20 Kasım 2017 Pazartesi

SA5192/KY57-AHCZD58: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 21: Nisâ (35-50)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


NİSÂ SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (35-50. Ayetler)[1]

وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَماً مِنْ اَهْلِه۪ وَحَكَماً مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحاً يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً خَب۪يراً

“Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Nisâ Suresi,4/35.)

1- Gerek Nisa Suresindeki bu ayetler gerekse de Bakara, Nûr, Ahzab, Talâk, Tahrim sûrelerindeki hükümler; evlilik kurumunu düzene koymak, bu kurumdaki iş ve görev bölümünü yasal kurallara bağlamak ve böylece aile fertleri arasında çıkabilecek çatışmaları, sürtüşmeleri önlemeye yöneliktir. Bunun için tüm aile fertlerini ihtiraslarının, psikolojik reaksiyonlarının ve bencilliklerinin tutsaklığından sıyırarak yüce Allah’ın hükmüne bağlamaktır. Müslüman kadın ve erkeğin sorumluluklarını yerine getirmeleri istenmektedir.

İslâm, şikâk ve nüşûzu, anlaşmazlık, dik kafalılık ve gerginliğin olumsuz sonuçlarına teslim olmayı uygun görmediği gibi hemen evlilik bağını çözmeye ve aile kurumunu, içinde yaşayan küçük-büyük herkesin; dirliğin bozulması konusunda hiç bir rolü, hiçbir günahı ve hiçbir engel olma gücü olmayan zavallı aile fertlerinin başına yıkmaya kalkışılmasını uygun bulmuyor. Çünkü aile kurumu İslâm’ın gözünde değerlidir. 

Her şeyden önce şurası tartışmasız bir gerçektir ki, erkek de kadın da yüce Allah’ın yaratıklarındandırlar. Yüce Allah, belirli bir görev için hazırladığı, yatkınlık kazandırdığı, bu görevi en iyi şekilde yapması için gerekli olan yetenekler ile donattığı yaratıklarının hiç birine haksızlık ve zulüm yapmak istemez. Ya da daha dünyada iken birbirlerine bir nevi cehennem hayatı yaşatmalarını da istemez.

Nisa 34. Ayette kadının, 128. âyette ise kocanın hukuku çiğnemesi ve düzene baş kaldırması (nüşûz) ele alınmıştır. Sâliha ( “kunût” itaatkar, ideal mümin kadın) ve nâşize (dik kafalı, isyankar, öğütten anlamayan, terbiye olmayan ve serkeş ). Sâliha kadınlar hem kocalarının ve diğer aile fertlerinin yanında (açıkta, zâhirde) hem de onların bulunmadıkları yerlerde (gayb) vazifelerini hakkıyla yerine getirir; Allah’ın koyduğu, toplumun benimsediği kuralların dışına çıkmaz, aileye ihanet etmez, şerefine leke sürmezler. Müslüman olarak kadın ve erkeğe de nüşûz yasaklanmış, takvâ ile hareket edip sâlih insan olmaları emredilmiştir.

Mü’min erkek ve kadının sorumluluk ve görevleri tanzim edildikten sonra karı-kocanın aralarının bozulması sonucu ne yapılacağı anlatılmaktadır. Ailenin dağılması ihtimali “şikâk” ortaya çıkarsa bu durumda Kur’ân-ı Kerîm’in gösterdiği yol, teklif ettiği çözüm usulü “anlaşmazlığın hakemlere götürülmesi”dir. Bu ayette, karı ile koca arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için bir plan öne sürülüyor. Mahkemeye başvurmadan veya son adımı atmadan önce bir barıştırma girişiminde bulunulmalıdır. Bu görevi yürütmek için de karı kocadan her birinin ailesinden birer hakem seçilmelidir. Bu iki hakem anlaşmazlığın neden veya nedenlerini araştırmalı ve bunlara çözüm aramalıdır. Elbette karı ve kocanın gerçek durumunu bildikleri için akrabalar bu işte daha ehildirler. Ama hakemlerin hûkmî resmî bir yetkileri yoktur. 

Şikâk durumunda resmî kurum hakem tayin etmekle yükümlüdür, ancak bu yükümlülük karı-kocanın da hakem tayinine engel teşkil etmez. Anlaşmazlık hakem ile de çözüme kavuşturulamazsa  İslâm hukukunda boşama (talâk) hakkı kocaya aittir. Bu hükmü ya anlamayan veya kötüye kullanmak isteyenler “kadın hakkına aykırı” olarak değerlendirmişler, “İslâm hukukuna göre kadın evlilik hayatında zarara uğrasa, zulüm görse, mutlu olmasa dahi kocası boşamadıkça bunlara katlanmak mecburiyetindedir” demişlerdir. Âyetin açık ifadesiyle bunun ışığında yapılmış ictihadlar bu anlayışa kesin olarak yol vermemektedir. Evlilik hayatı içinde zarar ve zulüm gören, mutlu olmayan kadın, kocası boşamak istemediği halde hâkime veya hakemlere başvurarak evlilik hayatını sona erdirebilir. Ayrıca yine kadının irade ve teşebbüsüyle devreye girecek olan “bedel vererek boşanma” (muhâlaa) yolu da açıktır. ( Kur'an Yolu Tefsiri, II/61-62.)

وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـٔاً وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراًۙ

“Allah’a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.” (Nisâ Suresi,4/36.)

2- Mü’minler insanlara (anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, işçiler vb.) iyi davranır, onlara maddî ve mânevî yardımda bulunur, bunları gösteriş için değil, sırf Allah rızâsı için yaparlar. Mü’minler, Allah tarafından şiddetle yasaklanmasına rağmen her çağda işlenen en popüler ve en sinsi suçlardan birisi olan şirke düşmezler. Müminler kul olduklarının bilincinde olarak kendini beğenmez ve böbürlenmezler. Müminler her nevi gücün Allah’tan olduğunu asla unutmazlar; maddî ve mânevî güç sermayesini insanları ezmek ve sömürmek için değil, Allah’a kulluk yolunda, iyilik ve hizmet için kullanacaklardır. 

وَلاَ تَمْشِ فِي الأَرْضِ مَرَحًا إِنَّكَ لَن تَخْرِقَ الأَرْضَ وَلَن تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً

“Yeryüzünde böbürlenerek (kibirle) yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.”(İsrâ,17/37.)

Şirk, bireyin kendisi gibi diğer bireylere kulluk ettiği inancın adıdır. Kişiyi müşrik yapan ya yaratıcıyı yaratılmışların durumuna indirgemesi ya da yaratılmışı yaratıcının makamına yükseltmesidir, her iki durum da eşkoşmaktır. Bir başka ifade ile ubûdiyet statüsünü ulûhiyet statüsüne karıştırmaktır. Ayrıca şirk, Allah’a inanmamak veya ibadet etmemekte değil, aksine O’nunla birlikte O’na yakın varlıklara da kulluktan pay ayırmak ve Allah’tan beklenebilecek herhangi bir şeyi onlardan da beklemektir.[2] Kur’an’a göre şirk Allah’ın asla bağışlamayacağı en büyük günah, doğru yoldan sapma (Nisâ 4/48, 116) ve büyük bir zulümdür (Lokmân 31/13.)

Şirk ise şu hadiste de ifade edildiği gibi günahların en büyüğüdür. Bir keresinde, İbn Mesud'un, "En büyük günah hangisidir?" diye sorması üzerine Hz. Peygamber, "Seni yaratan Allah'a bir şeyi eş ve denk tutmandır" diye cevaplamıştır. (Müslim, İman, 141.)

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا 

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını (şirk)asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisâ,4/48)

فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَداً

“Kim Rabb'ine kavuşmayı umuyorsa, artık sâlih bir amelde bulunsun ve Rabb'ine ibâdette hiç kimseyi şerik kılmasın (ortak tutmasın)"(Kehf,18/110).

وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

“Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer,39/65)

---
اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناًۚ

“Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah’ın kendilerine lutfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” (Nisâ Suresi,4/37.)

3- Sahip olduğu her şeyi Allah’a borçlu olan ve her türlü nimeti kendisine sunan Rabbinin infak, sadaka ve zekât emrine muhatap olan bir Mü’min cimri olamaz ve cimriliği tavsiye edemez. Mü’min Allah’ın (cc) hoşnutluğunu kazanma niyeti ile harcamada, yardımlarda (maddi,manevi) bulunan kimsedir. İnfâka rağbet, bir müminin tabiat-i asliyesidir. Kur’an’da cimrilik,  “kutûr”, “şuhh”, ve “buhl” kelimeleriyle de  ifade edilmektedir. Cömertliğin zıddı cimriliktir. Cimrilik, kazanma içgüdüsünde meydana gelen bir sapkınlıktır. Cimrilik bir nefis hastalığıdır yani bir kişilik sorunudur.

Kur’an, benliğindeki cimrilik eğilimini kontrol altına alabilen kimseleri, Allah katında başarılı bulur; onların her iki dünyada kurtuluşu hak ettiklerini belirtir. Allah’tan korkan, öğütlerini dinleyen ve onun yolunda mallarını harcayan bu kimseler mü’minlerdir: “Öyle ise gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun, (O’nun öğütlerini) dinleyin, (O’na) itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak (mallarınızı Allah uğrunda) harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Teğâbûn, 64/16.) 

Rabbimiz: “Allah yolunda infak edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Amellerin hepsi en güzel olsun. Allah iyilik yapanları (hayır-hasenat, amel-i salih işleyenleri) sever.” (Bakara, 2/195) buyuruyor.  Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: 

“O (takvâ sahipleri) ki, bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler (harcarlar)…” (Âl-i İmrân,3/ 134)

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

De ki: “Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe,34/39.)

وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً فَسَٓاءَ قَر۪يناً

“Ve bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarfedenlerdir. Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadaştır!” (Nisâ Suresi,4/38.)

4-Riya, Hakka mahsus olan ibadetlere halkı karıştırmak ve ibadetleri halk görsün diye yapmaktır. Riya en eski ve en sinsi putlardandır ve şirke kapı aralamaktadır. Riya, münafıkların en has özelliklerindendir. (Nisâ,4/142.) Kur’an, dinin Allah’a has kılınarak, sadece gönülden yapılan ibadetleri Allah’ın kabul edeceğini beyan eder. (Bakara,2/139; Zümer,39/3,11,14; Beyyine,98/5) Ameller, riya ve gösteriş arzusu ile kirletildiğinde anlamını kaybeder. İhlas ve samimiyetten uzak amellerin dışı süslüdür ama içi boştur.  Ayrıca Mü’min, kendisinin apaçık düşmanı olan şeytanın yâranı, arkadaşı olamaz.

Kur'an-ı Kerim'de ihlâs teriminin anlam çerçevesiyle ilgili olarak "muhlisîne lehu'd-dîn” ifadesi de önemlidir ki Kur'an'da on bir defa geçmektedir. Dini sadece Allah'a tahsis ederek insanların şirkin her türlüsünden arınmış bir imana sahip olmaları anlamına gelmektedir. (Ankebut,29/65; Nisa,4/146; Zümer,39/2; A'raf,7/29; Beyyine,98/5.) Bu sebeple bazı alimler, ihlâs teriminin, tevhid anlamını içerdiğinden, ihlâs’ı tevhidle özdeşleştirmişlerdir. (İbn Manzur, Lisânül 'l-Arab, "hls" md.)
Riya’nın zıddı ve devâsı olarak İbadet ve iyilikleri riya ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmaya ihlas denir. İhlas, dini ibadette, sadece bir olan Allah'a kulluğun kastedilmesi, Yüce Allah'a şirksiz ve tevhîd üzere kulluk edilmesidir. 

İhlaslı Mü’min, Allah dışında bir şeye teveccüh etmeyen, kınayanın kınamasına aldırmayan, dünyevî bir hazzı elde etmek gibi bir arzuyla vazifesinde gevşeklik gösterip ilâhî bir hakikatı görmezlikten gelmeyen, ibadeti/kulluğu sadece Allah'a tahsis eden  kimsedir.  Kur’an, Şeytan’ın tüm insanları saptıracağı, ancak ihlaslı kullara fazlaca tesir edemeyeceğini beyan eder. (Hicr,15/40) Yine Kur’an, Allah’ın şiddetli azabının insanların çoğunu kuşatacağını, bundan sadece ihlaslı kulların istisna tutulacağını beyan eder. (Saffat, 37/40, 74, 128.)

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً

“Allah’a ve âhiret gününe iman edip de Allah’ın kendilerine verdiğinden harcasalardı ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkıyla bilmektedir.” (Nisâ Suresi,4/39.)

5-  Mü’minler, Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan Allah için ve Allah yolunda karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek harcama yaparlar.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْراً عَظ۪يماً

“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir.” (Nisâ Suresi,4/40.)

6- Allah Teâlâ kulun yaptığı iyiliği değerinden fazlasıyla, ederini katlayarak mükâfatlandırmaktadır; iyilik ve ibadet kulun elinden gelendir, mükâfatı ise Allah vermekte ve şanına lâyık bir keyfiyet ve kemiyette ihsan buyurmaktadır. ( Kur'an Yolu Tefsiri, II/67.) Allah asla zâlim değildir. Zâlim olanlar insanlardır. Zulmeden de kendileri, zulmettikleri de kendileridir. Bu insanlar kendilerinin hem zâlimi hem de mazlumudurlar.  İnsanlar, Allah'ın gazabını icabettiren günah­ları işleyerek kendi kendilerine zulmetmiş olurlar. İnsan ettiğini bulur, ektiğini biçer. Allah zulmetmez, imtihan eder.

Şimdi Kur’an’da insanın kendisine nasıl zulmettiğini ve nasıl zalim olabildiğini anlatan ayetlere bakmak gerekiyor:

إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

“Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus,10/44.)

أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 “(Yine) onlar, yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü sürüp işlemişler ve orayı kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi. Allah, onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Rûm,30/9.)

فَكُلًّا أَخَذْنَا بِذَنبِهِ فَمِنْهُم مَّنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُم مَّنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُم مَّنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ وَمِنْهُم مَّنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

“Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Ankebût,29/40.)

إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُوْلَئِكَ لَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Ceza yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Şûrâ,42/42.)

وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا

“Kitap (amel defteri) ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. “Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf,18/49.)

فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُواْ يَظْلِمُونَ

“Onlardan zulmedenler hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de zulmetmelerine karşılık üzerlerine gökten bir azab gönderdik.” (A’raf,7/162.)

فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يداًۜ

“Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!” (Nisâ Suresi,4/41.)

7- Kendilerine hak din ve peygamber gönderilen her ümmetin şahidi peygamberi olacaktır. Kıyamette Allah Teâlâ ümmetleri toplayacak, hesaba çekecek, peygamberlerini de şahit tutacaktır. İnsanlar dünyada yaşadıkları kulluk imtihanının âhirette sonucunu almak üzere toplandıklarında peygamberleri, bir “cevap anahtarı” gibi onlara takdim edilecek; doğru ve yanlışlarını onların şahıslarında, kendi gözleriyle görecek, vicdanlarıyla hissedeceklerdir. ( Kur'an Yolu Tefsiri, II/68.)
Bir önceki ayette “yüce Allah’ın zerre kadar haksızlık yapmadığı” vurgulanarak zihinler bu Kıyamet tablosuna hazırlanmıştı. Katıksız bir adaletle karşı karşıya olacağımız haber verilmektedir.

İşte o anda tablonun canlandırdığı manzara, tüm somutluğu ile karşımıza dikiliyor. Uçsuz-bucaksız bir toplantı, bir hesap verme alanı. Her ümmet orada. Her ümmetin başına işledikleri ameller hakkında tanıklık edecek bir şahit dikilmiş. Peygamberleri yanı başlarında, aleyhlerinde şahitlik yapmak için tetikte bekliyor. Yanlarında sadece küfür ve kötü amel getirmiş nasipsiz kafirler o gün, amel defterleri önlerine konmuş, perişanlık horlanmışlık, aşağılanmışlık, utanç ve pişmanlık içerisinde;

يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَد۪يثاً۟

“Küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler o gün, Allah’tan hiçbir haberi gizleyemez hale düşerek yerin altında kaybolmayı temenni ederler.” (Nisâ Suresi,4/42.)

إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا

“Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, “Keşke toprak olaydım!” diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.” (Nebe,78/40.)

8- İnkar edenler, hiç inanmamış oldukları bir günde ve direktiflerine karşı geldikleri Peygamberin yanı başında, korkunç bir utanç ve pişmanlıkla yerin altında kaybolmayı ve toprak olmayı temenni edecekler.

Ayetin mesajı açıktır, ey insanlar sakın âhiretten kuşku duymayın, hesap günü bir gerçektir. Dünya da size verilen ömür devam ediyorken yönünüzü rabbinize dönmeniz, O’na doğru giden bir yol tutmanız için muhtaç olduğunuz fırsat ve özgürlüğünüz vardır. Rabbinizin onlarca ayetle uyardığı azabı uzakta zannedip çok kısa ve çok değerli olan hayatınızı boş yere tüketmeyin; hayat kısa, şu halde âhiret ve hesap yakındır. O gün, baktığınızda karşınızda göreceğiniz şey, bu dünyadayken oraya gönderdikleriniz, yani kendi imanınız ve amelinizdir. O gün, inançsızların toprak olmayı insan olmaya yeğleyecekleri dehşetli bir gün olacaktır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُباً اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً

“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculuk halinde bulunursanız yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse ya da kadınlara dokunup da -bu durumlarda- su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin); yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.” (Nisâ Suresi,4/43.)

9- Burada İslâm sisteminin cahiliye bataklığından tutup çıkardığı müslüman topluma yönelik zincirleme eğitim sürecinin bir halkasını görmekteyiz. Bu ayette hazarda ve seferde, sarhoş, cünüp ve abdestsiz olanların yapamayacakları bazı şeyleri açıklanmaktadır. Mü’minler sarhoş eden içkinin her türlüsünden berîdirler. İçkili iken ne söylediğinizi bilinceye kadar ve cünüp iken de gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayacaklardır. Cünüp olanlar boy abdesti alacaklardır.  Yolculukta su bulunmadığı veya onu kullanmaya bir engel bulunduğu takdirde teyemmüm yapacaklardır. Namazsız olamaz Müslüman. Mü’min İnancı bâtıl, ameli bozuk olan kimse değildir.

İman, ifadesini söz olarak kelime-i şehâdet'te, fiil olarak namaz'da bulur. Bir başka deyişle İs­lâm aksiyonu namazla günlük hayata intikal eder. Bir defa namazsız din düşünülemez. Zira namaz İslam’ın temel şartlarından biridir. Namaz emreder, namaz insana vahiy merkezli bir hayat anlayışı empoze eder. Çünkü namaz kılan yalan söyleyemez/söylememeli; hırsızlık yapamaz, zina yapamaz, komşusuna zarar veremez…

Salât (namazın) ikâmesi hakkında âyet-i kerime de Müslümanları:

الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ

“Mü'minler (o kimselerdir) ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmayıp)namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a ait­tir.”(Hac,22/41.) diye tanıtmaktadır.

“Peki, Musallî Kimdir? Musalli; öncelikle, "salât''ında (namazında) daimi olan ve "salât"ını son derece dikkatli ifâ eden kişidir (Ma'aric Suresi, 70/23, 34). Yani, salât esnasındaki hassasiyet ve dikkatine ek olarak salâtını savsaklamayan, sulandırmayan kişidir. Kendi malından, yoksula da yoksuna da hak tanıyabilen kişidir (Ma'aric,24-25).  Hesap gününü tasdik eden kişidir (Ma'aric,26).  Rabbinin azabından endişe eden, ondan yana kendini asla garantide görmeyen kişidir (Ma'aric, 27-28).  Irz ve namusunu koruyan kişidir (Ma'aric, 29-31). Şahitliği dürüst yapan kişidir (Ma'aric, 32). 

Bu pasajdan, salât kelimesinin "hayatın bütünü kapsayan dindarlık" anlamına geldiği anlaşılmaktadır.
Mü'minlere; canlarını-başlarını ortaya koymalarını gerektiren "cihat" emri verilmeden önce, ikâme-i salâta devam etmeleri istenmiştir.(Nisa,4/77)  İmanda samimi olduğunu gösterebilmek için (Tevbe,9/11);  Dosdoğru yolda gidenlerden (mühtedîn) olabilmek için (Tevbe,9/18);  Allah'ın rahmetine nail olabilmek için (Nur,24/56);  Hiç zarar etmeyecek karlı bir alışveriş için (Fatır,35/29); Ayrıca iman, amel-i sâlih ve zekat ile Allah katında ödüllendirilmek ve mahzun olmamak için (Bakara,2/277); hasılı bütün insanlığa model (şahid) ideal bir karakter haline gelebilmek için salâtı ikâme etmek gerekmektedir. (Hac 22/78)” [3]

Namaz, dinî disipline kendi şartları ve çevresi içinde sahip çıkmakla sonuçlandığı gibi, namazı zayi etmek de şehvetlere esir düş­mekle neticelenmektedir. Ayet bu gerçeği gözlerimizin önüne şöyle ser­mektedir:

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا

“Onlardan sonra (öyle) nesiller geldi ki, namazı zâyi ettiler, şehvetlerine uydular. Bunlar da azgınlıklarının karşılığını görecekler.” (Meryem,19/59.) 

Namazı terkeden, diğer dinî görevleri daha rahat bir şekilde terkedebilecektir. Bu sebeple dinî fikrin sürdürülmesi de namaza de­vamla mümkündür. Namaz aynı zamanda dinin göstergesidir.

Mü’mini ikâme ettiği namazı çirkin ve kötü (fahşâ) şeylerden alıkoyar.

وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

“Sana Kitap’tan vahyolunanı oku, namazı kıl; zira namaz çirkin ve kötü şeylerden alıkor…”(Ankebût 29/45.)

Lokman (a.s.)’ın oğluna nasihatlerinde:

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

“Yavrum! Namazı kıl, iyiliği anlat, kötülüğü engelle. Başına gelenlere göğüs ger! Bunlar, kuşkusuz, yapılması gereken işlerdendir (Lokman,31/17.).

قَالُواْ يَا شُعَيْبُ أَصَلاَتُكَ تَأْمُرُكَ أَن نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَن نَّفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاء إِنَّكَ لَأَنتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ

“Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın! (Hûd,11/87)

Ayette Şuayb (a.s)’ın yapmak istediği ‘ıslâh’ın, kıldığı namazla uyumu zımnen vurgulanmış olmaktadır. Aksi takdirde namaz, asıl işlevini ve ruhunu yitirmiş olur, geriye de işlevsiz, içi boşaltılmış, ruhsuz, sadece yatıp kalmaktan ibaret, Allah’ın hoşnut olmayacağı bir ibadet kalır. Ne yazık ki bugün bir çok Müslüman için durum böyle görünmektedir.

رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلاَةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء

Hz. İbrahim’in: “Rabbim beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle!” (İbrahim 14/40.)

Müslümanlara farz olan namazın, muhteva yönüyle daha önceki ümmetlere ve peygamberlere de emredildiği anlaşılmaktadır. Ama onlar, dinlerini tahrif etmek sureti ile Allah’ın emri olan bir ibadeti yok ettiler ve  namazı zayi ettiler. Müslümanların namazı ikâme ederek Allah’ın emrini yerine getirmeleri gerekmektedir.

Rabbimizin haber verdiğine göre cehenneme girenlerin bir özelliği de namaz kılanlardan olmamalarıdır.

مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ

“Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: “Sizi Sekar’a (cehenneme) ne soktu?” Onlar şöyle derler: Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Kıyameti yalanlardık.”  (Müddessir,74/42-45.)

Buradaki namaz Allah’a iman ve itaati, yoksulu doyurma yaratılmışlara şefkat ve merhameti, imkânları olmayanlarla paylaşmayı; bâtıla dalanlardan uzak olma, daima hakka inanma, hak ölçülerine göre yaşama, hakkı ve haklıyı destekleme, haksızın karşısında olmayı; ceza gününe inanma ise hayatının bütün anlarında, her türlü karar, tercih ve eylemlerini Allah’ın huzurunda sorguya çekilip bunların tek tek hesabını vereceğini bilerek yaşamayı ifade eder. ( Kur'an Yolu Tefsiri, V/501.)

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَۜ
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِياًّۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يراً

﴾44﴿ “Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmüyor musun? Sapkınlığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.” (Nisâ Suresi,4/44.)

﴾45﴿ “Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost (velî) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” (Nisâ Suresi,4/45.)

10- Mü’minlere ehl-i kitab’ın tuzak ve taktikleri tanıtılmaya devam ediyor. Ehl-i Kitab kendi sapkınlığı ve sapıklığı ile kalmaz, kendileri gibi sizinde Allah yolundan sapmanızı ister ve çevrelerindeki hidayetin belirtilerini de kökten silmeye yeltenirler. Ama Ehl-i Kitab ve  münafıkların düşmanlığına rağmen Allah mü’minlerin velîsi ve yardımcısıdır. Mü’minler, Allah’ın kendilerine bahşettiği iman nimeti ve hidayet lütfunun farkındadırlar, hakk’tan uzaklaşmaktan endişe ederler, hidayetten sonra sapıklığa düşmekten korkarlar. İman’dan sonra tekrar küfre dönmeyi sanki ateşe atılmak gibi görürler. Mü’minler, nimet ve iyilikleri Allah’tan bilip şımarmadan şükrederler, karşılaştıkları güçlük, külfet ve mahrumiyetleri ise fazla büyütmeden sabır ve tahammül göstererek ecre çevirmeyi bilirler.

44. ayetteki kitap ehli sanki uyuşturucu mübtelâsı bir satıcıya benziyor. Hem kendisi uyuşturucu kullanıyor hem satıyor hem de başkalarını  da uyuşturucu kullanmaya teşvik ediyor. Üç günah birden işliyor. Ehl-i Kitap’ta kendi dinlerini tahrif ediyorlar, sapkınlığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.

مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً

“Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak "işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ" diyorlar. Eğer onlar "Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.” (Nisâ Suresi,4/46.)

11- Rabbimiz, bizlere "dinledik ve itaat ettik” demenin Müslüman kimliğinin göstergesi, teslimiyet ve kulluğun olan ifadesi olduğunu öğretiyor.  "işittik ve isyan/karşı geldik” demenin de kelimelerin yerlerini değiştirerek tahrîf  yapan Yahudilerin, inkar edenlerin yani bâtıl cephesinin alayının alâmeti fârikası olduğunu haber vermektedir. Lanetlenmiş Yahudi ve Hristiyanların  işlediği bu korkunç tahrîf suçunu, Müslümanların arasında kendilerine yer bulan bâtiniler ( ledünnî ilim, ricâlül gayb, keşif, ilham, rüya vb.) de işlemektedirler. Usül düşünce ve eylem bazında Ehl-i Kitab ve bâtiniler çok benzeşmektedirler.

Yahudiler kaypaklığı, yüzsüzlüğü ve yüce Allah’a karşı edepsizliği Tevrat’taki kelimeleri amaçları dışına çıkacak biçimde tahrif etmeye kadar ileri götürdüler. En kabul edilebilir yoruma göre buradaki “tahrif” eylemi, Tevrat’ın metinlerini amaçları dışında yorumlamak anlamındadır.

Şunu hemen belirtelim ki, insanların arzularına uyum sağlamak amacı ile semavî kitapların metinlerini amaçları ile bağdaşmayacak biçimde yorumlamak; dinlerinden saparak onu bir meslek ve bir geçim amacı haline getiren bütün din adamlarında görülen ortak bir tutumdur. Onlar bu sahtekârlığı her dönemdeki iktidar sahiplerinin keyiflerine ve dinin çerçevesi dışına taşmak isteyen halk yığınlarının arzularına uyum sağlamak için yaparlar. Yahudiler bu çarpıtma sanatının en maharetli ustalarıdırlar. Ama günümüzde İslâm’ı çarpıtmayı meslek edinmiş dini istismar eden sahtekârlar arasından bu alanda yahudilere taş çıkartacak olanlar ve onlarla başa baş yarışabilecek olanlar hiç de az değildir!

Yahudiler ve hıristiyanlar dinlerini çok farklı şekillerde tahrif eden, Allah’a, Peygamberlerine ihanet eden kimselerdir. Tahrifin şekilleri ise, kelimelerin yerlerini değiştirmek, kelimeleri başkalarıyla değiştirmek ve lafızla alâkası olmayan veya kastedilme ihtimali çok uzak bulunan mânalar vererek sözü asıl mânasından saptırmak suretiyle yapılmaktadır. Bir kısım yahudiler ve hıristiyanlar tahrifin bütün şekillerini yapmışlar, hem kendilerini aldatmışlar hem de başkalarını saptırmak istemişlerdir. Kötü niyetle davranan, hidayet karşısında sonuna kadar direnen kâfirler akıl ve iradelerini böyle kullandıkları için ilâhî lânete müstahak olmuşlardır, lânetlenmişlerin ise inanmaları beklenemez. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/77.)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

“Ey Ehl-i kitap! Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden yahut cumartesi adamlarını lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden önce, sizdekini doğrulamak üzere indirdiğimiz kitaba iman edin. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (Nisâ Suresi,4/47.)

12- Ey Mü’minler, Allah’ın emirlerini çiğnemek ve O’na isyan etmek sureti ile Yahudilerin cezalandırılma âkibetine düşmekten kendinizi koruyun!

Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri,  Allah’ın koyduğu sınırı aşmaları ve peygamberlere karşı hasmane duygular besleyip bazılarını haksız yere öldürmeleri yüzünden nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuş; Allah’ın gazabına uğramışlar ve aşağılanmaya mahkûm olmuş olan Yahudilere göre Yahudi inancına göre Tanrı altı günde yaratılışı tamamlamış, yedinci gün olan cumartesi ise istirahate çekilmiştir. (Tekvîn, 2/2-3) Hz. Musa onlara cumartesi (sebt) gününü kutsal tatil günü olarak ayırdığını bildirmiş, bu günde çalışmalarını kesin olarak yasaklamış ve bu yasağın ebedî olarak uygulanmasına hükmetmiştir. Hatta “on emir”den biri de cumartesi günü çalışma yasağıdır (Çıkış, 20/8-11).

İşte Bakara 65. âyette bildirildiğine göre bu yasakları ihlâl eden yahudilere Allah Teâlâ, “Aşağılık maymunlar olun!” demiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu son ifadenin fiziksel bir dönüşmeye mi, yoksa ahlâkî ve mânevî bir değişim ve bozulmaya mı işaret ettiği hususunda açıklama yoktur. (Kur'an Yolu Tefsiri, I/139.) Nisa 46. Ayette kendilerine verilen ceza ise, “Yüzleri silip dümdüz etme”nin hakikat mânası yüzdeki organları kaldırmak, yok etmektir. Mecaz mânası ise bu organların işe yararlığını ortadan kaldırmak, çirkin, nursuz, işe yaramaz hale getirmektir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/77.)

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً

“Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisâ Suresi,4/48.)

13- Ayette Ehl-i kitap, peygambere ve indirilen kitaplara iman ettiği halde şirk -en büyük günah ve zulüm - koşmakla suçlanıyorlar. Yahudi alimleri, çoğunlukla kitapta adı bile geçmeyen fakat kitaptan çıkarılan küçük ayrıntılarla basit hükümlerle uğraşırlardı. Diğer taraftan şirki çok basit bir mesele olarak kabul ederlerdi. Sadece kendileri şirke bulaşmakla kalmaz, topluluklarını da bu yola düşmekten alıkoymaya hiçbir çaba harcamazlardı. Hem kendileri sapar hem de arkalarından geleni saptırmış olurlardı. Yanlış yaptıklarını düşünmedikleri için de tevbe etme imkânları da olmazdı.

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلاَ تَتَّبِعُواْ أَهْوَاء قَوْمٍ قَدْ ضَلُّواْ مِن قَبْلُ وَأَضَلُّواْ كَثِيرًا وَضَلُّواْ عَن سَوَاء السَّبِيلِ

“De ki: “Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.” (Maide,5/77.)

Tövbe eden kimse daha önce müşrik, Ehl-i kitap, günahkâr müslüman olsa da Allah Teâlâ tarafından bağışlanacak ve tövbesi kabul edilecektir; çünkü O böyle vaad etmiştir. Tövbe etmeden ölen günahkâr müminler ise –günahlarını karşılayan ve aşan sevapları, hayırları, iyi işleri, eserleri bulunmadığı takdirde –ebedî olarak değil– günahlarının cezasını çekecek kadar cehennemde kalacaklardır. Allah bunun böyle olmasını istemiş ve iradesini kitabında bildirmiştir (V, 81-83. Ehl-i kitabın âkıbeti için bk. Bakara 2/62). (Kur'an Yolu Tefsiri, II/79.)

Esasen; yaratılışın sırrı, hayatın anlamı ve amacı, tek İlah olarak Allah'ı tanımak ve hiçbir şeyi Allah’a şerîk/ortak koşmamaktır. Allah tarafından şiddetle yasaklanmasına rağmen her çağda işlenen en popüler ve en sinsi suçlardan birisi şirktir. Şirk aynı zamanda insanları kendi aralarında sınıflaştırmanın, insanı kendine ve her şeye karşı yabancılaştırmanın ve insanı, insana ezdirmenin en kolay yoludur. Şirk, bireyin kendisi gibi diğer bireylere kulluk ettiği inancın adıdır.

Şirk, tarih boyunca insanların mensup olduğu bir din türüdür. Kur’an şirki bir din olarak anmakta ve tanıtmaktadır. Hem de zorlu ve köklü bir dindir şirk… (Kâfirûn,109/6) Müşrikler dinsiz insanlar değildir, Hak dinin veya nübüvvetin tanıttığı dinin dışında bir din benimseyen insanlardır. Şirk dininin, peygamberlerin tanıttığı dinden farkı, Allah’ın yanına-yöresine şefaatçılar, aracılar koyması ve Allah’a kulluğu bu aracı-şefaatçıların onayına bağlamasıdır. Şirk dini bu aracı şefaatçıların bir biçimde hoşnutluğunu kazanmadan gerçek kulluk olacağını, cennete gidilebileceğini kabul etmemektedir. Şirk dininin İslâm dininden farkı, cennete gidiş belgesiyle kulluk belgesinin altında Allah’ın imzası dışında imzaların gerekli görülmesidir. İslâm, bu belgelerin altında Allah dışında hiçbir varlığın imzasını istemiyor.

Allah (cc), Müslümanları şirkten men etmiş[4], müşriklerin pislik olduğunu[5], onlardan yüz çevirmemiz gerektiğini söylemiş[6] ve Peygamberimiz (sav)’e hitaben bizlere şöyle öğüt vermiştir:

وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ ﴿٦٥﴾

“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer,39/65)

وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ ﴿١٣﴾

“Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.” (Lokmân,31/13)

"Kafir olanların sözü" ifadesi şirk, Allah'ın sözü ise, kelime-i tevhittir. Yani Allah, şirki kahrederek mağlup etmiş, Kelimetullah'ı ise, kendi dini ve tevhidi olduğu için, yüceltmiştir.

Tevhid, sadece Allah’ın bir olduğunu söylemek değildir. Allah’ın bütün mükemmel sıfatların sahibi ve bu sıfatlarda eşsiz olduğunu kabul etmek ve bütün mükemmel sıfatların Allah dışında hiçbir varlıkta bulunmayacağına iman etmektir.

الَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ بَلِ اللّٰهُ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً

“Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin? Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve kimseye kıl payı kadar haksızlık edilmez.” (Nisâ Suresi,4/49.)

14- Yahudiler özellikle kendilerinin “Allah’ın oğulları ve sevgilileri” (Mâide 5/18), “dostları” (Cum‘a 62/6) olduklarını, “birkaç gün dışında âhiret cezası çekmeyeceklerini” (Bakara 2/80) söyleyerek kendileri için sözlü tezkiye de bulunmuşlardı; âyet bu davranışı da mahkûm etmekte, kişilerin veya grupların kendilerini överek bir yere varamayacaklarını, topluluk nezdinde itibar kazanamayacaklarını ifade buyurmaktadır. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/80.) 

Yahudiler kendilerini böyle tarif ederken Allah onları “Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş,  Allah’ın koyduğu sınırı aşmış ve peygamberlere karşı hasmâne duygular besleyip bazılarını haksız yere öldürmüş, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuş; Allah’ın gazabına uğramış ve aşağılanmaya mahkûm” olanlar diye tarif etmektedir.

İstediğine hidayet vermek; dilediğini aklamak, temize çıkarmak ta Allah’a aittir. O’nun seçilmiş kulu olmayı kendine mal etme yetkisi insanların yetkisinde değildir.  Yüce Allah kendi kendilerini aklayan, Allah’ın rızasını kazanmış olduklarını ileri süren yahudilerin yalan söylediklerini, kendisine iftira attıklarını açıkça belirtiyor ve onların bu çirkin marifetini kınıyor.

Ya ne Allah’ın gönderdiği kitab olan Kur’an’ı ne de en güzel örnek olan Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa’yı tanımadan, dine uymak yerine dini kendine uydurmaya çalışan, tevhîd ve vahdetten uzaklaşmış, adalet ve vicdan yetisinden yoksun, Allah için sevip Allah için öfke duyamayan, Allah’ın emirlerini yapmadan ve yasaklarından kaçınmadan kendisini temize çıkran –kalbi temiz (!)-Müslümanlara ne demelidir?

اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْماً مُب۪يناً۟

“Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar! Apaçık bir günah olarak bu yeter.” (Nisâ Suresi,4/50.)

15- Allah’ın gönderdiği dini tahrif etmek sureti ile, Allah’ın emirlerini hiçe sayarak kendi oluşturdukları din algıları ile Allah’a karşı yalan uyduranlar ortaya koyulmaktadır.  Bu büyük günahı yüklenenler Allah’a itaat etmiyorlar, Allah’ın razı olduğu değerleri hayatlarına taşımıyorlar, kendilerini  adeta bir kanun koyan, helal ve haram belirleme yetkisine sahip kimseler olarak değerlendirmek sureti ile haddi aşmışlar, hevâ ve heveslerini tanrılaştırmışlar ve Allah üzerine yalan uydurmuşlardır.



<<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 20.11.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları




[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] Ayrıntılı bilgi için bkz. SA4348/KY57-AHCZD5: İslâm'ın Kavramları: Şirk
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4348ky57-ahczd5-islamn-kavramlar-sirk.html
[3] Prof. Dr. Murat Sülün, Kur’an-ı Kerim’de Salât’ın Kavramsal Çerçevesi, s.26-27.
[4] Bkz. Nisa, 4/36; En’am, 6/14; Yunus, 10/105; Kasas, 28/87; Rum, 30/31.
[5] Tevbe, 9/28.
[6] En’am, 6/106; Hicr, 15/94.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı