20 Kasım 2017 Pazartesi

SA5193/KY1-CÇ440: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman II-3

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

İkinci Bölüm
TOPLANMA VE HAC GÖREVİNİ YERİNE GETİRME
-3-


Acele Bir Yolculuk – Birleşik Devletler Donanması- İngiltere’nin Afrika’da Sömürge Siyaseti- Hindistan’da İsyan – Geçit Hazırlıkları – Patlayıcı Madde Üretimi – Sandalların Toplanması – Danakıl Dalgıçları – Beklenmeyen Müttefikler – İhtiyar Nubar – Beklenti Üzeri Maaş – Harem’de Konaklama.

Subayın çadırına yavaşça giden ve yanına sokulan Necme:

- Neden bu kadar kederlisin? Livne, birkaç günden beri seni pek üzüntülü görüyorum.. hele, şu uğursuz kuşun (balonun) memleketinden geldiği zamandan beri.. acaba bu menhus sana ne gibi bir haber getirdi? Diye sordu.

Maluel, başını ellerinin arasına alarak cevap vermiyordu.

- Bu kuş memleketinden geliyor değil mi? anlıyorum! Sana onunla gitmek istedin!

Yüzbaşı acılı bir biçimde başını salladı.

Kız yanına oturarak elini yanağına koydu ve en acıklı zamanda bile ağlamayan bu adamı gözyaşları dökmeğe zorlayan sebebi düşünmeğe başladı.

Akşam, sararmış, öfkelenmiş, büyük bir üzüntü içinde olarak çadıra dönmüştü. Bütün gece Necme, bunun hıçkırıklarıyla ağladığını duydu; fakat, O’nun yalnız kalmayı arzuladığını duyumsayarak, birkaç gün bir şey sormadı.

Özellikle, ertesi gün balon tekrar gitmiş ve bir haftadan beri gözükmemiş olduğundan subayın bununla uçacağını düşünerek endişe ede  kızın üzüntüsü kaybolmuştu.

- Gitmiyorsun değil mi? Oh! Dönmeyeceğini söyle; eğer küçük yıldızını terk edersen O yalnız başına sönecek, bunu bilmiyor musun?

Bir sessizlik sonrası:

- Bedbahtlığın sebebi nedir Livne? Sen pek şen ve ben de pek mutluydum! Sevinci aradığım gözlerinde şimdi endişe buluyorum. Gözlerini şen ve güleç görsem kalbim sevince boğulur; onları üzgün görürsem dünyam kararır.. işte ben de günlerden beri üzünç içindeyim.  Evet, anlıyorum; gelen bu adan sana memleketinden söz etti. Sen de vatanını düşünüyorsun.Ben ise artık vatanımı düşünmüyorum.. babam, annem pek uzakta.. kim bilir, belki Sultanı izleyerek pek yakınımıza gelmişlerdir. Koyunlarım beni arıyorlar.. küçük dişi devem kuşkusuz şimdi ağır yükler taşıyor.. bunlardan bana ne.. vatanım sensin! Dinle Livne bugün sahrada çiçek açmış bir sarısabır gördüm. Çok sevindim, çünkü sarısabır her yüz yılda bir solar.. bir çok insan soyu geçer, sonra ansızın taçları ortaya çıkar, güzelleşir, bunu gören genç kızlar, sevileceklerinden emin olurlar. Bunu, şairimiz Behram söyledi.. ben de bugün çiçek açmış sarısabır gördüm.

Subay şimdi dinliyordu; ölmüş kalbi pek tatlı bir teselli rüzgârıyla yaşama dönüyordu.

- Vatanından kötü haberler mi aldın? Evet.. anlıyorum, bu gelen adam seni ve yakınlarını tanıyor.. onlardan haber getirmiştir ve olası ki..

Sözünü tamamlamadı; çünkü diğer kadının, Kristiyan’ın anılarını duyumsatacak bir sözü ağzından kaçırmak iyi değildi… ne çare? Maluel sararmıştı, çünkü, tam can alacak yerine dokunmuştu.

Artık bir söz söylemedi, ayağa kalktı, başını O’nun omuzuna dayamıştı. Zavallı subay, aşkının bu çöküşünden ötürü derin bir üzüntüyle kurumuş kalbine bengisu serpildiğini duyumsadı.

Genç kızın, ceylan gözü kadar güzel iki siyah gözü O’na dikilmişti.

Delikanlı tatlı bir sesle:

- Sen beni seviyorsun ya! dedi.

Sonra biraz düşündü..

- Evet, benim güzel Necmeciğim, dünya yüzünde senden başka beni seven yok.. sözlerini söyledi.
Kız, subayın eski nişanlısı yüzünden kederlenip üzüldüğünü anladı.

- Meleğim! Üzülme, ben de sevini seviyorum!

Bu masum kızın ateş dolu gözlerinden mutluluk kitabının gizemli tümcelerini okuyordu.

***

Bu sırada Selahaddin, altında fışkıran alevleri; kentleri harabeye çeviren bu yangınları önemsemeyerek Güney Habeşistan’ın heybetli dağları üzerinde yolculuk ediyordu.

Öfkesi dinmemişti. Zira, hareketinden önce bunu rahatlatacak fırsatı ele geçirememişti.

Geceyi uykusuz geçirdikten sonra, güneş doğmadan önce kalkmış ve balona çıkan merdiveni güçlükle çıkabilmiş ve tüfek alıp aynı zorlukla inmişti.

Ağır bir düşünceyle, subayım dışarı çıkacağını umarak Sultan’ın yanındaki subayların bulunduğu çadırlara doğru gitmişti.

Vücudu acılar içinde olduğu halde tüfeği buruşmuş parmaklarıyla sıkarak biraz uzakta çömelmiş, bir vahşi kedi gibi avını gözetmeye başlamıştı. halbuki Çahner, akşamki kavgadan yorulmuş olduğu için uyuyordu.

Arkasında bir gürültü duydu. Yeni konuğun bu şekilde davranışından kuşkulanan Mata: elinde bulunan tüfeğinden, yöneldiği yönden kuşkulanarak bunu izlemişti. Selahaddin arabı görünce, bunun bir yardımcıdan başka bir gözcü olduğunu anladı. Küçük bir düşüncesizliğin kendisini mahvedeceğini duyumsadı. Mata ile birlikte merdivenden çıktı. Arabın yüzüne tuhaf tuhaf baktığını fark ederek kamarasına indi ve bir aynaya baktı.

Çehresi şişmiş, gözleri morarmış, burnu iki misli kabarmış, alnı siyah lekelerle kalbura dönmüş, alt çenesi çarpılarak kan içinde kalmış, özetle korkunç, tanınmaz bir hale gelmişti.

Bu durumda Sultan’ın oğlunun karşısına çıkmanın olası olmayacağı gibi ordugâhta da bir saat kalması olanaksızdı; açıklamayı gerektirecek böyle beklenmedik bir rastlantının etkilerini kaybetmesi gerekiyordu. Bereket versin ki Sultanzade Ömer, dün kendisine ilk görevini vermişti.

“ Kızıl Denize kadar gitmek, Babel Mendeb boğazıyla çevresinde dolaşan Avrupa savaş gemilerinin sayısını öğrenmek.”

Bu görevi tamamlayıncaya kadar bu yaralar da iyi olacaktı.

Çahner’e gelince, O’nun da hakkından geleceğini biliyordu.

Yüzbaşıyı da benzetecekti! Zira tercüman teğmene karşı beslediği vahşi kin gibi Maluel hakkında da amansız, müthiş bir kin kalbini kemiriyordu.

Dün O’nu şeytanca bir ustalıkla aldatmış, açtığı yara da hançeri evirmiş çevirmiş ise de bir rastlantı, subaya bunun yalan olduğunu kanıtlayabilirdi.

Demek ki önce veya daha sonra gerçeğe ulaşacaktı! Dolayısıyla hepsinden önce bunun bedeninin ortadan kalkması gerekiyordu.

Bu şekilde düşünerek güvertede uyuyan üç yerliyi uyandırdı. Bunlar, balonun yeni tayfası olup, soylarının soğukkanlılığıyla şaşkınlık göstermeden hareket hazırlığına dikkat ediyorlardı.

Sultan, bunlara: Gidiniz! Demiş ve zenciler de gözleri kapalı olarak gitmişlerdi. Bunlar Kordufanlı üç Sudanlı olup, genç ve zekiydiler.  El Abid’in iki büyük sülalesine bağlı olduklarından ötürü Sultanın ‘özel birliği’ne kabul edilmek için ricada bulunmuşlardı. Bunların fedakârlığına ve sadakatlerine güveni tam olan Ömer onları Mata ile beraber balon görevine tayin etmişti.

Selahaddin, böyle apansız bir şekilde ortadan kaybolmasının Sultanın gözünde iyi yorumlanmayacağı düşüncesiyle Ömer’e bir mektup yazarak alel acele hareketinin nedenlerini, ilk görevini her hangi bir tehlikeye uğramaksızın yerine getirme arzusundan ibaret olduğunu bildirdi.

Mata, bu mektubu Ömer’in kapısı önünde nöbet tutan Sudanlıya teslim etti ve birkaç saat sonra da balon hareket etti.

Çahner, uykudan uyanarak balonun gittiğini görünce:

- Bak, bak, herif pabucun pahalı olduğunu anlayarak yolu değiştirmiş, dedi.

Fakat, birden bire dudaklarında bir gülümseme belirir gibi oldu. Dünkü işittiği:

- Afrika’daki Fransız ordusu son askerine kadar öldürüldü.. tümcesi hatırına gelmişti.

Bu sözün doğruluğuna inanmamıştı. Herifin bunu, kendisini öfkelendirmek amacıyla söylemiş olduğu düşüncesinde bulundu.

Gerçekten, kepaze herif bu amacına ulaşmışsa da arada yine kendi zararlı çıkmıştı.

Fakat Çahner kendi kendine:

- Ya gerçek ise! diyordu.

Maluel’i arayarak O’nu da ordugâhın biraz ötesinde gözleri bulanmış, yüzü bozulmuş bir halde buldu. Korkularını anladı; daha sonra her ikisi de Ömer’in çadırına gittiler.

Bu uğursuz haberin doğru olduğunu prensin ağzından duydukları zaman kalpleri acıklı bir ıstırap altında ezildi.

Çahner hala inanmak istemiyordu.

- Hayır! yeni efendilerinin yanında iyi kabul görmek için bu caninin uydurduğu bir yalandır. Diye bağırdı.

Fakat Ömer ayrıntılar verdi. savaş geceleyin gerçekleşmiş, Fransızlar gafil avlanmışlar, ateş etkisini gösterememiş, derhal göğüs göğse bir çarpışma gerçekleştiğini söyledi.

- Yedekler ne yapmış?

- Mahvolmuşlar!

- Ya Afrika avcıları?

- Kaybolmuşlar!

Çahner:

- Avcılarımız, müslüman ordusuna geçtiği için bu felakete uğradı! Bu olası mı? dedi.

Her ikisi de harabeler içinde sessizce ilerlediler. İlk kez, kendilerini Sultanın arkasına bağlayan zincirlerin ağırlığını duyumsadılar.

On aydan beri, uygar toplumdan uzaktılar; tansık benzeri bir aracılıkla tehlikeyi atlatmışlar ve rahatça yaşamaya alışmışlardı.

Ötede savaş ve can verenler varken kendileri rahatça galipleri izliyorlardı.

Bütün bu korkunç belayı izleyecekler miydi?

Eğer cesur, bilgili, düzenli, uygun teçhizatlı Afrika Fransız ordusu böyle bir hezimete uğramışsa; şayet, asiler, Fransızların 1871’deki yenilgileri sırasında başaramadıkları yengiye ulaşmışlarsa bu şekilde başarı devam ederse ne kadar acıklı felaket sahneleri göreceklerdi.

Avrupa’nın acıklı sonu, vatanlarının mahvı perişanlığı, özetle düş türünden saydıkları bütün bu düşünceler gerçekleşecek miydi?

***

Bundan beş hafta sonra, Ebu Muhammed ile Ömer, küçük bir koruma birliğiyle Kızıl Deniz kıyısındaki Sican Dağı ve Ras Eldemir arasında bulunan kayalı yere ulaşmışlardı.

Zervak, elini doğuya doğru uzattı…

- Efendimiz, incelemek için en uygun zaman şimdidir; zira gece olur olmaz bütün bu gemiler kıyıyı elektrik projektörleriyle aydınlatacaklar.. dedi. 

Uzakta Arabistan sahili, Ban el Mendeb boğazına hâkim Haddali dağın arkasına ağır ağır inen güneşin ışığıyla aydınlandığı için fark ediliyordu.

Şeyh Seid Burnu ile Sican Burnu arasına sıkışan bu yirmi iki kilometrelik dar yerde Kızıl Deniz, Aden Körfezi ve Asya ile Afrika arasında kazılmış iki bin metre derinliğinde bir çukur olan Hint Okyanus ile birleşiyordu.

Afrika sahilinde on dokuz kilometre uzaklıkta pirim adası volkanı vardır ki burası Abuq ve Şeyh Seid isminde iki Fransız sömürgesini denetleyen ve deniz kıyısı ile bir düzeyde bulunan bataryalarıyla İngiliz bandırasından başkasının Hindistan yolundan geçmesine düşmanca bir biçimde engel olmak ister gibi görünen bir İngiliz nöbet yeridir.

Fakat, İstila Ordusu komutanının bakışı Pirim Adasıyla Afrika arasındaki boğaz kısmına takılmıştı; zira, orada Avrupa’nın uzun zamandan beri silahlandırdığı ve savaşa hazır hale getirdiği büyük bir donanması vardı.

Bu donanmanın büyük bir çoğunluğu İngiliz ve İtalyan gemilerinden oluşup İngiliz gemilerinin sayısı on yedi ve İtalyan gemileri de on üç taneydi.

Madagaskar’da  ve Hindi Çin’deki isyandan dolayı oralardaki donanmayı berkiten ve Cezayir olayı nedeniyle filosunun büyük çoğunluğunu Akdeniz’de toplayan Fransızlar Kızıl Denize yalnız bir zırhlı ve bir kruvazör göndermekle yetinmişlerdi.

Almanya, Batı Afrika sömürgesinde gerçekleşen katliamdan kurtulan vatandaşlarını taşıdıktan sonra hızlı bir biçimde dört zırhlıyla iki kruvazör göndermişti.

Mozambiklilerin limanı yakmalarından sonra katılan iki Portekiz gemisiyle ve Osmanlı Devletinin kaçakçılığı engellemek için Yemen sahiline gönderdiği on bir savaş gemisiyle bu donanma kırk dokuz zırhlıdan oluşuyordu.

Afrika sahilinde suların sığ olması nedeniyle bu büyük donanma on iki kilometre uzakta demir atmak zorunda kalmıştı.

Toplar, otuz bir derecelik açı atışıyla yirmi yirmi iki kilometre uzaklığa kadar mermi fırlattıkları için büyük çaplı ağızlara, iki yönlü hedef olmak koşuluyla Sultanın bulunduğu sahilde etkili bir çatışma edebileceklerdi. Fakat, her gün ulaşan kollarla büyüyen ve yarların arkasında gizli bir yerde ordugâh kuran müslüman kıtalarına karşı kesin çaresizlik içinde bulunuyorlardı.

Sultan karşısında dikilen Diren Ormanını izledi. Bu orman o kadar kesif idi ki üç kilometre boyunca Yemenin dağlarını örtüyordu.

Bacalardan yükselen boz bir duman kazanların sürekli yandığını ve gemilerin istim üstünde olduğunu kanıtlıyordu.

Uzakta, kuzeye doğru hafif kruvazörlerin dumanları, lacivert gökyüzünü beyaz bulutlarla örtüyordu.
Bunlar seyyar kâşifler olduklarından sürekli İskenderiye’de toplanan İngiliz donanmasının tümüyle birleşik devletler donanması içinde düz bir çizgide savaş hazırlığı yapıyorlardı.

Açık ve sabit bu kalelerin çevresinde gece ve gündüz gözetlemede bulunan gözcü çatanalar dolaşıyorlardı.

Bir aydan beri boğazda toplanan bu büyük donanma, sanki kendisi gibi güçlü bir donanmayla savaşacakmış gibi tam bir özenle hazırlıklarını sürdürüyordu.

Ebu Muhammed’in üzerine görev bildiği kurtuluş savaşı ilk direnişe burada uğrayacaktı.
Karşı tarafı Arap yarım adasının bir parçası olup bütün müslüman savaşçılarının savaşa başlamadan önce hac görevini yerine getirmek için orada toplamak istiyordu.

Zenci ordularının yarıdan fazlası bu noktadaydılar..

Şimdi bu boğazda mı durdurulacaktı?

Eğer Avrupa uygarlığı, inanmış savaşçıların azmini engelleyecek kadar güçlü ise bu gücünü burada kanıtlaması gerekiyordu.

Bu değil, bunda başarı olacağı zordu.

Bu donanma, bu koruyucu güç İngiliz amirali Lort Sesil Litutven komutasındaydı.

İslam Kurtuluş Ordusu, kuzey Afrika’yı tehdit ettiği zaman İngiltere hükümeti bundan o kadar endişe etmemişti. Hatta Sahra-i Kebir’de bir Fransız ordusunun tamamının yok edilmesinden, isyan son bulunca Fas’ta rahat rahat zora başvurmadan egemen olacağı umuduyla gizli gizli sevinç duymuştu.

Fakat, büyük bir ordunun Nil havzasından toplandığını haber alınca korkmaya başladı. 

Dongala ve Vadey halkasının Mütemehdi tarafından bozulması; Kasablank’ın İtalyanların elinden çıkması bir yok edici bela gibi İngilizleri titretti. Cezayir yenilgisiyle meydana gelen sevinci, Nil havzasının Büyük Göller savaşıyla ele geçirildiği haberiyle söndü.

Sonuç, yıllardan beri izlediği kişisel yarar siyasetinin bu korkunç durumla temelinden yıkıldığını anladı.

İngiltere’nin, elli yıldan beri Afrika siyasetini yöneten kuralları, tepelerin dışında Zambezi yöresini Nil havzasına birleştirmek yani, sürekli Mısırı serbest bırakmaktan çekinerek Mısır’ı Kab sömürgesine bağlamaktı.

Bu amacı, Mütemehdinin engellemesine rağmen, Nil mecrasını bütünüyle egemenliğine geçirmek suretiyle gerçekleştirmişti.

Bu şekilde, gerek fiilen ve gerekse sözel İskenderiye’den Fransız misyonerlerini kovduğu Uganda’ya kadar egemen bulunuyordu.

Bu sırada güneyde, Kab valisi olan ‘Elmas Kralı’ Sör Sesil Rodes ve ardılları: Niyassa, Banquel’i ve El Hekim limanını -ele geçirme kuralı gereği- Bengal sömürgesinden Mozambik sömürgesinin ayrıldığı noktaya kadar el değiştirmesini büyük bir üzüntüyle gören Portekiz hukukunun zararına Tanganika’ya kadar yükselmişlerdi.

Yalnız Almanya, Doğu Afrika sömürgesini Tanganika sahiline kadar uzatarak iki büyük İngiliz arazisinin birleşmesine engel olmuştu. Ancak İngiltere bundan asla etkilenmemişti.

Bu gölün doğu kıyısında kazanamadığı şeyi, Belçikalılarla yaptığı anlaşma üzerine gölün batı kıyısında elde etmiş ve Belçika’dan aldığı araziye de Kab’dan İskenderiye’ye kadar uzanan telgraf hattını yapmıştı.

Buna karşılık haber alma işini bozmamak için Belçika Kongo’suna, Fransız bölgesi içinde bulunan, yani kendisine ait olmayan bir araziyi terk etmişti.

İşte, ciddiyet, şiddet, kararlılık, ikiyüzlülük, diğerlerinin kârını-zararını düşünmezlik sayesinde birleşmiş Müslümanların kalkışması anında, yavaş yavaş Afrika’yı boyuna iki bölüme ayıran güçlü bir hükümeti kurmayı başarıyordu.

İki ay sürmeden o kadar güçlükle yerine getirdiği karakollar ağı bir anda dört bin kilometrelik bir alan üstünde yok edilmişti. Aynı zamanda:  Ben’in, Altın Sahili, doğu Afrika sömürgeleri de şiddetli bir saldırıya uğramışlardı. Zengibar Sultanı İngiltere himayesine girdiğini belirten anlaşmayı ayakaltında çiğneyerek İngiliz askerini denize dökmüştü.

Yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalan Menaf’ın korunması için, kendisi gibi tehdit altında bulunan çeşitli devletlere başvurmak zamanı gelmişti.

Bu yüzden İngiltere bir konferans düzenlenmesini ortaya sürmüş böylece kabul edilen konferansa Fransa, İtalya, Almanya, Portekiz, İspanya devletleri tarafından delegeler gönderilmişti.

İşte bu toplantıda alınan güç birliği kararı doğrultusunda Kızıl Denize acilen güçlü bir donanma gönderme kararı alınmıştı; zira Afrika’dan kovulan batılıların getirdikleri haberler, İslam Ordusunun toplanma noktası Pirim Adasının karşısı olduğunu belirtiyordu.

Bu boğazda toplanmadan önce, donanma kıyının çeşitli bölgelerinde, en önemli nokta Sevk el Ceşiyeyi kurtarmak için aynı zamanda hareket etmek üzere bölümlere ayrılmıştı.

Fakat İtalya’nın Eritre sömürgesinin son kırıntısı olan Musavi’i, yerinin bir ada bölümü üzerinde bulunması nedeniyle savunma başarıldıysa da Sevagin’le Ubuk’u terk etmek zorunda kalınmıştı. Bu kentlerde bulunan İngilizler ve Fransızlar, birkaç gün önce meydana gelen çarpışmadan hiçbir bireyin kurtulmadığı Zengibar’daki Avrupalılar uğradıkları felaketten kendilerini kurtarmak için alel acele kaçmışlardı.

Lort Sesil Litutven karaya asker çıkarma girişiminde bulunmuştu. Büyük İslam Ordusunun hac görevini yerine getireceği haberi alındığı için Mekke-i Mükerreme’nin iskelesi olan Cidde’yi işgal ve bu şekilde İslam Ordusunun sol tarafını tehdit etmek düşüncesinde bulundu…

Fakat bu fikri gerçekleştirmeyi başaramadı.. buraya çıkardığı deniz piyadelerinin tamamı Vahhabilerin kılıcından geçti. 

Asabe, Rahena, Abuku ve Nacvarde dahi aynı şekilde başarısızlığa uğradı.

İsyanın yayılmasından ve karşılaşılan yenilgilerin dehşetinden ötürü İngiltere Hindistan ordusuna başvurdu.

Fakat, bütün İslam âlemi aynı buyruğa uyduklarından ötürü, uzun zamandan beri hazırlanan isyan Bombay, Delhi, Kalküta, Haydarabat ve bütün Dekan adası bölümünden atıldı.

O zamana kadar Müslümanların düşmanı olan Hindular ilk kez İngilizlerin aleyhine Müslümanlarla birlikte ayaklanmışlardı.

Doksan milyon müslüman olan bu bölgede Sultanın temsilcisi olan Alaaddin’in Racalarla yaptığı görüşmeler güzel bir sonuca varmış ve İngilizler aleyhine birleşmişlerdi. 

Her iki gurubun görevleri kararlaştırıldı. 

Sipahilerin isyanı ile otuz bine inen Hindistan ordusunu bozguna uğratmak ve o ana kadar üç yüz milyona halkı baskı altında yaşatan bu orduyu kaçmaya zorlamak Hindulara aitti.

Müslümanlar da İndus nehri yakınlarından toplanarak Belucistan yoluyla Acemistana ve oradan Küçük Asya geçeceklerdi.

İngiltere, aynı zamanda yirmi tehlikeye birden karşılaşıyordu. Fakat, Afrika ve Asya Müslümanlarının birleşmesine engel olmak için yalnız Süveyş kanalını işgal etmek yetmeyip Yemenin çevresini de savunmak gerektiğini sezen Lort Sesil Litutven kuvvetinin büyük bir bölümünü Pirim adasının karşısında toplamıştı.

Boğazı geçmeden önce İslam ordularının buluşma noktası Rahena ile Abuku arasında olduğu belirlendiği için sahilin yüz elli kilometrelik bir bölümünde savunma hattı oluşturulmuştu.

Sultan, Ömer’den genel durumu bütünüyle öğrenince:

- Bu güçlü donanmanın hakkından gelebilmek için gerektiği kadar patlayıcı üretmeyi umut ediyor musun? diye sordu.

Zervak yanıtladı:

- Evet.. çünkü, getirmiş olduğum tuzdan fazla buraya geldiğim zaman, iki günlük bir uzaklıkta olan dağdaki Asal gölünden pek çok tuz bulunduğunu ve Habeşistan’ın büyük bir bölümü kendilerine gereken tuzu buradan elde ettiklerini öğrendim. Dağlarda reçineli çam ağacı da oldukça çok olduğundan bütün boğazı havaya uçuracak miktarda patlayıcıyı hazırlarım.

- Bundan bir miktarı da Süveyş geçidinde kullanmak üzere Şeyh Sunusi tarafından istenmişti.

- Ona da gönderdim. Yoldadır. Senin hareketinden sonra Hartum’a bir kervan gönderdim; yanına da gerekli bilgilere sahip güvenilir bir adam kattım. Amederman Şeyhi de oradan bu kafileyi bir gemiyle Nil yolundan Şeyh Senusi’ye gönderecek. 

- Çok güzel! Nasıl kap kullanıyorsun?

- Atuqa’da kullandığım gibi kaplar… bunlar tehlikesiz bir biçimde nakledilecek kadar sağlam ve bir tabanca kurşunuyla kırılacak kadar gevrek…

- Bu küpleri nerede bulacaksın?

- Dâna ve Beni Amr kabileleriyle gece ve gündüz bunları üretiyorlar.. her gün develerin sırtında o kadar çok sayıda geliyorlar ki eğer zaman verirsen, burada gereken patlayıcı maddeden başka ileride gerekecek kadar dahi hazırlayacağım…

- İstediğin kadar vaktin olacak.. fakat bunlar, savaş gemi toplarının menzilleri dışında değil mi?

- Evet.. burada üç kilometre gerideki iki dağ arasındadır.

- Her şey üç haftaya kadar hazır olmalı… fabrikanı gelip göreceğim. (Maiyetindeki bir atlıya hitaben) Sen düşmanın karaya asker çıkarması olasılığına karşı gereken önlemleri aldın mı?

Bu sözlerin muhatabı Nevgali kabilesinin genç bir lideri olup cesaret ve Sultana olan bağlılığı sayesinde Masu’dan, İngiltere sömürgesi Zilae kadar bütün kıyı kabilelerinin yöneticiliğine atanmıştı.
Bu, İtalyan işgaline karşı son derece direniş gösteren ve kervanlardan haraç alan kuzey Somalilerin soyundandı.  Bunun için düşman: Kızıl Deniz sahiliyle yetinmeyerek Atlas Hin Okyanus sahilinin, Kardafu burnundan İngiliz doğu Afrika’sına kadar bin iki yüz kilometrelik bir bölümüne yayılmak isteyen İtalyanlardı.

Sultan:

- Aklında tut.. işgalciler, buradaki şeyleri ve özellikle ordugah yerleşim yerlerini bilmemeliler. Bu yarların arkasındaki gizli kuvvetleri belirlemek için karaya asker çıkarmalarını engellemek senin görevindir…

- Buna kalkıştılar. Fakat, bir daha gelemezler.. bize göndermiş olduğun tüfekler pek iyidirler. Yalnız fişek ister.

- Ömer bu talebi bir yere kaydet! Şimdi işgal ettiğin yerler nerededir?

- bütün bu kayalık sahil boyunca, gemilerden görülemeyecek şekilde gözetleme birimlerini oluşturdum. Birbirinden olan ayrılıkları üç yüz metredir.. bu şekilde sıradağın yakınında Sezire’ye kadar vardır. Bu birimlerin gerisinde sürekli güçlü yedek birimler hazır bulunuyor. Sahile bir sandal yaklaşırsa bir ateş yakılır ve bütün savaşçılar özel yerlerine giderler.

- Bu melunların yok olacağı güne kadar iyice gözetlemelisin!

- Bana güvenebilirsin; yetmiş bin kişilik bir gücüm var.. hiçbir kafir ayak basamaz!

O vakit Sultan tüysüz, uzun boylu bir ihtiyara döndü. Bu: Aden Körfezi sahilinde bulunan Haşya kabilesinin lideriydi.

- Tahir, yeterli nakliye taşıt sayısını hazırlayabildin mi?

- Evet, Zengibar’dan Adulis koyuna kadar bütün gemi kuvvetleri bu sahile getirildi. Parola, on sekiz aydan beri bütün sahilde bilindi. İlk aşamada Hristiyanlar hiç bir şeyden kuşkulanmadılar; şurada gördüğün birliğe ben de üç bin Zambuk topladım.

- Önceden topladığın nakliye araçlarını güvenlik altında tutuyor musun?

- Evet.. onları yarların arkasında karaya çektik.

- Fakat, bunların sayısını arttırmalı.

- Her gün artıyor… Somali’deki kardeşlerimiz sahil boyunca geceleyin gelerek bize katılıyorlar. Dâna’ killer dahi gece gündüz kayıklar inşa ediyorlar.

- Bunların hepsine yetecek kadar kürekçilerin var mı?

- Evet, kürek ve kürekçilerimiz olduğu gibi kadınlarımız da yelken dokuyorlar.

- Tahir, boğazdan geçmemiz senin önlemlerine ve çalışmalarına bağlıdır. İki kat çalış ve önümüzde olan yirmi günden yararlan!

- Baş üstüne! Yirmi güne kadar toplayacağım taşıtlarla adaya geniş bir köprü kurulur.

Ömer:

- Oradan geçemeyiz; çünkü Pirim adasına karşı bir şey yapamayız.. geceleyin saldırmayı düşündüysem de duvarları pek yüksektir… dolayısıyla, sekiz kilometre yukarıda bir noktadan geçeceğiz.. bu noktayı da sana söylerim: kayıkları bir gece önce oraya getirirsin.. şimdi, bir keşif yaptıracağım, tam uygun bir zamandır; bakalım donanma bu akşam tel ağlarını koydu mu?

Sultan:

- Denizi elektrik ışığıyla aydınlattıklarından kayıklardan birinin gemilerden birine yaklaşması olası değildir.

- Kayıkla gidilecek değil, bireysel adamlar gidip keşif yapacaklar.

- Yüzerek mi?

- Hayır; bakınız!

Kayaların aralarından yirmi kadar yerli çıkmıştı. Bunlar sakınımlı yürüyorlar ve her biri, arkasında insan boyunda bir mantar ağacı kabuğu çekiyordu. 

Bunlar, savaş gemilerinin dürbünleriyle bakılmış olsa bile ayrımsamak olası değildi; çünkü sahilde bulunan sakız ağacı çalılıklarından fark olunmuyorlardı.

Sahile geldiler, tahtalarını suya koydular, çeneye dayanak olmak için ön tarafı biraz kalkık olan bu ilkel haldeki kayıklara yüzü koyun uzandılar; ellerini kürek gibi kullanarak hızla çeşitli yönlere dağıldılar.. bedenleri su içinde kaybolmuş yalnız başlarının tepesi görünüyordu.

Yirmi adım uzaktan, bunun bir adam olduğunu ayrımsamak olanaksızdı.

Sultan:

- Bunlar, Dânakıl dalgıçlarıdır. Kendilerini bilirim. Dedi. Afar’lar ünüyle anılan Dânakıllar, Kızıl Denizin doğu kıyısında dört kilometrelik bir yerde yaşarlar ki, önceleri müthiş korsandılar. Bunlar av, balıkçılık, hırsızlık ve haraçla geçinerek, buharlı gemilerin buluşundan önce, sahillerine yakın geçen ticari gemileri için bir bela kesilmişlerdi.. fakat Avrupalılara karşı, korsanlık etmelerini engelledikleri için büyük bir kin besliyorlardı.

Müslüman olmadan önce (Sezelpina) adında bir ağaca tapıyorlardı. Renkli bir peştamal ve şemmame denilen hayvan postundan bir tür ehram giyen bu kabile savaşçıları örülmüş saçlarına bir kirpi dikeni geçiriyorlar ve içlerinden birçokları, bir düşman öldürdüklerine işaret olmak üzere bir devekuşu tüyü dikiyorlardı.

Hiçbir Avrupalı, haraç vermeden bunların ülkesinden geçemezdi. 1840’da Zeyli Arapları, Yemen savaşçıları İran Müslümanlarıyla birleşerek bunların ülkelerine girdikleri sırada hiç biri geri dönmedi. 1875’de bir Osmanlı Paşası yeteri kadar parayla silahlı bir tabu askeri ve üç topla bunların arasından Şua’ya doğru bir yol açmak istediyse de bu kuvvet de mızrakla silahlı Dânakıllar tarafından yok edildi.

Bunlar:

- Tüfekler, korkakları etkilemekten başka bir işe yaramazlar, diyorlardı.

İşte Kızıl Deniz sahilindeki müttefikleri böyle adamlar olup birçok aylardan beri Nuqali’ler, Somalililer, Adalılar, İysalar, birleşerek sahilin bu bölümüne Avrupalıların asker çıkarmalarına dehşetli bir engel oluşturmuşlardı. 

Sultan sordu:

- Gemilere yeterince yaklaşabilirler mi?

Zervak yanıtladı:

- Bazıları çeşitli zırhlıların etrafını dolaşarak dönüp geldiler.

- Ne bilgi getirdiler?    
   
- İlk iki hafta zarfında donanma gerek tel ağları ve gerekse zincirler aracılığıyla son derece bir koruma altında bulunuyordu. Fakat, bir süreden beri bu bağlamalar azaldı. Dün gece yalnız Alman gemileri ağ germişlerdi.

Ömer:

- On beş gün içinde, artık o derecede güvenleri artacak ki, bu önlemlere gerek duymayacaklar.. özellikle bizim gibi vahşilerin, kendilerini rahatsız edece araçlara sahip olduklarını nereden bilecekler.

Zervak:

- Dalgıçlarımız, gemilerin gerçek sayısı hakkında bilgi getirdiler.

Ömer:

- Bu konuda bilgimiz pek mükemmeldir. Her iki denizde demir atmış olanlarla denizde gezenleri biliyoruz; yeni elemanımız Selahaddin, onların bütün hareketini sekiz gün sürekli gözlem altında bulundurdu.

- Yeni görevine gitti mi?

- Arabistan’a mı?

- Evet, Arabistan ile İran'a...

- Gitti baba!

Bu sırada bir Sudanlı gelerek Ömer’in önünde eğildi ve yavaş sesle birkaç sözcük söyledi.

Genç Prens:

- Baba birkaç kişi gelmiş..

- Neredelermiş?

- Ordugâhta bekliyorlarmış..

- Nereden gelmişler?

- Kimliklerini yalnız bize söylemek istedikleri için fazla bir şey söylememişler.

- Haydi gidelim! Artık buradan ayrılmak vakti geldi. 

Gerçekten gece karanlığı basmış ve zırhlılardaki projektörler sahili aydınlatmaya başlamıştı.

Bu, gerçekten görülecek bir manzaraydı.. her geminin bir bölgeyi aydınlatması, kimi sahili, kimi denizi elektrik ışıkları içinde bırakıyorlardı.

Sultan gözetleme yerinden indi.

- Allaha ısmarladık, çocuklar! diyerek ayrıldı.

Çadırına döndüğü zaman oğluna:

- Demin geldikleri söylenenleri içeri getirsinler! dedi.

Uzun bornozlara bürünen üç kişi çadıra girdiler.

Ebu Muhammed sordu:

- Siz kimsiniz ve nereden geliyorsunuz?

- Aqadesi’den İstanbul’a, müminlerin halifesine gönderdiğin özel memurları tanımadın mı?

- Mısır kadısı Mahmut!

İhtiyar Arap:

- Evet, kendisi.. dedi.

- Çoktan beri senden haber almamıştım.. ne var? ne yaptın?

- Avrupa’daki müslüman kardeşlerimiz yüce gerçeği pekiyi biliyor ve takdir ediyorlar. Orada her şey hazırdır.

İstanbul’da gördüğüm onay, mazhar olduğum övgü ve elde ettiğim başarı pek büyüktür. Osmanlı amirali tarafından gönderilen özel görevlileri de getirdim.

Kadı’nın yanında bulunan ve o ana kadar sessiz bir biçimde bir köşede duran iki Arap kıyafetli kişi bornozlarını açınca Osmanlı deniz subaylarına özgü elbiseleri ortaya çıktı.

Bunlar Sultanın önüne kadar giderek saygı ile selamladıktan sonra biri, kır sakallı, ihtiyar söze başladı:

- Kutsal amacınız Halifemiz nezdinde pek ziyade kabul gördü.. Osmanlılar canı gönülden hazırdırlar.

- Kendilerine karşı sonsuz saygı duyduğum ve sevgi beslediğim İslam Halifesinin devleti onurlu Osmanlı padişahının iki subayını gördüğümden ötürü pek övünçlüyüm. İsminizi söyleyiniz!

- Nubar ve Hüseyin bendeleriniz!

- Pek memnun oldum..

İki subay eğildiler.. ihtiyar Nubar, konuşmanın başından beri gözlerini kendisinden ayırmayan Ömer’e baktı.

- Donanma hazır mı?

- Evet…

Sultan düşünmeğe başladı.

Bu zihninde kurmadığı, sunulan iyiliğe oldukça minnettar kalmıştı. Deniz kuvvetleri işine çok yarayacaktı. Fakat son derece ketum olmak gerekti.

Sultanın ilk önerisi bu oldu:

- Amirale söyleyiniz, Adalı dağı üzerinde bir ateş yandığını görünce o gece gemileri biraz açığa çeksin.. zira orada bulunan diğer Avrupa deniz kuvvetleri torpillerle yok edileceklerdir..

 Torpillerimiz var.. şaşırmayınız.. gerçi bunlar bildiklerinizi gibi düzgün ve uygun değilse deyine iş görürler.

- Çok güzel araca sahipsiniz.

- O gece, Osmanlı Deniz kuvvetleri, diğerlerinden ayrılmaları için kendilerine özel bir ateş yakmalı.. torpiller patlayınca, bunlar da yakın mesafeden, tahripten kurtulan düşman gemilerini topa tutsunlar..

- Emriniz harfiyyen yerine getirilecektir.

- Kahraman Osmanlılar size iyi bakılıyor mu?

- Meşrutiyeti kurduğumuz andan beri son derece geliştik ve pek güzel bakılıyoruz.

- Donanmada ne kadar asker var?

- Üç bin asker ve iki yüz subay..

Sultan zihnen bir hesaplama yaparak:

- Asker başına beş ve subay başına elli liradan.. söyle Ömer ne yapar?

- 25 bin lira!

- Bu parayı külçe altınla değiştirdiğimiz İngiliz liralarından ver.. beş yüz lira bu iki subaya ve beş bin lira da Amiral için ekle.. sandalınızı nerede bıraktınız?

- Burada iki mil uzakta bir koyda sakladık.

- Pek ala! Acele geri dönerek talimatı Amiralinize bildiriniz.. Adalı dağında ateş yandığı gün gelip son talimatı da alınız.

Ömer’in bir işareti üzerine zenciler bir perde kaldırarak Sultan’ın hazinesi bulunan bir küçük odaya girdiler ve mühürlü on bir torba çıkarıp subayların önüne koydular.

Ömer:

- Bunlardan her birinde beş bin lira var ve yaklaşık otuz kilo kadardır.. dedi.

Sultan:

- Bunlar tarafımdan size bir hediyedir. Tüm arkadaşlarınıza selam söyleyiniz.

Sözlerini söylemekle subaylar geri çekildiler.

Sultan, Mahmut’a:

- İşte senin için de bir torba.. başladığın işe devam et.. Ah! Altın! Altın ne büyülü ne güçlü bir maden!


<< Önceki                   Sonraki>>




Cemal Çalık, 20.11.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı