2 Haziran 2017 Cuma

SA4404/KY57-AHCZD11: Kur'an Allah'ı Nasıl Anlatır? -1-

"İnançların karışıp, İslâm adı altında her türlü inancın etkin olduğu bir dönemde Müslümanın iman ettiği Rabbini iyi tanıması gerekir ki Allah’a ait olan vasıfları başkalarına vermesin, imanına şirk ve küfür karıştırmasın."


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi hidâyete erdiren ve kendine imân etme şerefini nasip eden Allah’a hamd, Resûlüne salât u selâm olsun.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

“O’nun (Allah’ın) benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Şûrâ,42/11)

مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ

“Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. (O'nu gereği gibi bilemediler/tanıyamadılar.) Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac,22/74.; En’âm,6/91.)

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer,39/67.)

Bir şeyler oldu ve gecesi gündüz gibi apaydınlık bir din olan İslâm’ın berrak inancını birileri bulandırmaya çalıştı. Müslüman olmamızın en belirgin göstergesi olan âlemlerin Rabbi olan Allah’a inançta sıkıntılar oluşmaya başladı. Kendilerine göre farklı sebeplere dayandırarak, bilerek ya da bilmeyerek  “Allah, Kitâp ve Peygamber” tanımlaması yapıp yeni tasavvurlar geliştirdiler. Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. 

Müslümanların bir kısmı  ya hayatlarına –yaratma da hükmetmekte kendisine ait olan, her şeyin yaradanı ve sahibi- Allah’ı müdahil kılmayarak, yok sayarak, varmış gibi yaparak ama Grek – Romen ve Yahudi geleneklerinin Batı Hıristiyanlığı içerisinde kaynaşmasından doğan Batılı/pagan toplumlara ait bir olgu olan  seküler[1] ve yabancılaşmış bir zihinle Allah’ı devre dışı bırakarak bir hayat yaşamaya ve bu inancı sürdürmeye başladı.

Sadece Allah’a ait olan özellik ve vasıfları bilerek ya da bilmeyerek yaratılmış/aciz insana/kurumlara da lâyık görerek kendilerine göre bir Allah inancı oluşturdular. Ya da insanın kendi yaşamı üzerinde egemen olma duygusunu öne çıkararak hevâ ve heveslerine uygun, kendi istedikleri gibi bir tanrı inancı oluşturmaya başladılar. 

Dünyevileşen modern insan, Allah'ı tanımama, Ona karşı istiğna, tekebbür, O'nu unutma, nimetlerini ve ayetlerini görmezlikten gelme, Allah’ı hayatın dışına itme, müdahele ettirmeme ya da varmış kabul edip etkisizleştirme/kurallarını yok sayma ya da Allah’ın vasıflarının bir kısmına sahip olduğuna inanılan varlıklar-mistik/pagan/kabala- üretip kadîm şirkin modern versiyonlarını icat etmiştir. 

Tam bu nokta da âlemlerin Rabbi, mevlâmız olan Allah Kur’an-ı Kerim’de kendini nasıl anlatıyor buna bakmak istedik. Bu hususu bir  kaç yazı da sunmak mümkün görünmüyor ama insanları tekrar iman ettikleri kitap olan Kur’an’a bakmaya vesile olur diye Rabbimden ümit ediyorum.

Vahiy İslam’ının toplumdan uzaklaştırılmasının ve onun yerine İslam örtüsü altında İslam dışı şeylerin hâkim olması bu değişim sonrasında Müslüman olduğunu söyleyen insanlar, Peygamberin müjde, ihtar olarak getirdiği ve inanca, hayata hâkim olması gereken Kur’an’ı en az muhatap oldukları unsur haline getirirler. Kur’an’a muhataplık da doğum ve ölüm sırasında gerçekleşir. Bunun yanısıra insanların düşünce ve inanç kıblesini oluşturan bir çok kaynak edinilir.[2] 

İnançların karışıp, İslâm adı altında her türlü inancın etkin olduğu bir dönemde Müslümanın iman ettiği Rabbini iyi tanıması gerekir ki Allah’a ait olan vasıfları başkalarına vermesin, imanına şirk ve küfür karıştırmasın.

نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ ﴿٤٩﴾ وَ أَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الأَلِيمَ ﴿٥٠﴾

“Resûlüm! Kullarıma şunu haber ver: Elbette ben, evet ben çok bağışlayıcıyım ve çok merhamet edenim. Ama azabım da acı mı acı, can yakıcı bir azaptır!” (Hicr 15/49-50)

وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى ﴿٤٢﴾ وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى ﴿٤٣﴾ وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا ﴿٤٤﴾ وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنثَى ﴿٤٥﴾ مِن نُّطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى ﴿٤٦﴾

“Elbette son varış yeri Rabbinin huzuru olacaktır! Doğrusu güldüren de O’dur, ağlatan da! Öldüren de O’dur, yaşatan da! O’dur, iki cinsi, erkek ve dişiyi yaratan; Bir damlacık sudan, ana rahmine atıldığı an! Şüphesiz ölü bedenleri kıyâmette yeniden diriltmek O’na aittir. Zengin eden de O’dur, fakir kılan da!” (Necm 53/42-49)

الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ ﴿٧٨﴾ وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ ﴿٧٩﴾ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ ﴿٨٠﴾ وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ ﴿٨١﴾ وَالَّذِي أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ ﴿٨٢﴾

“O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.” (Şuara, 26/78-82)

Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin hemen hemen onda birine yakın kısmında aklın çeşitli kullanım ve fonksiyonlarını gösteren kavramlar bulunmaktadır. Taakkul (akletme), tedebbür, tefekkür, tezekkür, nazar, idrak ve ibret bunlardan ilk akla gelenlerdir.[3] Kur’ân’da isim-mastar şeklinde değil de fiil kalıplarıyla fonksiyonel içerikte kullanılan bu kavramlar akla sahip olmaktan ziyade onu kullanmanın kıymetine işaret etmektedir. Akılla ilgili âyetlerin Mekkî ve Medenî sûrelere dağılımı neredeyse birbirine eşittir. Mekke’de işin başında imana davette aklını kullanması istenen toplulukların iman ettikten sonra Medine’de aklın kılavuzluğunda bu imanı hayata geçirmeleri istenmiştir.

Allah, kâinata bir ölçü ve denge koyup ve her şeyi insanın hizmetine sunmuş, insanı özgür irade sahibi kılmış ve insanı halife tayin edip ve ilâhî emaneti üstlenme fırsatı vermiştir.  Allah verdiği ve kullanılmasını istediği bu akılla, kendini yaradan Rabbini tanıması ve sadece O’na kulluk etmesini kullarından istenmiştir.

İslâm’ın akıl sahibi olan ve ergenlik çağına gelmiş bulunan insanlara yüklediği ilk görev, kendilerinin ve kâinattaki her şeyin yaratıcısı olan, her şeyi bilen, düzene koyan ve idare eden, yerde ve gökte ne varsa hepsinin kendisine muhtaç olduğu ve kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan, tek olan, ezeli ve ebedî olan Allah Tealâyı tanımak, O’na inanmak ve O’nun istediği ve râzı olduğu şekilde, ihlâs ve takvâ üzere küfür, şirk ve nifâktan uzak  kulluk etmektir. 

İslam inanç sisteminin özünde tevhîd yani “Allah’ın birliği” ilkesi vardır. Allah’a imanın ilk şartı O’nun varlık ve birliğini kabul etmektir. Her insana Allah’ın varlık ve birliğini kavrama gücü verilmiştir, herkes hangi şartlar altında olursa olsun, bundan sorumludur.[4]

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

“ Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.” (Fâtır,35/15)

أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“Dikkat edin, yaratmak da, emretmek (idare ve hüküm)  de yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.” (A’raf,7/54.)

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا ﴿٣٠﴾

“Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İnsan,76/30)

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

"Allah, varlık ve güç düzeninin hem başı hem de sonudur; ondan başka her şey fânidir.(O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.) Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88.) 

Dolayısıyla bütün kulluk/ibâdet/tapınma, ilgi ve yönelişlerin durduğu son nokta Allah’tır. Her şey bir başka şeye, aynı şekilde o da bir üçüncüye muhtaçtır ve bu zincir en son sınıra kadar böylece sürüp gider, işte Allah, her şeyin kendisine varıp dayandığı en son dayanak ve duraktır. O, her dileğin, arzu ve isteğin son hedefidir. 

Allah dışında bir başka varlık ya da insana kendiliğinden bir güç ve yetki atfetmek, büyük bir sapıklık kabul edilir. Bu bakımdan Allah’ın mutlak birliği ve aşkınlığını karartan “baba”, “kurtarıcı”, “oğul”, “aracı” gibi kavramların İslami söylemde yeri yoktur. 

Hiçbir insan ya da varlık, kendisinin Allah’la herhangi bir akrabalığı olduğu, Allah’a ait olan vasıfları kendinde bulundurduğu iddiasında bulunamaz. Allah’la diğer varlıkları ayıran bir sınır çizgisi vardır. Bütün yaratıklar, yaratılmış olmak bakımından Allah’a bir diğerinden daha yakın kabul edilmez. 

Allah’a yakınlık, ancak takvâ, dinî ve ahlaki saflık ve samimiyet derecesine göre değişen bir durumdur.( Hucurât, 49/13; Enfâl, 8/34.) Bu da insan kalbini meşgul eden bütün diğer arzu ve yönelişlerin yok edilmesinden sonra, orada bütün şerîkleri redderek Allah’ın tek olarak bulunmasıyla sağlanır. [5]

Sözlükte kemâl “bir şeyin bütün parçalarının tam, yeterli ve yerli yerinde olması” anlamına gelir (Kâmus tercümesi, IV, 75). Kur’an’da kemâl kelimesinin türevleri (el-Bakara 2/185, 196, 233; el-Mâide 5/3) Allah’a ve insana izâfe edilmemiştir. Hadislerde ise kâmil ve daha kâmil “iman sahibi” müslümanlardan bahsedilmiştir. (Buhârî, “Îmân”, 1; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 14-15, “Cihâd”, 5; Tirmizî, “Îmân”, 6, “Ķıyâmet”, 60) (Wensinck, el-Mu’cem, “kml” md.).[6] 

Buradan hareketle türetilmeye çalışılan insan/Peygamber üstü “Celâl-Cemâl-Kemâl” sahibi mükemmel (!)“azîz/kâmil insan” türü iyi sorgulanmalıdır. “Allah’ın indirdiği” olmadan İslâm olmaz. Onun anlamını değiştirip farklı veya muhalif şeyleri de İslâm diye ileri sürmenin de İslâm’la ilgisi yoktur. Nasslara muhalif görünen şeylerin bâtın ve bunun da hakîkat olduğunu söylemenin İslâm’la bir ilgisi yoktur.[7] 

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sâbit olduğuna göre o şöyle buyurmuştur:

((لَعَنَ اللهُ الْيَهُودَ وَالنَّصاَرَى اتَّخَذُوا قُبوُرَ أَنْبِياَئِهِمْ مَساَجِدَ، يُحَذِّرُ مَا صَنَعُوا وَلَوْ لاَ ذَلِكَ أُبْرِزَ قَبْرُهُ غَيْرَ أَنَّهُ خَشِيَ أَنْ يُتَّخَذَ مَسْجِداً )) [ متفق عليه ]

"Allah, peygamberlerinin kabirlerini mescitler edinen yahûdi ve hıristiyanlara, lânet etsin.Böylelikle o, yahûdi ve hıristiyanların yaptıklarından (ümmetini) sakındırıyordu. Eğer böyle olmasaydı, onun kabri de yükseltilirdi. Fakat o, kabrinin mescit edinilmesinden korkmuştu." (Buhârî, hadis no: 1330, Müslim, hadis no: 529)

Atâ İbnu Yesâr (rahimehullah) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle duâ buyurdular: 

"Allahım, kabrimi ibâdet edilen bir put kılma" (ve devamla dedi ki): "Nebilerinin kabirlerini mescidler haline getiren bir kavme Allah'ın öfkesi artmıştır." [Muvatta, Kasru's-Salât 85, (1, 172).]

Hz. Ömer (r.a.) minberde, Allah Rasûlü (s.a.s.)’nden şunu duyduğunu söylemiştir: 

“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin!” (Buhari, Enbiyâ, 48)

Resûlüllah (sav)’ın korkusu olan İslâm’ın Rabb-kul anlayışından sapma ne yazık ki meydana gelir. Sadece kendi kabri değil, Velî, Şeyh, Mürşid, Abdal, Derviş, Baba ünvanlı bir çok insanın kabri, ibâdethâne haline getirilir. Kabirde yatan ölülerden yardım isteyip, Allah’la kul arasında aracı olduklarına inanılır. Bu şekliyle ölülerden yardım isteme ilk defa Velid b. Abdulmelik zamanından başlayarak yaygınlaşır. Onun zamanına kadar böyle bir uygulama ve inanç görülmez.[8] 

İslâm’ın Rabb-kul anlayışına tamamen ters olan bu durum o kadar yaygınlaşır ki, yapılan işin yanlışlığını göstermeye çalışan Müslümanlar, suçlu duruma düşerler. Bunun  yaygınlaşması ise sadece Tasavvufun (İslam (!) mistisizmi)[9] desteği ile olur. 

Tasavvufun inanç ve ibadet anlayışındaki yardım dileme mercii böylelikle saptırılıp, Allah’tan kullara yöneltilir. Yapılan iş meşru gösterilmeye çalışılır. Böylece tasavvuf İslâm dışı bir uygulamayı meşru olan kabir ziyareti örtüsü altında yaygınlaştırıp, temel ibadetlerden birisi haline getirir.[10]

İbn Arabi’nin uydurduğu, tam bir safsata olan ve  keşf’e dayanan[11] Vahdet-i vücut anlayışı[12], “Tanrı ve kâinatın bir olduğu[13]”,  “Yaratan ile yaratılan arasında ayrılığın olmaması”[14], “Fena Fillah- kulun Tanrı’da yok olması-”[15] , sevgi ve aşk felsefesi[16], kendi “hakîkat” tanımları, Tanrının bütün isim ve sıfatlarının adeta aynadaki yansıması kabul edilen  insan-ı kâmil öğretisi[17] , şeyhe atfedilen bu ilahi boyut çoğu zaman onun insan yönünü bastırarak müritleri tarafından Tanrı gibi görülmesine sebep olan[18] vb. mistik görüşler, sapmanın yani bâtinî yorumun en büyük kaynağı “ilm-ü ledün”[19] ile birleşince, zaman ve mekandan münezzeh Allah inancını çeşitli kültür ve dinlerin etkisiyle değiştirip, kendisiyle bazı sufilerin görüşüp konuşabildiği bir Tanrı inancı haline getiren, vecd sarhoşluğu[20], panteizm[21] veya bu Tanrıyı insana hulûl[22] (Tanrının insan bedeninde tecessüd/tecessümü) eden yahut bu Tanrı ile tabiatı aynı varlık kabul eden anlayış[23], sır kavramı[24], tenâsüh inancı[25], insan-ı kâmil veya kutup makamında görülen şahsiyetlerin Tanrının bir sureti, bir yansıması, âdeta yeryüzündeki temsilcisi gibi görünmesi[26], doğrudan Tanrı üzerinden bazı şahsiyetlerin ilahlaştırılmasının sonradan gerçekleşen ve velilik kurumuyla, aynı zamanda aşırı vahdet-i vücutçu yorumlarla alakalı bir yönünün olduğu da bir gerçektir.[27]  Allah’a imanın da emredilenden çok farklı değerlendirilmeye tabi tutulduğu ortaya koyar. Bu büyük sapma ve tehlikenin etkileri bugün de devam etmektedir.

Tanrı ve tabiatın aynı, yani varlığın yaratan-yaratılan, Rabb-kul diye ayrılamayacağını, her şeyin bir olan Tanrı oluğunu sapkınlığı[28]; İnsanın Allah’a karşı sahip olması gereken tavır ve hareketlerini, mürşid, şeyh ismi verilen kişilere yöneltmeyi zorunlu gören, çünkü kurtuluşun bu kişilere bağlanmakla, onu memnun etmekle gerçekleşeceği, Allah’ın hoşnutluğunun, şeyhin hoşnutluğuna bağlı olduğunu, şeyhin gaybı bildiği, Allah adına tasarrufta bulunduğu[29] iddiaları ortada iken sahi gerçekten Allah inancımız ve imanımız bu sapkınlıkları nasıl kabul eder diye sorgulamak gerekmez mi?

Kur’an-ı Kerim, gaybı bilmeyi Yüce Allah’ın sıfatlarından biri olarak kabul etmektedir. “Alimü’l-ğayb” (En’âm, 6/73; Tevbe, 9/94, 105; Secde, 32/6; Fatır, 35/38; Haşr, 59/22; Cin, 72/26; Zümer, 39/46.) ve “Allâmü’l-ğuyub” (Mâide, 5/109, 116; Sebe’, 34/48.) şekillerinde geçen ayetler, bu özelliğin Allah’ta bulunan bir sıfat olduğunu belirtirler. 

Göklerin ve yerin gaybının, gaybın anahtarlarının ve mutlak gaybın Allah’a mahsus olduğunu ifade eden ayetler.( En’âm, 6/59; Yunus, 10/20; Hud, 11/123; Nahl, 16/77; Neml, 27/65.) Bu grup ayetlerde gayb Allah’a hasredildiği için, başka varlıklara nispetinin tevhide aykırı düşeceği anlamı çıkmaktadır. 

Diğer bir grup ayetlerde ise gayb, Allah’a hasredildikten sonra Allah’ın, resullerinden dilediklerine gaybtan bilgi vereceği ifade edilmektedir.( Âli İmrân, 3/179; Cin, 72/26.) Bu ayetlerde gaybın kapısı peygamberlere aralanmıştır. Gaybı sadece Allah bildiğine göre şeyhin gaybı bildiği anlayışı hangi Allah inancı ile örtüştürülebilir ki?

“(Ey Resulûm) Gerçek şu ki: Sen sevdiğini (ve istediğini) hidayete erdiremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidayet verir. O, hidayete erecek (iyi niyet, gayret ve karakterde) olanları daha iyi bilir.” (Kasas,28/56) 

"(Ey Muhammed), sen onların yola gelmelerini ne kadar istesen de Allah şaşırttığını yola getirmez ve onların yardımcıları da olmaz!" (Nahl-37) 

Ancak bu gerçeğe rağmen kimi kullar yanlış olanı seçmektedirler. Bugün istediğine hidayet veren, hidayet dağıtan ya da dağıttığına inanılan kimselerin varlığını nasıl bir Allah inancı ile tanımlayabiliriz?

Yunan, Hint, Fars, Türk, Mısır, Hristiyan, Yahudi inanç ve kültürlerinden alınan özelliklerle oluşturulan, İslâm nasslarında bulunmayan yahut muhalif uygulamaları İslâm’ın ibadetlerine rağmen ibadet haline getirip, bunlarla Allah’ın rızasının kazanılacağı inanç ve uygulamaları[30] da bugünü daha iyi anlayabilmek için  çok daha iyi değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Diyanet ya da akademik camianın bu ya da buna benzer çok önemli konuları gündeme taşımaması bunların yok olduğu anlamına gelmemektedir.

“Kur’ân-ı Kerîm davetini bütün insanlara açarken imanın ilk konusu olarak Allah’ın varlığını ve birliğini gündeme getirmiştir. Eksik sıfatlardan münezzeh, kâmil sıfatlarla mücehhez Rabbimiz kendisine imanın gereğini hikmetli beyanlarıyla açıklamıştır. Öyle ki insan bu imanın mayasını kendinde, delillerini hem kendisinde hem de tüm evrende bulacaktır. İnsan kendini bildiklerinden soyutlayarak mücerret hakikati anlayamaz. 

Bu itibarla imanına konu olan varlığın işaretlerini kendinde ve kâinatta aramalıdır. Kur’ân-ı Kerîm başta Allah’a iman konusunda, sonra peygamberlere ve âhirete imanda bu yolu göstermektedir. Bu sebepledir ki insana Kur’ân’ın ifadesiyle “apaçık âyetler” sunulmuştur. Kur’ân’da Allah’ın varlığı için söz konusu edilen beyanların yanı sıra mukayeseler, örneklemeler, tanımlamalar da söz konusudur.” [31]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ ﴿١٠﴾تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿١١﴾يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴿١٢﴾وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ ﴿١٣﴾

"Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Rasûlü'ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele." (Saff,61/10-13).

Hidâyet, rahmet, furkân, kurtuluşumuz  ve şifâ olan azîz kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de Rabbimiz, birçok gerçekleri, çe­şitli olayları ve uymamız gereken emir ve yasakları bildirirken bu ilgi­lerle varlı­ğını, birliğini; başlangıçsız, sonsuz, hiç bir şeye benzemez, kendi başına yet­kin, hep diri, her şeyi hep gören, her şeyi hep duyan, her şeye gücü yeten, her şeyi yaratan  olduğunu da ayrıca bizlere an­latmaktadır. Bu konudaki bil­giler ilâhî üslûb içinde Kur'ân-ı Kerim'in başından sonuna kadar serpişti­rilmiştir. 

Dolayısıyla her konuda olduğu gibi O'nun yüce sıfatları hakkında da geniş ve mükemmel bir bilgi sa­hibi olabilmek için Kur'ân-ı Kerim'i ba­şından sonuna kadar çok iyi bilmek ve anlamak gerekir.
“Rabbimiz kendi varlığının gaybî yönünü insan zihnine ve gönlüne açmak için bizzat şehadet âleminden deliller zikretmiştir. Bunlar arasında insanın kendi yaratılışı, mucizevî yapısı,( En’âm 6/98; en-Nahl 16/78; er-Rûm 30/20-21; ez-Zâriyât 51/21; et-Târık 86/5-7.) kendisine verilen sonsuz nimetler, (Bakara 2/29; el-En’âm 6/141-142; İbrahim 14/32; en-Nahl 16/80.) hayvanların yaratılış özellikleri, (Nahl 16/5-8,66-69,79,80.) bitkiler, (En’âm 6/95,99; er-Ra’d 13/4; el-Vâkıa 56/ 63-65; Abese 80/24-31.) yerin ve göğün yaratılışı, (Bakara 2/164; Âl-i İmrân 3/ 190; er-Rûm 30/ 22,25; Sâd 38/27; el-Câsiye 45/3.) güneş ve ay, (Yunus 10/5; en-Nahl 16/12; Fussilet 41/37.) yıldızlar, (En’âm 6/ 97; en-Nahl 16/16.) dağlar, (Nahl 16/15; el-Mürselât 77/27.) denizler, (Nahl 16/13-14.) yeryüzündeki tabiat olayları, gece ve gündüzün meydana gelmesi, (En’âm 6/96; Yunus 10/6,67; el-Furkan 25/62; er-Rûm 30/ 23; Fâtır 35/13.) rüzgârın oluşumu ve yağmurun yağması (Â’râf 7/57;el-Furkan 25/ 48-49; en-Neml 27/63; Kâf 50/90.) örnek verilenler cümlesindendir. Kâinata olağanüstü bir düzen ve nizam koyan Allah Teâlâ bu düzeni kendi varlığına en büyük delil saymıştır.”[32]

“Allah Teâlâ’nın varlık delilleri arasında bazı mukayeseler ve aklî izahlar dikkati çekmektedir. Meselâ evrende birden çok ilâhın olması durumunda bir düzenin kalmayacağı, her birinin yarattığını sevk ve idare edeceği ve sonuçta birinin diğerine galebe çalacağı ifade edilmektedir. Allah evlat edinmemiştir, Kur’ân’da zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilen bütün sıfatlarının birleştiği nokta O’nun birliğinin ayrı ayrı ifadesinden başka bir şey değildir.( Enbiya, 21/22; el-İhlâs, 112/1-4) Câhiliye Arapları muhatap alınarak yapılan mukayese bir başka misali oluşturmaktadır; Allah’tan başka tapılanlar, değil bu uçsuz bucaksız evreni, bir sineği bile yaratamazlar. Allah yaratmasında da, mülkünde de ortak tanımayandır.( Hac, 22/73.) Bütün canlıların rızkının Allah tarafından teminat altına alınması, (Hûd, 11/6.) insanların dillerinin ve renklerin değişik olması, (Rûm, 30/22.) eşler arasında rahmet eliyle tesis edilen sevgi ve muhabbet, O’nun varlık delillerindendir. (Rûm, 30/20.) Cenâb-ı Hak ayrıca kendi kelâmını, yani Kur’ân-ı Kerîm’i varlığına delil saymıştır. Onun denginin getirilememesi, sürekli okunduğu halde bıkkınlık vermemesi, ilâhî kelâm’ın Kur’ân’la kemâl noktasına ulaşmış bulunması hiç kimse tarafından değiştirilemeyecek bir nitelik taşıması Kur’ân’ın beyanı olduğu kadar inzalinden bu güne sosyolojik bir gerçek olarak da ortadadır.( En’âm, 6/15; Hûd, 11/14; ez-Zümer, 39/23.)”[33]

“Allah” kelimesinin, kendisine ibadet edilen yüce varlığın özel ismi olduğunu kabul eden bütün İslâm âlimleri konu ile ilgili açıklamaları sırasında O’nu şöyle tanımlamışlardır: 

“Allah, varlığı zorunlu olan ve her şeye gücü yeten (Âli İmrân,3/189), bütün güç-kuvvet (Zâriyât,51/58) ve izzetin (Fatır, 35/10) sahibi, her türlü noksanlıktan münezzeh (İsrâ,17/1), bütün övgülere lâyık (Hacc,22/64;Lokmân,31/26) bulunan, boyun eğip kulluk edilmeye lâyık yegâne yüce varlığın adıdır”. Tanımdaki “varlığı zorunlu olan” kaydı, Allah’ın yokluğunun düşünülemeyeceğini, var olmak için başka bir varlığın O’nu var etmesine ve desteğine muhtaç olmadığını, dolayısıyla O’nun, evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu ifade etmektedir. “Bütün övgülere lâyık bulunan” kaydı ise, yetkinlik ve aşkınlık ifade eden isim ve sıfatlarla nitelendiğini anlatmaktadır. Allah kelimesi, İslâmî metinlerde, gerçek mâbudun (ibadet edilen varlığın) ve tek yaratıcının özel ismi olarak kullanılagelmiştir.[34]

Kur’ân’da kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek ma'bud olan Allah[35] kelimesi 2689 defa yer alırken,[36] Kur’ân’da, ulûhiyyeti belirtmek için Allah lafzından sonra en çok kullanılan Rab kelimesi çeşitli türevleriyle birlikte toplam 971 kez zikredilmektedir.[37] Kur’ân-ı Kerîm’de, Rab kelimesinin oldukça fazla sayıda zikredilmesi (971 defa) onu, ulûhiyyeti belirtmek için Lafzatullah’tan sonra en çok kullanılan[38] isim yapmıştır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de ilâh kelimesi çoğul şekliyle birlikte 147 yerde geçmekte[39], Allah’tan başka bir ilâhın olmadığı, eşi, benzeri, ortağı ve çocuğunun bulunmadığı vurgulanmaktadır. Genellikle gerçek mâbudun sadece Allah olduğunu göstermek üzere “lâ ilâhe illâ hû, lâ ilâhe illallah” şeklinde nefiyden sonra ispata geçen kelime-i tevhid formülü kullanılır.

“Allah'a nisbet edilen güzel isimler İslâmî literatürde Esmâ-i hüsnâ şeklinde Kur'ânî bir kavramla isimlendirilmişlerdir. “En güzel isimler ve bütün mükemmellik vasıfları yalnızca O'nundur.” (Haşr,59/ 24.) El-Esmâü'l-hüsnâ[40] terkibi ise dört âyette yer almaktadır.( Ârâf 7/ 180; el-İsrâ 17/ 110; Tâhâ 20/ 8; el-Haşr 59/ 22-24.  ) Hadislerde Esmâ-i hüsnâ'nın doksan dokuz tane olduğu belirtilip bunlar sayılmıştır. İslâm âleminde tarih boyunca en çok itibar edilen liste ise Tirmizî'nin rivayetine dayanmaktadır.( Tirmizî,”Daavât”, 82.  ) 

Bu listenin içerisinde hükümranlık anlamına gelen veya yakın anlam taşıyan isimler ve yaklaşık anlamları şunlardır; Âlî, izzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, aşkın, Azîz, yenilmeyen, yegane galip, Cebbâr, iradesini her durumda yürüten, yaratılmışların halini iyileştiren, Hâdî, yol gösteren, murada erdiren, Hakem, hükmü veren, Hakîm, bütün emirleri ve işleri yerinde olan, Kadîr ve Kavî, her şeye gücü yeten, kudretli, Kayyûm, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kainatı idare eden, Mâlikü'l-mülk, mülkün sahibi, Melik, görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibi, Metîn, ve Muktedir, her şeye gücü yeten, kudretli, Vâlî, kainata hakim olup onu yöneten. Allah Teâlâ hükmedici sıfatını bazen da kral benzetmesi (allegorizasyon) ile anlatır. Gerçek kral (melikü’lhak),( Tâhâ, 20/ 114; el-Mü’min, 23/ 116.  )güçlü bir kral (melikin muktedir), (Kamer 54/ 55.  ) insanların kralı (meliki’n- nâs)( Nâs 114/ 2.  ) olan Yüce Yaratıcı hükümranlığını arş ve kürsînin sahibi olmakla da ifade etmiştir.[41] 

Saydığımız bu isimlerin dışındaki isimler de aslında mana bakımından Allah'ın yüceliğini, azametini ve kuşatıcılığını anlatmaktadır. Bu noktada üzerinde durulması gereken konu, ilâhî hakimiyetin ne manaya geldiğini anlamak olmalıdır. Kur'ân'a göre mutlak hakimiyet Allah'a özgüdür. O, bu özelliğine, iki yüzün üzerinde âyetle işaret buyurduğu[42]  yaratma sıfatı ile maliktir. O aynı zamanda Melik,[43] Müntakim, (Âl-i İmrân, 3/ 4.  ) Azîz ve Hakîm, (Âl-i İmrân, 3/ 4.  )  Metîn,( Zâriyât, 51/ 85.  ) Âlî ve Azîm (Bakara 2/ 255; eş-Şûrâ, 42/ 4.  ) sıfatlarıyla hükümranlığını taçlandırmıştır. 

Allah'ın isteyerek (tav’an) yahut istemeyerek (kerhen) itaatine çağırdığı evren (Fussilet, 41/ 11.  ) ve içindeki düzen O'nun kevnî hakimiyetinin açık tezahürleridir. O her şeye güç yetirendir (Bakara, 2/ 20, 106, 109.  ) ve O’nun “emr”i mutlak hakimiyetinin bir yansımasıdır. [44] Bu kevnî/ tekvînî hakimiyet insanı da içine almaktadır. Allah kullarına egemendir ve onlar üzerinde hüküm sahibidir.( En’âm, 6/18,61.  )”[45]

“Kur’ân-ı Kerîm’de rahmet kavramı Tevrat’a, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e ve insanlara nisbet edilmiştir. Allah’a izâfe edilen rahmet kavramı 119 yerde fiil kalıbında, doksan iki yerde rahmet şeklinde geçmektedir. Rahmân ismi elli yedi, rahîm ismi -Hz. Peygamber’e nisbet edildiği (et-Tevbe,9/128) bir yer hariç- 114 yerde tekrarlanmıştır. Dört âyette “erhamü’r-râhimîn” (merhamet edenlerin en merhametlisi), iki âyette “hayrü’r-râhimîn” (merhamet edenlerin en hayırlısı) terkipleri geçmektedir. Rahmân ismi altı âyette rahîm ile birlikte, diğer yerlerde tek başına kullanılmıştır. Rahîm ise yine esmâ-i hüsnâdan olan gafûr, azîz, raûf, tevvâb, ber, vedûd isimleri ve bir yerde rab ismiyle birlikte, üç âyette de müminlerle ilişkili olarak zikredilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Mu’cem, “rhm” md.).”[46]

Zelîlin karşıtı olan azîz, Allah’ın kudret ve kuvvetinin kadîm olduğunu ve yaratıklardaki gibi değişikliğe uğramadığını da ifade eder. Azîz ile birlikte izzet de birçok âyet ve hadiste Allah Teâlâ’ya nisbet edilmiştir. Doksan kadar âyette geçen azîz daima esmâ-i hüsnâdan hakîm, kavî, muktedir, rahîm, gafûr gibi başka bir isimle beraber kullanılmıştır. Azîz ile bu isimler arasında birbirini teyit etme ve dengeleme münasebeti vardır. Azîz ismi alîm, hamîd ve rahîm isimleriyle birlikte lafza-i celâl yerine doğrudan zât-ı ilâhiyyenin adı olarak da kullanılmıştır (bk. el-En‘âm 6/96; İbrâhim 14/1; eş-Şuarâ 26/ 217). Bu husus ulûhiyyetin başlıca özelliklerinden birinin izzet olduğunu gösterir.

“Kur’ân-ı Kerîm’de izzet on bir yerde, aynı kökten fiil ve isim kalıbında kelimeler ise 110 defa geçmekte, bunlardan azîz, büyük çoğunluğu Allah’ın isimlerinden olarak doksan dokuz âyette yer almaktadır. Bu âyetlerin tamamında azîz Allah’ın başka isimleriyle birlikte geçmektedir. Bu isimler Allah’ın mutlak gücünü ve tasarrufunu yahut rahmet, mağfiret ve lutufkârlığını ifade eden ya da ilim ve hikmetine vurgu yapan isimlerdir (bk. AZÎZ).”[47]

“Kur’ân-ı Kerîm’de gafr kökünden türemiş 234 kelime bulunmaktadır. Bunların beşi yine “affetmek, bağışlamak” mânasında olmak üzere insana nisbet edilmiştir. Altmış birini muhtelif fiil kalıplarının, diğerlerini de çeşitli sıfat ve isimlerin (gâfir, gafur, gaffar, gufran, mağfiret) oluşturduğu toplam 187 kelime doğrudan Allah’a izâfe edilmiştir. Kırk iki kelime ise istiğfar kavramı etrafında şekillenmiştir ki bunlar da sonuç itibariyle Allah’ın gafur ismine râcidir (bk. M. F. Abdülbâkî, el-Mu’cem, “ġfr” md.).

Allah’ın gafur (gaffar) oluşunu ifade eden 229 kelime, Kur’ân-ı Kerîm’in 29. cüzünün sonlarında yer alan Muddessir sûresinin nihayetine kadar (74/56) bazı kesintilerle birlikte ardarda devam eder. Kur’ân’ın tamamı göz önünde bulundurulduğu takdirde gufran kavramının yer almadığı sûreler hacim bakımından yüzde on üç civarında kalır. Kur’ân-ı Kerîm’de beş yerde geçen gaffâr ismiyle doksan bir yerde geçen gafûr isminin her biri mübalağa ifade etmekle birlikte aralarında ne gibi bir farkın bulunduğu hususu ilk dönemlerden itibaren âlimleri düşündürmüştür. Meşhur nahiv ve lügat âlimi Zeccâc, her iki kelimenin aynı mânada mübalağa ifade ettiğini, tekrarın ise zât-ı ilâhiyyeye ait sıfatlardaki nihaî yetkinliği bildiren bir tekit niteliği taşıdığını söylemekle belki en isabetli hükmü vermiştir (Tefsîru esmaillâhi’l-hüsnâ, s. 46). Bununla birlikte Zeccâc, başkasından naklen gaffarın “günahları dünyada örten”, gafurun ise “âhirette bağışlayan” anlamlarına gelebileceğini kaydetmiştir (a.g.e., s. 47).”[48]

“Âyetlerde belirtildiğine göre ilâh bizâtihî var olan, başkasına ihtiyacı bulunmayan, ebedî hayatla diri olan, yaratan, öldürüp dirilten, rızık veren, ilmiyle bütün varlıkları kuşatan, esirgeyen ve bağışlayan, evrenin yegâne hâkimi olup daima üstün gelen, en güzel isimlere sahip olan, peygamberleri vasıtasıyla insanlara mesaj gönderen en yüce varlıktır. Bu nitelikleri taşımayanların ilâh olamayacağını bildiren Kur’an, insanların diğer bir insanı veya cansız nesneleri ilâh edinmelerine dikkat çeker ve bu kişileri şiddetle eleştirir (M. F. Abdülbâkī, el-Mu’cem, “ilâh” md.).”[49]

Cahiliye Araplarının kral anlamında kullandıkları  er-Rab kelimesi, İslami terminolojide sadece Yüce Allah için kullanılabilen ve O’nun isimleri arasında yer alan bir kavram olmaktadır.[50] Değişik isimlere muzâf kılınarak kullanılanlar şöyledir: 42 yerde “âlemlerin Rabbi”, 11 yerde “göklerin ve yerin Rabbi”, 5 yerde “arşın Rabbi”, 3 yerde “önceki atalarınızın Rabbi”, 3 yerde “Musa ve Harun’un Rabbi”, 2 yerde  “doğu ve batının Rabbi”, 2 yerde  “yedi kat göğün Rabbi”, 1 yerde “yerin Rabbi”, 1 yerde  “insanların Rabbi”, 1 yerde “sabahın “Rabbi”, 1 yerde  “Kâbe’nin Rabbi”, 1 yerde “doğu ve batıların Rabbi”, 1 yerde  “iki doğunun Rabbi”, 1 yerde “iki batının Rabbi”, 1 yerde “Şi’râ yıldızının Rabbi”, 1 yerde “doğuların Rabbi”, 1 yerde “Mekke’nin Rabbi” ve 1 yerde “her şeyin Rabbi.”[51]
“O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındaki bütün varlıkların, hem de Güneş’in bütün doğuş yerlerinin Rabbidir.”( Sâffât, 37/5.),

“Demek ki bütün hamdler, övgüler göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”( Câsiye, 45/36.)

Kur’ân’ın belirttiği gerçek şudur: 

Göklerde ve yerde bütün egemenlik, otorite ve yetkilere mâlik olan ancak Allâh’tır. Yakarma O’na mahsustur. Emretmek sadece O’na aittir. O’ndan başka otorite yoktur. Göklerde ve yerde O’ndan başkasının hükmü geçmez. Hükmünün selahiyetleri hususunda kimse O’na ortak olamaz. İşte bunun için gerçekte O’ndan başka ilâh yoktur. Kur’ân-ı Kerim’de konuyla ilgili şöyle buyrulmaktadır. “O hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nûr,24/18; Zâriyât, 51/30; İnsan,76/30)

Yine bir başka Ayet-i Kerime’de de şöyle buyrulmaktadır: “Habibim onlara deki: “Allâh’ı bırakıp da O’nun ortağı olduklarını kupkuru iddia ettiklerinize istediğiniz kadar yalvarın. Onların ne göklerde ne yerde bir zerre miktarına bile güçleri yetmez. Onların buralarda hiçbir ortaklığı olmadığı gibi, onun da bunlardan bir yardımcısı oktur. O’nun nezdinde kendisine izin, verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.”[52]

Kur'ân ı Kerim, Allah'ın varlığını, büyüklüğünü ve kudretini gösteren her şeye genel olarak ayet adını verir. Ayetler başlıca iki kısma ayrılır: Sözsüz ve sözlü ayetler. Sözsüz ayetler, aklı olan herkese hitabeden tüm tabiat olaylarıdır. Sözlüler ise Peygamber aracılığı ile insanlara gelen Allah’ın sözleridir. İşte Kur'ân'a göre de bütün eşya gerçekte Allah'ın âyetleridir. Bunların mahiyetlerini ancak düşünen öz akıl sahipleri anlayabilirler: "Şüphesiz bunda öz akıl sahipleri için âyetler vardır"(Tâhâ,20/54,128). Müslüman ise Rabbini, Allah’ın hem isim, sıfatları hem de bu âyetlerin tamamından daha iyi tanıyabilecektir.

İnsan, aklı ile bu iz, belirti ve delillerden hareketle yaratıcıyı bulmaya çalışır. Bu, bir ayette şöyle ifade edilmektedir: “İnsanlara dış dünyada ve kendi içlerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.”( Fussilet, 41/53. Ayrıca bkz. Mü'minûn, 23/12-14; Furkân, 25/47; Rûm, 30/20-22; Yâsîn, 36/37-40; Kâf, 50/6-10.)

وآخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين ، والصلاة والسلام على أشرف الأنبياء والمرسلين .


Ahmet Hocazâde, 02.06.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair
Ahmet Hocazâde Yazıları




[1] Sekülerizm, bir düşünce akımı veya bir hayat tarzı olarak Protestan ülkelerde, dinin dünyevilikle olan her türlü aksiyonla bağlantısı kesilerek, dinin özelleştirilmesi, yani dini bireysel hayata havale edip, hayat ile sosyal bağı kalmamış bir ritüeller ve inançlar kompleksi haline getirilmesi olayı olarak görülebilir. Sekülerizm, dinin sosyal yapıdaki otorite ve geçerliliğini yitirmesi, doğaüstü olayların tabii ve dünyevi olaylarmış gibi algılanması, insan aklının dini ve metafizik bağlardan kurtarılması, dinin bir vicdan meselesi haline getirilmesidir. Bkz. İsmail EKİNCİ, SEKÜLERLEŞME VE DİN, Gazi Üniversitesi, Ankara 2006, Seminer Çalışması, s.7-8.
[2] Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, İstanbul 2015, 11. Baskı, s.338.
[3] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, (trc. Bekir Karlıga-Bedrettin Çetiner), İstanbul, 1983, I, s. 310.
[4] Şerafettin Gölcük-Süleyman Toprak, Kelam, s. 207.
[5] Mustafa Acar, Allah’a İmanın Ahlaki Boyutu, Selçuk Üniversitesi, Konya 2012, Doktora Tezi, s.72.
[6] Süleyman Uludağ, “Kemâl”, DİA, XXV,222.
[7] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.261.
[8] Prof. Dr.Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, Hisar Yayınları, İst. 1978, s. 536; Prof. Dr. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, DİB., Ank.1984,s.35.
[9] Prof.Dr. Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, İstanbul 1982, Ötüken Yayınları, 17-18.
[10] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s.241-242.
[11] Hasan Tanrıverdi, Vahdeti Vücûd Panteizm Karşılaştırması, Dini Araştırmalar,s.66.
file:///C:/Users/HP/Downloads/5000151782-5000250234-1-PB.pdf
[12] Erol Güngör, a.g.e., s.89.
[13] Muhyiddin-i Arabi,Fusûs ül-Hikem, Çeviri:Nuri Gençosman, MEB., Yay.Ankara 1964, s.62,382.; Abdülhaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek Yay., İst.1985, s.89.
[14] Erol Güngör, a.g.e., s.22.
[15] Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayını, 1990, s.204.
[16] Doç. Dr. İbrahim Arslanoğlu, Mevlana’nın Aşk Ve İnsan Felsefesi, s.2. http://w3.gazi.edu.tr/~iarslan/mevlanaaskinsan.pdf
[17] Resul Ay, Erken Dönem Anadolu Sufiliği ve Halk İslam’ında Hulûlcü Yaklaşımlar ve Hulûl Anlayışının Farklı Tezahürleri, bilig, KIŞ 2015/ SAYI 72, s.12. 
[18] Resul Ay, a.g.m., s.12. 
[19] Atilla Fırat, “Anadolu Aleviliği, Hacı Bektaş Veli Düşüncesi ve Türk Yaşamına Etkileri”, G.Ü. I; Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyum Bildirileri, Ankara,1999,s.131.
[20] Çakmaklıoğlu, 2005: 191-223, Cebecioğlu, 2006: 7-27, Uludağ, 2010: 370- 371
[21] Panteizm Evreni, yaratıkları tanrı görmektir. Yani yaratıklar dışında ayrı bir tanrı görmemektir. Evreni tanrılaştırmak demek olan bu düşünce materyalizme yol açar. Vahdet-i Vücud ise yaratıkları yok bilip sadece Allah'ı görmektir. Yani ikisi de tamamen İslam dışıdır.
[22] Tanrının eşyaya intikal etmesi veya bedene bürünmesi, özellikle de insan görünümünde tecessüd etmesidir.  Kökeni eski Hint, İran, Mısır, Yeni Eflatunculuk ve Hıristiyanlığa dayandırılan bu düşünce, İslami bir renge büründürülmek suretiyle İslam düşüncesinde, özellikle de aşırı Şiî gruplarda ve bazı tasavvufi çevrelerde etkili olmuştur. Geniş bilgi için bkz. Resul Ay, Erken Dönem Anadolu Sufiliği ve Halk İslam’ında Hulûlcü Yaklaşımlar ve Hulûl Anlayışının Farklı Tezahürleri, bilig, KIŞ 2015/ SAYI 72, s.2.  http://bilig.yesevi.edu.tr/yonetim/icerik/makaleler/128-published.pdf
[23] Erol Güngör, a.g.e., s.17,42,43,59,61,89,94.; Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s. 257.
[24] Resul Ay, a.g.m., s.12. 
[25] Resul Ay, a.g.m., s.4. 
[26] Resul Ay, a.g.m., s.19. 
[27] Resul Ay, a.g.m., s.11-12. 
[28] Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s. 258.
[29] Prof.Dr. İbrahim Agâh Çubukçu, İslam Düşüncesi Hakkında Araştırmalar, AÜİF Yy., Ankara 1972, s. 176-177.; Nazmi, s. 62.; Mehmet Ali Aynî, İslam Tasavvufu Tarihi, Sad. H.R.Yananlı, Akabe Yay.,İst.1985, s.178; Sultan Veled, Maarif,Çeviri:Meliha Ü. Anbarcıoğlu, Devlet Kitapevi, Ankara 1974,s. 13,24,62,164; Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s. 258.
[30] Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın, İslam Tarihi Dersleri, AÜİF. Yay. 2.Baskı, Ankara 1982, s.86; Prof.Dr. M.Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi 2.baskı, Ötüken Yayınları, İst.1980, s. 121; Necmüddin Kübra, Tasavvufi Hayat,Çev.Mustafa Kara,Dergah Yay., İst.1980, s. 75,89,126; Prof.Dr.Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İst.1980, Nakışlar Yay., s. 359; Celaleddin Vatandaş, a.g.e., s. 258.
[31] Dr. Hülya TERZİOĞLU, Kur’ân’da İnanç Esaslarının Aklî Yöntemle Temellendirilmesi, Kelam Araştırmaları 10:2 (2012),s.211.
[32] Hülya TERZİOĞLU, a.g.m. ,s.212.
[33] Hülya TERZİOĞLU, a.g.m. ,s.213.
[34] “Allâh”, DİA, II,499.
[35] Allah İsmi/Lafzatullah ( الله ), ulvî olsun süflî olsun gerçek hüviyetleriyle bütün mahlûkâtı kuşatan Yüce Varlığın Zât’ı için kullanılan özel addır (alem). Allah’ın diğer bütün isimleri (Esmâ-i Hüsnâ) istisnasız olarak Lafzatullah’a nisbet edilip onu nitelerler. Diğer bir anlatımla Lafzatullah, Yüce Allah’ın diğer bütün sıfatlarıyla/isimleriyle nitelenirken, kendisi nitelemez. Bkz. Dr. Aydın TEMİZER, Kur’ân’da “Rab” Kavramı Üzerine Semantik Bir Analiz , M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi 44 (2013/1),  s.44.
[36] Wilson, R. D., “The Use Of The Terms “Allah” And “Rab” In The Koran”, The Muslim World, X/2, s. 179.
[37] Abdülbâkî, Muhammed Fuâd, el-Mu‘cemü’l-müfehres li-elfâzi'l-Kur’âni’l-Kerîm, İstanbul 1982, s. 285-299.
[38] Bekir Topaloğlu,  “Rab”, DİA. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi) İstanbul 2007, XXXIV, 372.
[39] M. F. Abdülbâkī, el-Mucem, “ilâh” md.; Yusuf Şevki Yavuz, “İlâh, DİA, XXII,64.
[40] Geniş bilgi için bk. Nablusî, Muhammed Râtib, Mevsûâtu esmâillahi’l-husnâ, Dimaşk 2002, III, 1591.
[41] Bakara 2/ 255; el-A’râf 7/ 54; el-Mü’minûn 23/ 116; el-Mü’min 40/ 15; el-Bürûc 85/ 15-16. 
[42] Abdülbâkî, M.Fuâd, a.g.e., “h-l-k” md. 
[43] Tâhâ 20/ 114; el-Mü’min 23/ 116; el-Kamer 54/ 55; en-Nâs 114/ 2. 
[44] Bakara 2/ 210; el-A’râf 7/ 54, 97; er-Ra’d 13/ 31; Hûd 11/ 123; el-İsrâ 17/ 85. 
[45] Hülya Terzioğlu, Kur’ân’ın “Hüküm Allah’ındır” Öğretisi Üzerine (Kelam İlmi Bağlamında Değerlendirme), Kelam Araştırmaları, 11:1 (2013), s.354-355.
[46] Bekir Topaloğlu, “Rahmân”, DİA, XXXIV,415.
[47] Mustafa Çağrıcı, “İzzet”, DİA, XIII,555.
[48] Bekir Topaloğlu, “Gafûr”, DİA, XIII,286.
[49] Yusuf Şevki Yavuz, “İlâh, DİA, XXII,64.
[50] Dr. Aydın TEMİZER, Kur’ân’da “Rab” Kavramı Üzerine Semantik Bir Analiz , M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi 44 (2013/1),  s.43.
[51] Aydın TEMİZER, a.g.m., s.42.
[52] Ali Bilgiç , Hadislerde Ulûhiyyet , Çukurova Üniversitesi , Yüksek Lisans Tezi, Adana–2007,  S.4.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı