13 Haziran 2022 Pazartesi

SA9707/SD2437: Sıkıntı (Roman); 3. Bölüm-Cennet 31

      Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

'Terasa çıktığımda gökyüzündeki yıldızlara takılmıştı gözlerim. Richmond’da Temmuz geceleri neredeyse Adana ile aynı berraklıktaydı. İD masalardan birine oturmuştu; geldiğim yöne bakıyordu ve elinde bir bardak vardı. Üzerinde az önceki kıyafeti yoktu; onun yerine bir kot pantolon bir de uzun bir penye giymişti. Terasın ışıkları sönmüş yıldız parlaklığındaydı.'



Çok mu kaba davranıyorum, diye düşündüm. Hayır, kaba değildi tutumum; tam aksine çok hassas davranıyordum. O kendi istediği gibi davranıyordu, ben ilkelerimin ve inancımın gereği ona saygı duyuyor ve vücuduna bakmıyordum. Kendi vücuduna, vücudunun ziynetlerine saygı duymaması onun sorunuydu; hiçbir nezaket kuralı benim de aynı şekilde davranmamı gerektirmiyordu. Çağın getirdiği şey özgürlük adı altında dinsiz ya da pagan ilkel çağların çıplaklığıydı, buna uymak ve ilkelerimden vazgeçerek bu kışkırtıyı normalleştirmek zorunda değildim.

Birkaç saniye sonra kilidi açtım ve kapıyı araladım. İD kapıdaydı henüz ve oda kapıma bakmaya devam ediyordu. Ona, ‘eğer düzgün giyinirse namazdan sonra uyumadan önce biraz zaman ayırabileceğimi’ söyledim ve kapıyı tekrar kapattım. Bu kez kapıyı kilitlememiştim. Hava sıcaktı ve terlemiştim, ama biliyordum ki terimin bir kısmı yaşadığım bu ani sıkıntıdandı.

Saat 23:36 idi. 28 Temmuz 2019 Pazar günü çok yoğun ve uzun geçmişti. Gözkapaklarım açılmıyordu. Ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, İD bütün kafa karıştırıcılığıyla çıkıp gelmişti. Karımı düşündüm. Uçak Dulles’a indiğinde kısa bir mesajla ona haber vermiştim. O da ‘Elhamdülillah’ yazmıştı. Ve şimdi olanlar…

Çok fazla düşünmeye niyetim yoktu, yarınki toplantıya odaklanmalıydım. Valizimi açtım, o akşam ve ertesi gün giyeceğim kıyafetleri hazırladım. Hızlıca duş aldım ve yatsı namazımı kıldım. İD’den bir ses çıkmadı diye düşünürken, telefonuma bir mesaj düştü: ‘Hotel roofundayim, bekliyorum.’

Terasa çıktığımda gökyüzündeki yıldızlara takılmıştı gözlerim. Richmond’da Temmuz geceleri neredeyse Adana ile aynı berraklıktaydı. İD masalardan birine oturmuştu; geldiğim yöne bakıyordu ve elinde bir bardak vardı. Üzerinde az önceki kıyafeti yoktu; onun yerine bir kot pantolon bir de uzun bir penye giymişti. Terasın ışıkları sönmüş yıldız parlaklığındaydı.

Beni gördüğünde ayağa kalktı İD, elindeki bardağı masaya bırakmadan. ‘Tekrar merhaba,’ dedim ve ekledim: ‘Nasılsın?’

‘Seni yemeyecektim,’ dedi gülümseyerek. ‘Kapını kilitlerken gülme krizine girecektim neredeyse.’

Oturmasını rica ettim ve ben de oturdum. ‘Limonata,’ dedi İD. ‘Senin için de istemiştim.’

Teşekkür ettim önce ve sonra ben de gülümsedim:

‘Bakışların hiç de öyle değildi,’ dedim. ‘Benim gibi bir insanın tehdit algılama biçiminin nasıl olduğunu bilmen gerekirdi. Sen o an benim için bir tehdittin, nefsim için bir tehdittin, zaaflarım için bir tehdittin; vücudunu hiç esirgememiştin ve kusura bakma ben bir erkeğim ve herhangi bir dinin sınırlarını kabul etmeyen bir Batılı değilim, sen hiç anlamasan da tedirgin olmam normal, bunu sana Torino’da anlattıklarımdan anlamış olmalıydın.’

‘Hiç şaşırmadım,’ dedi İD hafif bir kahkaha atarak. ‘Bana kızacağını düşünmüştüm, ama nasıl davranacağını da büyük bir endişe ve merakla bekliyordum.’

‘Kızgın olmadığımı söyleyemem,’ dedim. ‘Ama buraya kadar beni görmek için gelen birine de kırıcı bir şekilde davranacak değildim. Anlaşılan Cevval’le iyi bir plan kurgulamışsınız, zamanlaman dört dörtlüktü. Peki ya kıyafetin?’

‘Hayatımda hiç vücudumla erkekleri etkilemeye çalışmadım,’ dedi İD sesini zayıflatarak. ‘Benim kıyafetlerimin hepsi böyle.’

‘Şu an üzerinde olan öyle değil ama?’ dedim. ‘Senin o kıyafetleri giydikten sonra erkekleri etkilemek için ayrıca bir çaba sarf etmen gerekmiyor ki. Erkeklerden almaya alışkın olduğun iltifatlar, içlerinde seni arzuladıklarını barındıran mesajlardır, bilmiyor musun?’

‘Sık seyahat ettiğim için soğuğa karşı valizimde bulundurduğum kıyafetler bunlar,’ dedi ID ve suçlarcasına devam etti: ‘Ama diğer erkekleri etkilediğim gibi seni etkileyemiyorum nedense?’

Sessiz kaldım bir an. Etkileyemediğini söylüyordu, ama zihnimin altüst olduğunu da çok iyi biliyordu. Ayağa kalktım ve terasın uç kısmına doğru ilerledim. Richmond’un ışıklarına baktım. Bu şehir de gürültüsüzdü. Washington’u da tasarlayan bu şehrin hakimleriydi. Burada uşaklar, yiyecek-içecek tedarikçileri ve diğer hizmet sınıfı dışında yoksul yoktu, burada din yoktu, burada yasak yoktu, burası Amerikan Cenneti’ydi; para, içki, seks ve uyuşturucu Amerikan Cenneti’nin ödülleriydi. Antik Yunan’da olduğu gibi bir kadın eğlence için ve çocuk yapmak için gerekliydi, sadece hediye edilebilirdi ya da erkekler için eski geleneksel eş formunda bir aksesuardı.

Ama bizim dinimizde, İslam’da kadın bir mücevherdi. Bunu nasıl anlatabilirdim ki. İD de ayağa kalktı ve masadaki limonata bardağımı da alarak yanıma geldi. Richmond’un ışıklarına bakıyorduk.

Yavaş yavaş konuşmaya başladım:

‘Beni anlayabilir misin Batılı kafanla bilmiyorum. Anlatacağım Türkiye’de olanları. Senin bildiğin şeyler olmayabilir bunlar, senin yaşadığın çevrede anlamsız olabilir; ama dinle. Dolanır dururuz evlenene kadar. Biz erkeklerin çoğu. Yani çoğunlukla biz erkek milleti. Yani içimizden adam olmayıp da adam kılığında görünenler. Kapı kapı gezeriz. Çaldığımızda açılan kapılardan içeri girer, o gece kalırız. Gece dediğime bakma, günahın karanlığıdır, bazen bir saat sürer bazen de birkaç vakit. O kapılardan her içeri girişimizde gözü dönmüş bir cengaveriz. Her çıkışımızda süklüm püklüm olmuş, sinmiş bir kedi. Günahın, çirkefin kokularını sürünmüşüzdür. Sonra çıkar ak pak olmuş hâlimizle adam gibi toplumda gezeriz. Fısıltılarla anlatırız kapıların ardındakileri. Hava atarız dostlarımıza. Her hava atışımızda suç ortağı edinmeyi hedefleriz. Yediğimiz herzeden herkes tadarsa kimse ses etmez diye hesap ederiz. Biz de böyle düşmüşüzdür tuzağa.’

İD sessizce dinliyordu, sesim kendi akışında sertleşiyordu ben farkında olmadan:

‘Düşkünhânelerin önünden geçerken içimizdeki ifrit canlanır. "Öte tarafa gittiğinde enayi diyecekler sana", der. "Bir daha mı dünyaya geleceksin sanki? Dışarıdan seslenir çoğu vakit adam kılığında görünen canlı ifritler. İki kadeh veya bir küçük. Bir de şuh sesler. Kralları, Şahları devirmiştir bu cenabet işler, sen kimsin ki? "Sen erkek değil misin yoksa?" İçmesen de olur. İçki haram. Ya diğeri? O da haram da. Bekârlık işte; hoş gör. Ne olacak canım, günahsa tövbe edersin olur biter. Bir de emekli olduğunda hacca gittin mi, tamam. Sıfırlanıyormuş günahlar(!). Evlendiğinde hanımdan fırsat kalmaz. Bekârlık sultanlıktır be!’

Bir vaaz vermeye niyetim yoktu, içimde birikenleri İD’e boca ediyordum:

‘Sultanlık? Nasıl sultanlık? Sultanlar böyle mi yaparmış? Nerede akşam, orada sabah? Bedenleri o kadar mı değersizmiş? Bedenlerine hürmetleri o kadarcık mıymış? O koca sultanlar bekâr da mı oluyormuş? Hiç bekâr sultan olur mu ki? Kim uydurdu bu yalanı? Sen o kadar zifte bulan, gel buna sultanlık de! Sultan zifte bulanmaz. Sen kim sultanlık kim? Bekârlık ne, sultanlık ne? Bekârlık sefalet be sefalet. Ne sultanlığı? Düşkünlüğün sultanlıkla ne alakası var? Sultan dediğin sultandır, renk renk cariyeleri var. Hepsinin efendisi de kendisi. Ya sen? Sen kapı kapı olan artıkçıdan başka bir şey değilsin. Bir sürü efendiden artakalandan ziftleniyorsun, bir gecelik efendiliğe efendilik diyorsun, artıkçı! Adam kılığında dolaşıyorsun. Gelip bir de hava atıyorsun. Yuh! Midesiz!’

Gezdin dolaştın kapı kapı. Geldin, eli-ayağı düzgün, namuslu kız arıyorsun. Sen namuslu musun da? Namus, kapı kapı gezdiğin yerlerde yok muydu? Senin yaptığını onlar da yapıyordu. Sen onlarla yapıyordun yapacağını. Aynı işi yaptınız. Sen aynı işi yaptığının namusunu beğenmiyorsun, kendini namuslu sayıyorsun. Şimdi de gelmiş namuslu kız arıyorsun. Sen namuslu kıza lâyık mısın ki? Senin cılkı çıkmış ruhunda, bedeninde namus mu var? Hangi hakla namus arıyorsun? Bir nişan atmış kıza kötü bakıyorsun. "O kızda bir şey yoksa niye nişan atsın?", diyorsun. Annen cirit atıyor ortalık yerde. Veya sen koşumlarını kuşanıp göz değmemiş kız tavlamaya kalkıyorsun, "Annemi göndereceğim" diyorsun. Hangi yüzle yapıyorsun bunu, Bay Namuslu? Sırtında bir kamyon yükü günahla adam kılığında dolaşıyorsun. Adamlık ayağa düşmüş. Ayaksa bataklıklarda her günah duvarına bir çentik atıyor. Çentik ya. Çentik. Hava attığın sayı. Ne kadar iğrençsin!’

İD’in ne düşündüğünü bilmiyordum, ama durmuyordum:

‘Eskiden, "Gözü yerde, kimsenin namusuna kem gözle bakmaz" diye överlerdi seni. Fıldır fıldır dönen gözlerin kirlenmemişti o çağlarda. Kabul, tek kabahat senin değil. On sekize girdiğinde tez canlı kafanı çelmeye çalışan çok oldu. Bazı karakter noksanı adamlar çocuklarını teşvik de ettiler. Kabul de hiç mi aklına gelmedi günah? Haram? Zina? Bu işler o kadar kolay mı? Bak her dinde bu iş günah. 
Sen dinsizim de demiyorsun. Namus gibi bir kavramla içli dışlısın. Biliyorsun namus yoksunu etten hayır çıkmayacağını. O zaman bu sorumsuzluk da ne? Namus yoksunu bir kocadan hayır mı çıkar? Cılkı çıkmış ruh da nezâket mi kalır? Kadın latiftir, hassastır. Çaputa dönmüş sen, aldığın o namuslu kıza değer misin? Onun namusuna hürmet edebilir misin? Onun sana sakladığı tüm değerlerinin kıymetini bilebilir misin? Saflığına kıymet biçebilir misin? Onun senden başkasına bakmamışlığının seni sultan yaptığı besbelli de ondan başkasına bakan sen ona sultanlık lezzeti tattırabilecek misin? Sen ondan sultanlığın azâmetine yakışır sadakat beklersin iyi de sen ona ne verirsin? En küçük fırsatta felekten çalacağın geceler hayal edersin.

Felek ne ise? Felek ne sence? Geceler Feleğin mi? Feleğinse nasıl çalacaksın? Sen kendi ahiretini çalıyorsun ahmak, ne gecesi? Sana değil sırf zina, zinaya yaklaşmak bile yasak! Yasak ya, sana ne! Değil mi? Kimse görmedikten sonra. Felek de mi görmez? Kafanı karıştırmışlar karıştıracakları kadar. Felek ne, Allah ne, nereden bileceksin? Allah görür mü görmez mi nasıl akledeceksin? Sen adam kılığında gez ortalıkta. Kendini kandır kimse görmez diye. Her seferinde geri gel, karından sadakat bekle. Sadakatsiz! Helallik dilemek nasip olur mu, belli olmaz, yaptıklarını hangi yüzle anlatıp helallik dileyeceksin?

Kapıları çalanlarımız da var. Çalıp çalıp kaçanlarımız. Korkudan ayakları dolananlarımız. Koklayıp koklayıp hangisi daha güzel diye karar vermeye kalkanlarımız. "Bir gülle bahar olmaz" diyenlerimiz. Aşk demişiz bir kere. İllâ ki aşk. "Aşk olmadan evlilik olmaz" diyenlerimiz. Şiirler dökülüp melankoli giyinenlerimiz.  Eli kadın eli görmeden ölüp gidenlerimiz. Bir tek gül uğruna ömrünü heder edenlerimiz. Gelir şiir yazar, şair geçiniriz. Herkesten alacağımız var gibi duygularımızı pazarlarız. "Bize ne be, yaşasaydınız!" demeyiz.

Yüceltiriz adamı, altına post serer, "Allah, Allah" der, yüzüne bakıp keramet bekleriz. Ama hepimiz adam kılığında dolaşır, adam görünürüz. Evli barklı iken evli barklılarla görürler bizleri. "Özel hayattır", diye çıngar kopartırız. Evli iken, bekârlarla görürler bizleri. "Birden fazla karı almak helaldir" deriz. Karıları alırız almasına da. Bizi hangi kasırga alır pek söylemeyiz. Söyleyemeyiz, erkekliğimizi lekelemeyiz. Adam gibi dolaşırız ortalıkta. İçi çürük adamlar!’ 


<< Önceki                      Sonraki>>


[(12.06.2022, (3/63 (287))]


Seçkin Deniz, 13.06.2022, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

   

Seçkin Deniz Twitter Akışı