16 Mayıs 2022 Pazartesi

SA9669/SD2409: Sıkıntı (Roman); 3. Bölüm-Cennet 27

  Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Sorumun cevabını çok sonra, şimdi bulabiliyordum. Çünkü sömürenler aynıydı, sömürülenlerin de aynı olması kaçınılmazdı. Sosyolojik dönüşümler hırsızlığa ve hırsızlığa karşı çarelerde aynı mutlak egemenliğe boyun eğiyorlardı. Washington’daki binalar öyle değildi oysa."



Fakirlerin evleri, tıpkı zenginlerin evlerinin birbirine çok benzemesi gibi ne kadar çok benziyordu birbirine. ‘Gök Yazarı’ Washington’daki binaların Masonik/Mistik tasarımına dair düşüncelerini aktarmıştı. Burası zenginlerin şehriydi ve her şey zenginlerin planladığı gibi bütün ayrıntılarıyla ‘seçkin’ görünüyordu. Burası ‘Sahte Cennet’in merkeziydi. Mükemmel olmalıydı. 

Bourbon Hanedanının sondan önceki Fransa Kralı XV. Louis, entrika yoluyla uluslararası olayları etkilemek amacıyla 1748'de Secret du Roi (Kralın Sırrı) olarak bilinen, karmaşık bir gizli diplomasi sistemi kurmuştu. 

Parisli bir saatçinin oğlu olarak dünyaya gelen, mucit ve müzik öğretmeni olarak Fransa Kralı XV. Louis’nin kadrosuna dahil olan, hayatının çeşitli dönemlerinde saatçi, mucit, oyun yazarı, müzisyen, diplomat, casus, yayıncı, bahçıvan, silah tüccarı, hicivci, finansör ve devrimci roller oynayan bir Secret du Roi’sına ajanı olarak İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşı veren Amerikalılara destek için gönderilen ve son kral XVI. Louis ve karısının giyotinle öldürüldüğü 1789 Masonik Fransız İhtilali’nin katılımcılarından Augustin Caron de Beaumarchais (24 Ocak 1732 - 18 Mayıs 1799) adlı Fransız asıllı Amerikalı karanlık bir tipin Amerikan Bağımsızlık Savaşı için çağırdığı Fransız asıllı asker-mimar Peter Charles L'Enfant’ın, Washintgon veya ‘Columbia Bölgesi’ olarak bilinen çevresi dahil yaptığı, Andrew Ellicott tarafından revize edilen proje ile Kongre’den para alsa da yoksulluk içinde ölmesi gerçek bir ironiydi. 

Bu ‘Sahte Cennet’in başkentini tasarlayan mimar, bu başkentin gelecek yüzyıllarda yoksullaştıracağı milyarlarca insan gibi yoksulluk içinde ölmüştü.ABD, başkentini tasarlayan mimarın sıradan bir mezarlıkta yatmasını itibar zaafı olarak görmüştü. 

Fransa’nın ABD Büyükelçisi’nin hatırlatmasıyla 1909'da Green Hill'deki mezarından çıkarılan kemikleri Virginia'daki Arlington Ulusal Mezarlığı'ndaki bir yamaçta Arlington House'un önüne yeniden gömülmüştü. Burası, Potomac Nehri'ne ve kendisinin Washington DC'nin orijinal olarak tasarladığı kısmına bakıyordu. İki yıl sonra mezarının üstüne bir anıt yerleştirilmişti. Anıtın üzerinde, Andrew Ellicott'un revizyonunun ve James McMillan Komisyonu'nun planının bulunduğu diyagramda L'Enfant'ın planının bir kısmı kazınmıştı. O da artık yoksul değildi.

Birçok ülke gezmiştim; Afrika’da herhangi bir Avrupa sömürgesi olan bir ülkenin bir şehrinin bir mahallesinin derme çatma evinin döküntülerle dolu duvarlarının ortalarındaki dayanıksız ahşap çerçeveli demir şebekelerin motiflerinin Adana’daki herhangi bir gecekondu evindeki şebekelerin motifleri ile aynı olmasını anlayamamıştım; pencerelerde demir şebeke zorunluluğu yaygın hırsızlıklardan doğmuştu, peki şebekelerdeki motifler nasıl aynı olabiliyordu?

Sorumun cevabını çok sonra, şimdi bulabiliyordum. Çünkü sömürenler aynıydı, sömürülenlerin de aynı olması kaçınılmazdı. Sosyolojik dönüşümler hırsızlığa ve hırsızlığa karşı çarelerde aynı mutlak egemenliğe boyun eğiyorlardı. Washington’daki binalar öyle değildi oysa.

