27 Ocak 2020 Pazartesi

SA8321/SD1599: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 17

"Geriye doğru tarıyordu zihnim olan bitenleri, yeniden haritalandırıyor, ilgili her şeyi yerli yerine oturtuyordu. İhanetin büyüklüğünü fark ettikçe öfkem artıyordu."



İstanbul Havaalanı’nda kısa bir süre bekledikten sonra 8:20’de aktarma için THY-Roma uçağına binmiştim. 2 saat 40 dakikalık yolculuktan sonra saat 10:00’da Roma Fiumicino-Leonardo da Vinci Havaalanı’nda olacaktık. Batı’ya uçarken meridyen farklılıklarından dolayı hayattan bir saat kazanacaktım, ama ertesi gün tekrar doğuya uçarak aynı zamanı yeniden kaybedecektim. 13:15’te kalkacak olan Alitalia-Torino (Turin) uçağına binene kadar havaalanında vakit geçirecektim. Saat 14:30’da da Torino’ya varmış olacaktık. Torino’daki toplantım akşam 16:00’daydı, Lydon’daki ise ertesi sabah 8:00’de.

Torino’dan Lyon’a 48 dakikalık bir uçuşla ulaşmam mümkündü; o gece Torino ya da Lyon’da kalmak arasında bir seçim yapmamıştım. Torino’yu gezmek istiyordum. Doğal olarak da uçak için rezervasyon yaptırmış, ancak bileti aldırmamıştım. Lyon’daki toplantıdan sonra Saint Exupery Havaalanı’ndan 11:40’ta kalkacak olan THY uçağı İstanbul aktarmalı olarak beni akşam 19:55’te Adana’ya ulaştıracaktı. Ve ben romanımı yazmaya başlayacaktım.

Uçak rutin uçuş yüksekliğine ulaştığında aşağıya doğru baktım. Allah’a şükrettim. Türkiye bütün coğrafyasıyla çok güzeldi. Emperyalist Batı’ya ve Doğu’ya göre Türkiye sadece Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve değerli bir ülkeydi. Yaşadığımız her şey işte bu somut bakış açısıyla doğrudan ilgiliydi.

Türkiye, İsveç ya da Norveç gibi kutupların kıyısında değildi, dünyanın merkezindeydi ve bu merkezde egemen olan güç dünyaya egemen olacaktı. Osmanlı’dan sonra İngiltere’nin ve hemen arkasından Amerika Birleşik Devletleri’nin ayağını basarak Ortadoğu’ya ve Doğu ve Güneybatı Asya’ya sıçradığı yerdi. Rusya’nın Çarlık döneminde, SSCB olduğu dönemde ve Rusya Federasyonu olduğu günümüzde İstanbul’a iştahla bakışının başka bir açıklaması olamazdı.

Avrupa’ya uçtuğum her seferinde yaşadığım duygusal karmaşayı bu kez daha farklı bir çerçevede yaşıyordum. Parça parça gördüğüm ve analiz ettiğim şeylerle ilgili yeni şeyler öğrenmiştim ve görünen her şeyin arkasından akan paralel, gizli ve derin yolların varlığının açık işaretlerini artık kolayca görebiliyordum. 15 Temmuz’du bunu başlatan.

Geriye doğru tarıyordu zihnim olan bitenleri, yeniden haritalandırıyor, ilgili her şeyi yerli yerine oturtuyordu. İhanetin büyüklüğünü fark ettikçe öfkem artıyordu. Ama zihnimde A’râf Suresi 199. ayet durmaksızın yankılanıyordu: ‘Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.’

Nasıl başarabilirdim ki af yolunu tutmayı, amacı iyilik olmayanlara iyiliği emretmeyi ve bizi yok etmeyi amaçlamış olan cahillerden yüz çevirmeyi? Affedebilmem için affedebilecek güçte olmalıydım, güçlenebilmek için iyilikle donanmalıydım, iyilikle donanıp güçlendiğim zaman ancak cahillerden yüz çevirebilirdim. Evet bu mümkündü, ancak öncelikle maskelerin ve perdelerin arkasında yaşananlarla ilgili bilgi sahibi olmalı ve bu bilgiyi halkıma ve insanlığa ulaştırabilmeliydim.

İnsanların, hangi eksenden, kültürden, felsefeden, dinden etkilenmiş olurlarsa olsunlar akıl gibi ortak tek paydaları vardı. Bu ortak paydaya binaen insanlar iletişim kuruyor, aralarında anlaşmalar yapıyorlardı ya da aralarından merhametli ya da zalim olanları ayırt edebiliyor; akla uygun olanla olmayanı belirleyebiliyor, ortaya çıkan çelişkileri tanımlayabiliyorlardı. Ama akıl da doğru bilgiyle doğru bir şekilde işleyebiliyordu.

2019 yılında yapılan yerel seçimlerde bu aklın nasıl iğfal edildiğini, insanların tercihlerinin nasıl baskı altına alınarak değiştirildiğini sandık sonuçlarında anlamıştık. İstanbul ve Ankara gibi eski ve yeni iki başkentteki sonuçlar 2013 Gezi Terörü ile temeli atılan ve sahada deneysel çalışmaları yapılan geçmişin kanlı-bıçaklı siyasî yapılarının entegrasyonunun ve konsolidasyonunun en somut sonuçlarının alındığını gösteriyordu. 2010’da somut bir şekilde başlayan ayrışma 2019’da Türkiye’de bütün siyasî panoramayı değiştirmişti, ancak biz bunun ilk sonuçlarını Şubat 2012’de Mit Müsteşarı’na yönelik FETÖ operasyonunda görebilmiştik.

Türkiye’de bazı aileler çok karanlık işler yapıyorlardı. Kimi zaman Gezi Terörü’nde olduğu gibi, anarşiyi finanse ediyor, kimi zaman da siyasî iktidarları ellerindeki ekonomik güçle sıkıştırıyor ve deviriyorlardı. Türkiye bir laboratuvardı ve çoğunlukla bu topraklarda denenen kumpaslar başarılı oldukları sürece başka ülkelerde de uygulanıyorlardı. Küresel olarak tarihin en büyük imparatorluğunu kuran karanlık yapıların seçtiği aileler bulundukları bütün ülkelerde vekil olarak halkların sömürülmesini ve yeniden yapılandırılmasını sağlıyorlardı.

1960'lı 70'li yılların yoklukla, yoksullukla dolu günlerinde; toplumun henüz tanışmadığı anarşi ve terörün NATO tarafından 1960'lı yıllarda üniversitelerde ideolojik kamplaşma ile mayalandığı ve 1970'li yıllarda Türkiye'nin neredeyse her mahallesine yayıldığı günlerde, kaybetmeyen, aksine sürekli kazanan ve kazandıkça da devlete hükmeden, hükümetlere talimat veren görev ve yetki alanları ayrılmış aileler ve o ailelerin liderleri vardı.

NATO kendi askerini, polisini, istihbaratçısını, bürokratını, yargıcını, savcısını, akademisyenini, teröristini, partilerini, cemaat ve tarikatlerini tasarladığı ve yetiştirdiği gibi kendi medyasını ve zenginini de tasarlıyor, görevlendiriyor, yetiştiriyor, zenginleştiriyor ve güçlendiriyordu. Çünkü halkın demokratik bir biçimde seçtiği ilk Başbakan 27 Mayıs 1960'da NATO'nun emirleri doğrultusunda askerî darbe ile devrilmiş ve idam edilmişti. Halk 'Kanlı Amerikan Yüzyılı'nda sadece ve yalnızca çocukları ve emeği kullanılan bir sürüngendi, sürüngen gibi yaşamalı, sürüngen gibi ölmeliydi...

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 80'li yıllar, 20 yıllık derin, geniş ve çok boyutlu NATO sistemleri sonucu sürüngenleştirilen ve çocuklarını kurtarılmış mahallelerde kaybeden yoksul halkın sorgulamaya başladığı bir dönem oldu. Zor yıllar, önce terörün bitmesini, sonra seçimlerin yapılmasını gerektiren bir zincirle sona ermedi. NATO'nun 'Ilımlı İslam Modeli' vardı sırada. NATO'ya sistematik bir biçimde ve yavaş yavaş direnen Özal, görkemli tarihimizden ders alarak yokluğa ve yoksulluğa meydan okudu, ülkesine çağ atlatmaya çalıştı.

Çok geçmedi, 1970'li yılların kaosundan sorumlu olan 'Muhteşem NATO Dörtlüsü' tekrar siyasî arenaya sürüldü ve Özal, NATO medyasının ve NATO zenginlerinin saldırıları ve suikastleriyle etkisizleştirildi; Özal Zenginleri kavramı NATO zenginlerinin ürettiği saldırgan bir kavramdı ve Özal'ın Zenginleri halkın girişimci çocuklarıydı. Sonuçta 90'lı yıllarda halka açılan devlet ve devlet sermayesi Özal'ın tasfiye edilmesi ile tekrar NATO zenginlerinin çiftliği ve çiftlik sermayesi haline getirildi... 28 Şubat 1997'de Post Modern Darbe dedikleri bir askerî darbe ile bu kez 'Dinsiz Türkiye' tasarlayan bir NATO programı uygulanıyordu.

1990'lı yıllar açık ve vahşi soygun yıllarıydı. Özal döneminde ev ve araba alabilenler 90'lı yıllarda bunları satmak zorunda kaldılar. Yokluk ve yoksulluk daha da artmıştı;  hastanelerde cesetlerin ve hastaların rehin kaldıkları, kadınların ve erkeklerin inançları yüzünden aşağılandığı, gözaltına alındığı, memurluktan çıkarıldığı, televizyonlarda dinî değerlerin alaya alındığı bu dönemde NATO'nun medyası ve NATO'nun zenginleri kendi aralarında çıkar savaşına bile girdiler... Kimisi kaybetti, kimisi kazandı, ancak sürekli kazanan NATO, yani Amerika, yani Satanizm oluyordu.


<< Önceki                      Sonraki>>


[(27.01.2020, (1/33 (57))]


Seçkin Deniz, 27.01.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman



Sıkıntı






Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı