî Şeyhi Haydar Baba’nın bizzat kendisinden almıştı bu dersi. Erkeklerle dolu odanın yarı aralık kapısından “kurbanın” gönlü huruş eyleyen sesi “kadın kardeşlerimin dersi de budur” diyerek vermişti bu virdi.
Bu virdin fehvasınca İnci, her namazdan sonra, günahlarından, hatalarından dolayı tövbe eder, bilerek bilmeyerek kırdığı gönüllerden, farkında olmadan incittiği dilli-dilsiz varlıktan, ezdiği karıncadan, yemini suyunu belki geç belki az verdiği davardan, hülasa kendisinin bu âlemde bulunmakla hakkına girdiği yelden, bastığı topraktan, soluduğu havadan bile helallik dilerdi.
Haydar Baba’nın verdiği “ders”, her namazdan sonra yüz estağfurullah, on bir İhlas suresi, birer Felak ve Nas, üç Fatiha, sonra “ölmüşüm de şimdi selam veriliyor acı acı, namazım kılınıyor musallada” hissiyle üç yüz defa "lailaheillallah" ve âlemlerin nuru Muhammed Mustafa’ya (sav) (adı her geçtiğinde biraz daha toparlanır, elini kalbine götürür ve “canım sana feda” derdi) yüz salavat okurdu. İşte dersi buydu. Virdi buydu.
Söylemesi kolay yapması zor olan bu virdler, İnci’nin doksana merdiven dayadığı bugüne kadar büyük bir samimiyetle yerine getirdiği, Şeyh’in kendisine müjdelediği cennetten çok daha öteye geçmiş, İnci’yi yaşamının her dakikasına, her anına dikkat eden, adeta ürkerek yaşayan biri yapmıştı.
İlk yıllarda kalabalık ailenin, bitmeyen misafirin, çoluğun çocuğun, davarın ve tabi buyurgan kaprisleriyle her yeri kaplayan Memedali’nin yarattığı hengamede epey zor olmuştu bu virdler. Ama sık sık davar sağarken, çocuklarla meşgulken, onlarca misafirin, insanın canını çıkaran kalabalık sofraları için ocak başında kavrulurken bile İnci’nin dudakları hep kıpır kıpır, bu virdlere inatla devam etmişti. Şimdi artık ara sıra uğrayan çocuklar, gelinler, torunlarla renklenen, biraz daha sakinleşen bu evde İnci için nerdeyse tek gerçek uğraşı, “dersi” idi.
Virdini bitirdi, tespihini toplayıp öperek şalvar cebine yerleştirdi, 1967’de Hacc’a giden Mahmud Amca’nın Medine’den getirdiği bu tespihi neredeyse peygamberden gelen bir emanet gibi korur, gözetir, sıklıkla komik durumlara yol açacak denli kıskanırdı.
Duvardaki saate baktı uzun uzun, iftara iki saate yakın zaman vardı. İçinde birkaç günden beri kendisinin de çocukça bulduğu bir endişe dolaşıyordu. Uzunca düşündükten sonra bu endişesini geline açmaya karar verdi.
Ayşe, diye sesledi mutfaktan yana. Birazdan Ayşe elini kuruladığı bir mutfak beziyle salonun kapısında belirdi:
– Buyur anne?
– Gel otur, dedi.
Sonra da kurumuş boğazını biraz temizleyerek, susuzluktan çatallanmış sesiyle, ama kararsız, cümleleri seçerek konuşmaya başladı:
– Ölüm hepimizin başında Ayşe. Ben ölümden korkmuyorum. Ancak mezara girinceye kadar geçecek süre için bir derdim var. Şimdi ben ölünce tabi köye götürecekler.
– Allah gecinden versin anne, kimin ne zaman gideceği belli mi olur, dedi Ayşe. Ardından kısık sesle,
– Evet, köye götürürler tabi, dedi.
– Heh işte, şimdi tabuta koyacaklar, yıkama kolay, onu kadınlar yapar, zaten tembihledim Foke yıkasın beni, ama tabutu minibüse koyacaklar, musallada, namazda, mezara kadar hep erkekler olacak, ben çok utanıyorum, tabutta, o kadar erkeğin içinde namahrem, öyle uzanmış, üzerimde sadece bir kefen, ne olur beni mezarın içine koyacakları ana kadar yanımdan ayrılmayasın. Kızarlar, bağırırlar sen aldırma onlara, Mella’ya da söyle vasiyettir diye, o anlar, mutlaka tabutun baş tarafına elini koy ki ben senden cesaret alayım, olur mu?
Ayşe biraz şaşırdı ama naçar:
– Tamam, dedi buğulanmış gözleriyle.
İnci biraz rahatladı. Yüzüne ferah bir tebessüm yerleşti. Sonra nasırlı, damar damar morarmış elini yere çömelmiş Ayşe’nin omuzuna koydu şefkatle.
– Mezara kadar zordur. Mezardan sonrası kolay. Önce Münker-Nekir gelecek, onların bütün sorularını biliyorum, cevaplarını Mella Huseyn defalarca ezberletti bana, zaten sağ ve sol omuzumda seksen yıldır kendi meleklerim var, onlar da bana yardım eder, (sağına ve soluna dönerek bir şeyler fısıldadı), o kolay, zaten sonra bizim mezarda annem var, teyzelerim, halalarım, arkadaşlarım var. Onlara kendimi atsam, gerisi kolaydır. Ama bu evden mezara kadar olan kısım biraz korkutuyor beni, dedi.
Ayşe elini İnci’nin bir deri bir kemik dizlerine koyarak şefkatle okşadı:
– Korkma anne, Allah Kerîm’dir…
Dr. Mustafa Ekici, 16.02.2026, Sonsuz Ark, Konuk Yazar
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