28 Temmuz 2019 Pazar günü çok uzun geçiyordu benim için. Uzun bir yolculuktan sonra geldiğimiz büyükelçilikteki koşuşturmalar, hep yarın 29 Temmuz Pazartesi günü sabah 9:00'da Virginia/Richmond’da katılacağımız toplantı içindi. Bu toplantı çok önemliydi ya kaldıraç etkisi yaparak bütün yerli şirketlerimizin önündeki engelleri kaldıracaktık ya da hep beraber ABD’li şirketlere şimdilik veda edecektik. NATO üyeliği herhangi bir anlam ifade etmiyordu Türkiye için, ABD için Türkiye’nin üyeliği uşaklık ve karakol olmak dışında zaten anlamsızdı.

Saat 20:00’a geliyordu; görünüşe göre Richmond’a gidişimiz gece yarısını bulacaktı. Cevval’e elçiliğin bahçesine çıkarak temiz hava alacağımı söyledim ve çıktım. 

Washington’da sessiz bir akşamdı her zamanki gibi, yaz-kış fark etmiyordu; bu şehirde gürültü ‘yasak’tı; çünkü gürültü zenginler için asla var olmaması gereken bir yoksul ayrıntısı ya da kaosun sesiydi. Zenginler için kaos dayanılmaz bir baskıydı ve kendi tanrısal güçlerini rahatsız eden, birer insan olduklarını hatırlatan uyarıcıydı. 

Milyonlarca Hintli ya da Pakistanlı kömürle çalışan trenlerin, tarihten çıkagelmiş gibi görünen döküntü otobüslerin tutunabildikleri her bir parçasına tutunarak bir yerden bir yere giderken yoksulluğun sesi olan gürültüden başka ne üretebilirlerdi ki? 

İstanbul; o yüz yıl öncesinin sessiz ve huzur verici mimarisiyle dünya edebiyatına ve batılı seyyahların eserlerine ilham veren Osmanlı payitahtı niçin bugün gürültü ve kaosla doluydu ki?

Sömürgeler çok benziyordu birbirlerine ve sömürenler aynı batılı kültürün kendilerine uygun gördüğü ahlaksızlığı ve yoksulluğu, egemenlikleri sonsuza dek sürsün diye yayıyorlardı. Siyaset alanını kişisel itibar, zenginlik ve hâz mekânı olarak kullanan sömürge beyinlilerin ülkelerine hizmet etmeleri ve yoksulluğu yok etmeleri beklenemezdi. 

Onlar gürültüden besleniyorlardı, ancak gürültü uzakta olmalıydı. Bütün zengin konakları, köşkleri, sarayları o yüzden sessiz, yemyeşil bir doğada, suya bakan ya da suyun içinde veya üstünde bir yerlerde idi. Cennet şimdideydi, buradaydı onlar için. İyilik yaparak, Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak yaşlanıp ölmeyi beklemeleri ve Allah’ın vaat ettiği cennetlere gitmeyi beklemeleri anlamsızdı.

Güneş son ışıklarını gönderiyordu Washington’a… Bu artık gelecekte de böyle olacaktı. Tıpkı Babil, Roma, Konstantiniyye gibi, Viyana, Berlin, Paris ve Londra gibi, Moskova gibi, Tokyo, Pekin ve Mumbai-Yeni Delhi gibi güneş son ışıklarını gönderecekti bu kanlı sömürgecilerin ufuklarına. Timbuktu’da batan güneş neden batmışsa o yüzden batacaktı güneş.

Nihayet saat 21:00’a doğru elçilikten çıkabildik. Elçilik aşçılarının yaptığı Anadolu yemekleri çok lezzetliydi. Akşam namazını elçilikteki o küçük mescitte kılmıştım. George Mason Memorial Bridge köprüsü üzerinden geçen I-95 S ile Richmond’a doğru yola çıktık. Önümüzde 170 kilometrelik yol, 2 saatlik mesafe vardı. Işıklarla dolu Potomac kıyıları uzayıp gidiyordu karanlıkta. 

Ormanlık kıyılardan her an bir Cherokee ya da Chesapeake, Chickahominy, Mattaponi, Meherrin, Moobs, Nansemond, Nottaway, Pamunkey, Povic, Powhatan, Occoneechee, Rappahannock, Saponite yerlisi elinde baltasıyla çıkıp yüzlerce yıllık soykırım çığlıklarını gecenin karanlığına boca edebilir gibi geliyordu bana. ‘Hadi’, diyordum. ‘Şimdi değilse ne zaman, bu vatan sizin…’ 

Beyazlar gelmeden önce iki binden fazla kabilenin yaşadığı beş binden fazla dil konuşulan çok geniş bir kültürün uğradığı soykırımın ‘Sahte Cennet’ için üretilen ‘ilk Cehennem’ olduğu kuşku götürmezdi.

Cevval’le yine aynı araçtaydık, konvoy hızla köprüyü geçti ve Richmond’un uzaktaki tarihî hayaletine doğru yola koyuldu; artık Virginia’daydık. 


<< Önceki                      Sonraki>>


[(14.05.2022, (3/55 (279))]


Seçkin Deniz, 16.05.2022, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

   

Seçkin Deniz Twitter Akışı