20 Ocak 2020 Pazartesi

SA8305/SD1593: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 16

"Bu vatana ihanetle sınırlanacak ya da tanımlanacak kadar basit bir motivasyon değildi. O gün gördüğüm açık bir savaştı; Kötülük, İyiliğe karşı savaşının başka bir versiyonunu ortaya koyuyordu. Terörle elde edecekleri bir iktidar onlar için her türlü kötülüğü yayabilecekleri bir imkân sunacaktı."



İstanbul ve Roma aktarmalı olarak Torino’ya gitmek için ertesi sabah erkenden bindiğim uçak yeni İstanbul Havaalanı’na inerken aklımdan geçenlerle yorulduğumu hissetmiştim. İki yüz milyonluk yolcu kapasitesine sahip olacak olan bu dev eserin nasıl yapıldığını, hangi zorluklar aşılarak bugüne gelindiğini biliyordum. 

Her şeyi ay ay, gün gün, saat saat izlediğim için kimin ne dediğini umursamadığım bir yıldı 2013; otuz yaşındaydım ve mesleğimin en heyecanlı zamanlarını yaşıyordum, hiç kimse ile kişisel beklentiler dolayısıyla kurmuş olduğum bir gizli veya açık ilişkim yoktu; önyargıların esiri değildim. 27 Mayıs’ta başlayan Gezi Terörü sonucu İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve birçok şehrin caddeleri, sokakları yanıyordu. O gün başbakan olan Erdoğan’ı indirerek Türkiye’nin büyük yolculuğunu durdurmaya çalışıyorlardı. 

Gezi Parkı’ndaki çevre düzenlemesine karşı çıkma bahanesi ile toplanan binlerce kişi 1789’u ve Bastille Hapishanesi baskınını hatırlatan sloganlarla Dolmabahçe Sarayı’ndaki çalışma ofisinde bulunduğunu öğrendikleri Erdoğan’ı linç etmek için geçtikleri her yeri yakıp yıkarak yürüyordu. 

Gezi Terörü’nün onuncu dehşet gününde Taksim Dayanışma Platformu adı altında birileri, kendileriyle görüşen Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’a taleplerini içeren belgeyi vererek, ‘3. Köprü, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul, AOÇ ve HES'ler olmak üzere’ Türkiye’nin büyük projelerinin durdurulmasını istemişlerdi. 

Bülent Arınç’ın aldığı o belgenin tarihi değeri vardı benim gözümde; kesinlikle bu bir ültimatomdu ve her zamanki gibi, efendilerinin emirlerini ileten köleler, bu ültimatomu tarihteki en güçlü halk desteğine sahip olan bir hükümete veriyorlardı. 1808’de III. Selim’e, 1908’de II.Abdulhamid’e verilen ültimatomlar gibiydi o da. Oysa bu büyük projeler onların hayat kalitelerini arttırmak ve iki yüzyıllık kölelikten kurtulmalarını sağlamak için tasarlanmıştı. Karşı çıktıkları kendi gelecekleriydi.

Başka bir şey daha vardı o günlerde. 14 Mayıs 2013 Türkiye için tarihi bir gündü. Bana verilen flashdisklerde anlatılanlardan daha çok kendi gözlemlerim ve yaşadıklarım tanıktı o günlere, ben canlı tanıktım. IMF ile olan yaklaşık altmış yıllık borç ilişkimizin bittiği, son borç taksitinin ödendiği, ekonomik bağımsızlığımızı tamamen elde ettiğimiz gündü o gün. 

İkinci Dünya Savaşı'nın galibi ABD liderliğindeki konsorsiyum tarafından dünya ekonomisini ellerinde tutmak için kurulan IMF’nin 1 Mart 1947'de kredi vermeye başlamasından 10 gün sonra, 11 Mart 1947’de dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yapılan anlaşma sonrası IMF’ye 41. sırada üye olan Türkiye, o zamandan sonra IMF ile çoğu bir yılda geri ödemeli olarak 19 farklı Stand-by anlaşması yaparak modern Düyûn-u Umûmiye cehennemine sokulmuş ve faizle soyulmuştu. Doğduğumdan bu yana IMF ve yoksulluk yankılanıyordu kulaklarımda.

Gezi Terörü, 17-25 Aralık FETÖ Emniyet-Yargı Darbesi ve daha sonra yaşanan PKK-DAEŞ terör örgütlerinin sivil halka, polislere ve askerlere yönelik saldırıları ve en son 15 Temmuz askerî darbesi tek tek gözlerimin önünden geçmişti. 3. Havaalanı dedikleri şu anda inmek üzere olduğumuz İstanbul Havaalanı’ydı. Dünya’nın en iyisiydi. 

Gösterileri destekleyenler, İktidar Partisi’nin 10 yıllık kesintisiz iktidar döneminde uyguladığı politikalardan çıkar amaçlı zarar görenlerdi. Yaşam koşulları yoksulluk seviyesinin altına hiç düşmemiş olan, sosyolojik, kültürel, bürokratik, ekonomik, siyasî yapının elitleri ve onlarla birlikte kurumsal ve bireysel güç elde eden destekleyiciler olarak bu grup öfkeliydi.

Hangi Batılı ülkenin vatandaşları kendi ülkelerinin gelişmesine engel olmak istemişti ki? Bizim vatandaşlarımız olarak bu göstericiler hangi türden motivasyon araçları kullanılarak bu dehşet verici çelişki için hayatlarını riske atıyorlardı? 

28 Şubat, 12 Eylül darbelerinden ve son on yılda planladıkları darbe girişimlerinden başarısız oldukları için yargılananlar ve onlarla eklemlenmiş bir şekilde hayat süren sanatçılar, gazeteciler, yazarlar, hukukçular, akademisyenler, kurumsal ve bireysel işletmeler ve sivil toplum kuruluşları ve hepsinin çocukları, bazı dinsel argümanlar kullanan sol literatür eylemcisi gruplar, MLKP, PKK, DHKP-C gibi illegal örgütler, CHP, BDP (HDP), SDP, SP (ve başlangıçta destekleyen, tabandan gelen tepkilerle desteğini çeken MHP) gibi partiler bu öfkeli grubun besleyenleri idiler.


Ek olarak Başbakan’la ‘Otoriterleşme ve Diktatörlük’ başlıklı eleştiri sınırlarını aşan bir çatışma alanı üreten Fethullah Gülen adlı mustafî bir vaizin etrafında oluşan ve bugün FETÖ olarak anılan 15 Temmuz darbecisi cemaatin ‘Gezi Parkı gösterilerini Erdoğan’ın zaaflarını gösterme aracı’ olarak kullanma gayreti vardı.

Gezi Parkı’nda biriken negatif enerji, Kürtaj ve Alkol Satış saatlerine ilişkin düzenleme, Beyoğlu Emek Sineması’nın reformasyonu gibi konular ‘Beyaz Türk’ olarak tanımlanan gösterici kitlenin dışavurum şeklini değiştirmişti. İktidar gücünün el değiştirmesi ile diledikleri sektörel değişiklikleri yapma güçleri ellerinden alınmıştı.

Sessiz kitlenin hayatına doğrudan müdahale eden, onlara, üstelik onları aşağılayarak kendi hayat biçimlerini dayatan bir özgeçmişe sahip bir kitleydi bu. Nesnel olması beklenemeyen bir kitle. Hareket ettirici güç olarak ‘bencil’ talepleri kullanan ve ‘öteki’nin hayat ve tercih hakkına asla izin vermeyi düşünmeyen bir kitlenin kontrol kaygısı gütmeyen, pervasız tepkileri sosyolojik analizlerden önce ‘Bireysel Psikoloji’nin alanına girecek boyutlardaydı.

Başbakan Erdoğan’ın kanatlarının kısılmasını ve istifaya zorlanmasını amaçlayan gösterilerin, ilk ve son amacı arasında sistematik bir ilişki vardı. Çevreye karşı duyarsız bir ‘Başbakan’dan, taleplere duyarsız, geniş tabanlı bir iktidar partisinin lideri olmasına rağmen iktidardan zorla indirilmesi gereken bir ‘Diktatör’e.

Bu vatana ihanetle sınırlanacak ya da tanımlanacak kadar basit bir motivasyon değildi. O gün gördüğüm açık bir savaştı; Kötülük, İyiliğe karşı savaşının başka bir versiyonunu ortaya koyuyordu. Terörle elde edecekleri bir iktidar onlar için her türlü kötülüğü yayabilecekleri bir imkân sunacaktı. 

Erdoğan seçmenlerince diktatör de değildi, istenmeyen bir adam olma özelliği de yoktu. Mitinglerde SP, MHP bayrakları taşıyan Erdoğan destekçileri dikkatlere doğrudan etki yaptı. Avrupa’da ABD’de, Balkanlar’da, Güney Asya’da, Filistin’de, Afrika’da Erdoğan’a destek gösterileri yapıldı. "Dik Dur Eğilme” gösterileri Erdoğan’ın dünya tarafından algılanma biçimine verilen açık bir düzeltme girişimiydi.

Bugün Irak, Mısır ve Suriye’de kötülüğün mümkün olan en uç örneklerini sergilemişlerdi ve bütün dünya izlemişti. Bu insanlığa ihanetti, insan türüne ihanetti ve ancak Şeytan’ın memnun olabileceği bir utançtı. Biz direnmiştik; direnmiş ve kazanmıştık. Şeytan’ın ülkemizde Zafer Anıtı dikmesine izin vermemiştik.

1789’da olduğu gibi 230 yıl sonra bugün de Fransa caddeleri ve sokakları aynı terörün yaktığı yangınlarla boğuşuyordu. Fransızlar yine yoksuldu, yine fahişelik Fransız kadınların ekmek bulmak ve ailelerini geçindirmek için yaptıkları meslekti.



<< Önceki                      Sonraki>>


 [(20.01.2020, (1/31 (55))]



Seçkin Deniz, 20.01.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman



Sıkıntı






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı