16 Şubat 2018 Cuma

SA5652/KY57-AHCZD83: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 46: En'âm (66-73)

  "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.



EN’ÂM SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (66-73. Ayetler)[1]

وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ

“O (Kur’an) hak olduğu halde kavmin onu asılsız saydı. De ki: "Ben size kefil değilim." (En’âm Suresi,6/66.)

Müşrikler gerçeği yani Hak kelâmı olan Kur’an’ı veya hak peygamber olan Hz. Muhammed’in risâletini ya da Allah’ın, aslında kendileri ve bütün insanlık için hayatî önem taşıyan uyarılarını gerektiği gibi anlamamışlar ve bu yüzden yalanlayıp reddetmişlerdir. Artık onlar helâke müstehak olmuşlardır. Bu sebeple 66. âyette Resûlullah’a “Ben size kefil değilim” demesi emredilmiştir. 

“Vekil” kelimesi Kur’an dilinde “koruyan, kollayan, savunan, esirgemeye çalışan” gibi anlamlara gelir. Hz. Peygamber’in inkârcılara karşı aslî görevi davet, tebliğ ve uyarıdır; onların kalplerindeki bâtıl inançları zorla değiştirmek onun elinde değildir; dolayısıyla onlar adına bir kefalet yükümlülüğü de yoktur. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/421.)

Yani, "benim görevim, görmediğinizi size göstermek ve anlamamakta direndiğinizi illâ da size anlatmak değildir. Siz görüp anlamadıktan sonra ben üzerinize azap getirmekle de yükümlü değilim. Bana verilen görev Hakk'la bâtıl arasındaki farkı açıkça ortaya koymaktadır. Ben görevimi yaptığım siz de Hakk'ı reddettiğinize göre, uyarıda bulunduklarımın kötü sonuçları gelmesi gerektiği zaman mutlaka gelecektir." (Tefhîm,I/558.)

لِكُلِّ نَبَأٍ۬ مُسْتَقَرٌّۘ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

“Her haberin gerçekleşeceği bir zaman (müstekar) vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz.” (En’âm Suresi,6/67.)

“Hayır, Hayır! İleride (yakında) bileceksiniz!” (Tekâsür,102/4.)[2]

Yakında siz de gerçeği bileceksiniz” meâlindeki tehdit, esasta özellikle müşriklere ve hakkı tekzip eden bütün inkârcılaradır; ancak, İslâm’ın hakikatlerinden, Kur’an’ın hikmetlerinden uzaklaşacak derecede fikir ayrılıklarına düşen; hakkı bir yana bırakarak fırkalara, mezheplere, partilere bölünüp gurur, kibir, bencillik, menfaat ve ihtiraslar uğruna birbiriyle çarpışan müslümanlar için de âyetten alınacak dersler olduğunda kuşku yoktur. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/421-422.)

وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۜ وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

“Âyetlerimiz hakkında ileri geri (alaylı) konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma!” (En’âm Suresi,6/68.)

“(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl,16/125.)[3] 

Tabi öncelikle Allah’a ve dinine düşmanlık edenlerle hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele edilecektir.

Allah’ın hudûdullâh’ı ve şeâiri korunacaktır. 

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur.” (Talak,65/1.)[4]

Yüce Allah, mü'minlerin başlıca özelliklerini sayarken, bunlardan biri olarak "Allah'ın sınırlarını / yasalarını korumayı." da belirtmektedir. 

"Allah'a tövbe eden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun uğrunda gezen (cihad ve hicret eden, rızasını arayıp duran), rükû yapan, secde eden, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan ve Allah'ın sınırlarını koruyan mü'minleri müjdele." (Tevbe, 9/112)[5]

“Allah’ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya dalmak”tan maksat, Kur’ân-ı Kerîm’i alaya almak veya eleştirmeye kalkışmaktır. Aynı buyruk, daha sonra gelen bir başka âyette de tekrar edilmiştir.(Nisâ 4/140). 

Allah’ın dinini ve ayetlerini ele alırken gereken saygıyı göstermediklerini, dinden söz ederken, ona yakışan ciddiyet ve edepden uzak olduklarını, sözleriyle ve davranışlarıyla dini oyun ve eğlence konusu yaptıklarını görünce Müslümanlar hemen oradan uzaklaşmalıdırlar.

Bu âyet bize, Allah’ın âyetlerine dil uzatmadıkları, İslâmî değerlere karşı saygısızca sözler sarfetmedikleri sürece, yanlış inanç ve görüşteki insanlarla bir arada oturulup konuşulabileceğini göstermektedir. 

“Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.” (Mümtehine,60/8.)[6]

Kanaatimizce “Allah’ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya dalma”, onlarla eğlenme ya da onları reddetme, bu birlikteliği ortadan kaldıran en temel sebepse de, bu bir örnek olup, düşmanlık duygularına dayalı daha başka kötü ve yanlış söz veya davranışta bulunan kimseleri de terketmek gerekir. Nitekim gıybet eden kimselerin meclislerini terketmeyi emreden hadisler de vardır (Dârimî, “Mukaddime”, 23). Esasen “Hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma” ifadesindeki “zalimler” nitelemesi de bunu gösteriyor. Çünkü “zulüm”, başta inkârcılık olmak üzere her türlü haksızlık ve adaletsizliği, kasıtlı kötülükleri kapsamaktadır (zulüm hakkında bilgi için bk. Bakara 2/54). (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/424.)

وَمَا عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

“Takvâ sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat, belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir.” (En’âm Suresi,6/69.)

Âyette herkesin hesabının (sorumluluk) kendisine ait olduğu belirtilerek, bir bakıma, müslümanların görevinin, ne pahasına olursa olsun, diğerlerinden gelen saçma itirazlara, haksız tenkitlere cevap yetiştirmek, böylece faydasız, hatta daha da inatlaşmaya yol açabilecek polemiklere girmek olmadığı, sadece işin doğrusunu beyan edip uyarmanın yeterli bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Nitekim 70. âyetin başlangıcı da bunu göstermektedir. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/421-425.)

وَذَرِ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِه۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌۚ وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟

“Dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak. Yaptıkları sebebiyle hiç kimsenin bir felâket yaşamaması için Kur’an ile nasihat et. O kimse için, Allah’tan başka ne koruyucu vardır ne de şefaatçi! O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar, yapıp ettikleri yüzünden felâkete sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” (En’âm Suresi,6/70.)

Bu âyette geçen “dinlerini oyun yerine koyma” ibaresi iki şekilde anlaşılabilir:

1) İnanmayanlar, dinlerini oyun ve eğlence yaptılar. (Mâide, 5/57-58.)

2) Onlar oyunu ve eğlenceyi din yaptılar. Yüce Mevlâ’yı inkâr edenler, “geçici dünya zevklerini” elde etmeyi yegâne hedef haline getirdiklerinden, din onlar nazarında faydasız oyundan başka bir anlam ifade etmemektedir. Yüce Allâh da, inanmayanların bu durumlarını yaşamlarına uygun olarak “amaçsız” bir oyuna benzetmiştir.[7]

Yüce Allâh’ı inkâr edenler, sahip oldukları dünya nimetlerini genellikle İslâm’ın uygun görmediği yollardan edinir ve yine bunları Kur’ân’ın haram kıldığı islerde kullanırlar. Kâfirlerin çalışmalarının tamamı, dünyaya yöneliktir. Bu yüzden dünyaya bakışları da, eğlence, oyun ve daha çok mal biriktirmekten ibarettir. Kur’ân’a göre inanmayanların mutlu oldukları şeyler, sadece bunlardır. Bu yüzden Kur’ân, inanmayanlar için dünya malını, “değeri az” ve “geçerliliği sadece bu hayata ait olan geçici bir metâ” olarak tanımlamaktadır.[8]

Yüce Allâh kâinatı, yeryüzündeki varlıkları ve dünyayı, oyun oynamak veya eğlenmek için yaratmamıştır. Ancak Allâh Teâlâ’yı inkâr edenler, dünyaya, dine ve ibadetlere bu gözle bakmaktadırlar. (Mâide,5/57–58.) Kur’ân-ı Kerîm’e göre yaratılış, oyundan uzak olup büyük bir ciddiyet etmektedir. İnsanların kâinata ve buradaki varlıklara oyun gözüyle bakmaları, Kur’ân’a tamamen aykırıdır. Âhiret kazancı için değerlendirilmeyen ve ebedî âlemin nimetlerini kazanmaya vasıta yapılmayan dünya hayatı, inanmayanlara göre bir oyun, eğlence, süs, üstünlük aracı, mal ve evlatta çokluk yarısından ibarettir. (Hadîd, 57/20.)

“Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.”  (Enbiyâ, 21/16–17.)[9]

 “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkâr edenlerin hâline!” (Sâd, 38/27.)[10]

“Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?” (Tevbe, 9/65.)[11]

“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” (Hadîd, 57/20.)[12]

İslâm’a göre dünya, Hıristiyanlıkta olduğu gibi insanın hatasını telafi etmek üzere sürgüne gönderildiği süflî bir yer değil; Müslümanın Allâh’a karşı sorumluluklarını takva bilinci ile yerine getirip âhirette ebedi olarak ölümsüzlüğe ulaşacağı geçici bir hazırlık mekânıdır. Kur’ân’a göre dünya, insanın Cenneti kazanmasını temin etmek için yaratılmıştır. İnsanın dünya üzerindeki nimetlerden faydalanırken kendini kaybetmemesi ve dünya-âhiret saadetini içine alacak şekilde bir hayat yasaması, kurtuluşu bakımından büyük bir önem arz etmektedir. Aksi takdirde kişi, dünyanın geçici süslerine aldanmaktan ve vaktini boşa geçirmekten kurtulamaz.[13]

Kur’ân-ı Kerîm’de, dünya hayatının kısa olduğundan ve yeryüzünün nimetlerin geçiciliğinden bahsedilmektedir. Ancak bu, yeryüzünün ve nimetlerinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü buralarda eleştirilen, insanların dünyaya ve buradaki nimetlere dalarak kulluk görevlerini unutmalarıdır. Dünya üzerindeki varlıklar, sürekli olarak Allâh’ı zikredip O’na secde etmektedir. Bu yönüyle dünya ve üzerindeki varlıklar zâtı itibariyle büyük bir değere sahiptir. Allâh Teâlâ, insanı yaratmadan önce dünyayı hak ile yaratmış ve üzerindekilerin bir oyun ve eğlence aracı olmadığını belirtmiştir. Bu yüzden insanın dünyayı oyun mekânı ve üzerindeki nimetleri de bir eğlence aracı olarak görmemesi gerekmektedir. İnsanın görevi, dünyayı ve buradaki nimetleri hem dünya ve hem de ahret mutluluğunu kazanacak şekilde kullanmaktır.[14]

Kuran’ı Kerîmde Yüce Allâh, dünyayı ve üzerindeki nimetleri bu hayatta Müslümanlar için, âhirette de sadece onlar için yarattığını bildirmektedir. Müslümanın dünya nimetlerine uzak kalması, doğru değildir. Dünya malını kullanma konusunda yerilen şey, insanın malın cazibesine kapılıp bunları âhiret saadetini ihmal etmesine yol açacak şekilde kullanmasıdır. Ama bunlar kendilerini iyi değerlendirenler için hem bu dünya ve hem de âhirette faydalı ve değerli olurlar.[15]
Kur’an ile Öğüt Vermek Kur’an’ın Emridir!

 “Dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak. Yaptıkları sebebiyle hiç kimsenin bir felâket yaşamaması için Kur’an ile nasihat et.” (En’âm Suresi,6/70.)

“Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir zorba değilsin. O halde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur'an ile öğüt ver.” (Kâf,50/45.)[16]

 “Kendileri için rablerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın O’nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyan insanları onunla (Kur’an) uyar ki günahlardan sakınsınlar.” (En’âm Suresi,6/51.)[17]

Üç ayette de Kur’an’ın dini tebliğdeki önemine ve yerine işaret edilmiştir. Hak ile batılı ayıran furkân (Bakara 2/185[18];Furkan 25/1.) ve huccet, delil yani burhân[19] (Nisa 4/174.)  olan Kur’an’ın hidayetinden müminlerin, (A’raf 7/52, 203; Yunus 10/57.) müttakilerin, (Bakara,2/2.) müslümanların ve mûkınunun/sakınanların faydalanacağı (Yunus 10/57; Nahl 16/89, 102; Câsiye 45/20.) ifade edilmektedir.

“Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.” (Meryem, 19/97)[20]

“Bu (Kur’an Allah’a iman edenler için) bir öğüttür. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.” (Sa’d, 38/49-50.)[21]

 “(Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik.” (Tahâ, 20/2-3)[22]

 “Andolsun biz Kur'an'ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?” (Kamer, 54/17, 22, 32, 40)[23]

“Allah, sözün en güzelini; âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur’an Allah’ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.” (Zümer,39/23.)[24]

“Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.” (İsrâ,17/9-10.)[25]

“Bunun içindir ki, sen hakkı inkâra şartlanmış olan kimselere uyma; tersine, bu [ilahî mesajın] ışığında (Kur’an’a dayanarak) onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir direnç ve çaba göster (mücadele ortaya koy!)” (Furkân, 25/52)

Kur’ân’ın kendisi bizatihi “âlemler için öğütten başka bir şey değildir.” (Tekvîr suresi,81/27)[26] 

“Kur’ân âlemlere ancak bir öğüt”tür. (Yûsuf suresi, 12/104)[27]

Allah Teâlâ Kur’an’da, “İşte şimdi nasihat et, aslında sen bir öğüt vericisin (nasihatçi), sen onları zorba/zorlayıcı değilsin” (Ğaşiye,88/21-22.[28]) buyurmaktadır. Ayrıca insanları dine çağırırken takip edilmesi gereken metod ve uygulamalar şu şekilde ifade edilmiştir: “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl,16/125.)[29] Kur’an’da her peygamberin sözüne uygun deliller getirilmiştir. “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.” (Bakara,2/111) âyeti ile de onlardan aynı metod üzere davranmaları istenmiştir.

قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

“De ki: "Allah’ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise ‘Bize gel!’ diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri (küfre) mi döndürüleceğiz?" De ki: "Allah’ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin rabbine teslim olmamız emredilmiştir." (En’âm Suresi,6/71.)

Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav)den, Allah’dan başkasına dua edişlerini, yardım dileyişlerini, kendilerine bir yarar ya da zarar dokundurmaya güçleri yetmedikleri halde hayatlarının yönlendirilmesini Allah’tan başka kimselere teslim edişlerini açıkça anlatması istenmiştir. 

Yalvardıkları bu şeylerin, put, heykel, taş, ağaç, ruh, melek. şeytan ya da insan olması fark etmez. Bunların hepsi yarar ya da zarar dokundurmak bakımından eşittirler. Kendileri de yaratılmışlardır, sizin gibi aciz mahluklardır. Yarar ve zarar noktasında son derece zayıftırlar. Çünkü meydana gelen her hareket Allah’ın belirlediği bir kader doğrultusunda meydana gelmektedir. Allah’ın izin vermediği hiçbir şey meydana gelemez. O’nun takdirinden ve olaylara ilişkin hükmünden başkası meydana gelemez. Allah’tan başkasına dua edişlerini, kullukta bulunmalarını, O’ndan başkasından yardım dilemelerini ve boyun eğmelerini kınayarak anlat.

Bir önceki ayette Müslümanlara “dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak. Yaptıkları sebebiyle hiç kimsenin bir felâket yaşamaması için Kur’an ile nasihat edip, öğüt vermeleri” emredildikten sonra bu ayette de dosdoğru yolun kendisi olan Allah’ın hidayetinin kıymetini bilip âlemlerin rabbine teslim olmamız emredilmiştir. Allah’ın hidayetinin dışında başka bir hidayet ve sırat-ı müstakimden başka bir yol aranmaması emredilmiştir.

Allah yolu, rehberi, hidayet ve uyarıyı da bildirmiştir. Kuşkusuz insanlık, bu yoldan ayrıldığı ya da bir kısmından saptığı, kendi düşünce ve sözlerinden, sistem ve kurumlarından, kanunlarından, değer ve ölçülerinden herhangi bir şeyi, bir `bilgi’ye ya da `kılavuza’ yahut `aydınlatıcı bir kitaba’ dayanmaksızın onun ilkelerinden birinin yerine koyduğu zaman ıssız çöllerde kaybolup gider. 

Müslümanlar olarak yaşadığımız acı süreçte Kur’an’ın yeterince anlaşılamaması, hidayet ve uyarıdan uzaklaşmaktır. Her durumda müslüman, “Allah’ın hidayeti, doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin rabbine teslim olmamız emredilmiştir” demeyi bilmelidir.

وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّقُوهُۜ وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

"Salâtı (namazı) ikâme edin (dosdoğru kılın) ve takvâ sahibi olun (Allah’tan korkun) " diye de (emrolundu). O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah’tır.” (En’âm Suresi,6/72.)

Müminler takva sahibi olup salâtı (namazı) ikâme ederler. Musalli (namaz kılan); öncelikle, "salat''ında daimi olan ve "salat"ını son derece dikkatli ifa eden kişidir (Ma'aric 70/23,34.). Yani, salât esnasındaki hassasiyet ve dikkatine ek olarak salatını savsaklamayan, sulandırmayan kişidir.

Salât (namaz) kelimesinin "hayatın bütünü kapsayan dindarlık" anlamına geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim bu sıfatlar, "mü'min"ler için de zikredilmiş (Mü'minûn 23/1-11.); Cehennemlikleri, o Kavurucu Ateş'e, "musallî"lerden olmamaları­nın; yoksulu gözetmemelerinin ve ölüm gelip çatıncaya kadar hesap gününü tekzip etmelerinin soktuğu belirtilmiştir. (Müddessir, 74/43-47.)

Bütün dinlerin en önemli ortak ilkelerinden biri olan "salat''ı icra mecburiyeti herkesçe müsellem olduğundan, hiç kimse salatın farziyet ve önemini inkar etmemiştir. Ancak, bu muazzam ilkenin bihakkın ifasında daima sorun yaşanmıştır. Nitekim Kur'an'da sallâ-yusallî fiilleri de kullanılmakla birlikte, daha ziyade "ikâme-i salât" ve türevleri kullanı­lır; salâtın ikame edilmesi; "dosdoğru/tastamam ve eksiksiz yerine getirilmesi" istenir ve ikame edenler methedilir. Buna karşılık, "salat''a aykırı tutum ve davranışlar içinde bulunan kişi ve kesimler şiddetle yerilir; bunların "salat"ın anlamından bi-haber oldukları (Mâun,107/4.), "salât''ı "zayi ettikleri"(Meryem,19/59.) belirtilir.[30]

İkâme-i salât; kişiyi dinin emir-yasak ve tavsiyelerine karşı daha duyarlı hale getirir. Sözgelimi mü'minlere; canlarını-başlarını ortaya koymalarını gerektiren "cihat" emri verilmeden önce, ikâme-i salata devam etmeleri istenmiş­tir (Nisa,4/77.).  İmanda samimi olduğunu gösterebilmek için (Tevbe 9/11 (Ayrıca tevbe/dönüş ve zekat).);  Dosdoğru yolda gidenlerden (mühtedin) olabilmek için (Tevbe 9/18 (Ayrıca iman, zekat ve Allah'tan başkasından korkmamak).);  Allah'ın rahmetine nail olabilmek için (Nur 24/56 (Ayrıca zekat ve itaat).);  Hiç zarar etmeyecek karlı bir alışveriş için (Fatır 35/29 (Ayrıca kutsal kitabı tilavet etmek; okuyup hayata geçirmek ve zekat).);  Allah katında ödüllendirilmek ve mahzun olmamak için (Bakara 2/277 (Ayrıca iman, amel-i salih ve zekat).); Hâsılı,  bütün insanlığa model (şahid) ideal bir karakter haline gelebilmek için salatı ikame etmek gerekmektedir(Hac 22/78 (Diğer emirler: Cihat, zekat ve i'tisam).).[31]

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ قَوْلُهُ الْحَقُّۜ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِۜ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ

“O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. "Ol!" dediği gün her şey oluverir. O’nun sözü gerçektir. Sûra üflendiği gün de hükümranlık O’nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.” (En’âm Suresi,6/73.)[32]


  <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 16.02.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
[3] ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
[4] وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ
[5] التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدونَ الآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
[6] لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ
[7] Mehmet Altuntaş, Kur’ân Perspektifinden Dünyanın Değeri, Doktora Tezi, Ankara–2008, s.35.
[8] Yûnus, 10/69–70. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 3/185, 197; Tevbe, 9/38; Yûnus, 10/23; Ra’d, 13/26; Nahl, 16/117.
[9] وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ
[10] وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ
[11] وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ
[12] اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
[13] Mehmet Altuntaş, Kur’ân Perspektifinden Dünyanın Değeri,  s.39.
[14] Mehmet Altuntaş, a.g.t., s.214.
[15] Mehmet Altuntaş, a.g.t., s.215.
[16] نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ
[17] وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
[18] أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ
[19] يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُّبِينًا
[20] فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا
[21] هَذَا ذِكْرٌ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ
[22] مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى
[23] وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
[24] اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاء وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ 
[25] إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا
[26] إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
[27] وَمَا تَسْأَلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
[28] فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ
[29] ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
[30] Geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. Murat SÜLÜN, Kur'an-ı Kerim'de Salât'ın Kavramsal Çerçevesi, s.27.
http://isamveri.org/pdfdrg/D197706/2009/2009_SULUNM.pdf
[31] Murat SÜLÜN, Kur'an-ı Kerim'de Salât'ın Kavramsal Çerçevesi, s.27-28.
[32] Geniş bilgi için bkz. SA4404/KY57-AHCZD11: Kur'an Allah'ı Nasıl Anlatır? -1-
http://www.sonsuzark.com/2017/06/sa4404ky57-ahczd11-kuran-allah-nasl.html
SA4417/KY57-AHCZD12: Kur'an Allah'ı Nasıl Anlatır? -2-
http://www.sonsuzark.com/2017/06/sa4417ky57-ahczd12-kuran-allah-nasl.html





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı