9 Ocak 2018 Salı

SA5456/SD866: Kentler ve Çocuklar ve Karanlık

"Kentin karanlığı, yapmayı başaramadığımız şeylerin yokluğundan ortaya çıkıyordu aslında ve şimdi biz korkularla dolu bu bencil karanlığa çocuklarımızı teslim etmemek için kaygılanıyoruz, bildiğimiz ve tahmin ettiğimizden başka sonuçlar olsun diye başka yollar arıyoruz."


Son kırk yılda hızla kentlileşen bizler çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi biliyor muyuz? Yoksa kentlerimizi sonradan sanatsal, estetik kaygılarla düzeltmeye çalıştığımız gibi çocuklarımızı da önce bir yetişsinler, sonra düzeltiriz diyerek mi büyütüyoruz? 

Problemin ne olduğunu belirleme yeteneklerimiz pek gelişmediği için, çözümün ya da çözümlerin dilediğimiz şekilde ertelenebilir, sonra yine dilediğimiz zamanda hayata dahil edilebilir olduğunu zannediyoruz. Ne tür bir kent istediğimizi bilmediğimiz gibi ne tür bir nesil istediğimizi de bilmiyoruz, çocuklarımız da kentlerimiz gibi büyüyor; aynı alışkanlıkla onları da yıkıp yeniden yapabileceğimizi zannediyoruz, hayır öyle değil, kesinlikle değil. Yanılıyoruz; çok bilmediğimiz için.

Bilginin bir güç olması için işlenmesi ve yeni fikirlere dönüşmesi gerekiyor. Bizim bilgi haznemiz karmakarışık ve yetersiz. Kent/Şehir bilgimiz, köylerimizden taşıyarak geldiğimiz bilgilerle mündemiç; kentleri kurmamız ve geliştirmemiz de bu babda... çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimiz hususunda ne kadar önceden düşünüyorsak kentlerimizi nasıl oluşturacağımız hususunda da aynı şekilde davranıyoruz. Daha doğrusu hemen her konuda aynı şekilde davranıyoruz, fakat çocuk (ve diğer insanlarla ilişkilerimiz) kente de diğer şeylere de benzemiyor; o canlı ve iradesi olacak olan bir varlık çünkü, istediğimiz zaman istediğimiz şekilde hatalarımızı düzeltebileceğimiz bir hareket alanımız değil çünkü; oysa ötekiler öyle değil, her ne kadar ilk tasarlandığında beklenen kalite olmasa da, her birini yıkıp yeniden yapabilme şansımız var.

Köy, anne-babalarımızın aileleri ve küçük çevreleri tarafından çekip çevirildiği bir alandı, kim nasıl bir çocuk yetiştirecekse çok fazla zahmete girmeden atadan gördüğü ile devam etme kolaylığını içeriyordu... Bilgi, tekrarlanabilir bir sınırlılıkla köye yetiyordu. Bir cami, bir okul, bir köy çeşmesi, bir köy evi, bir kahve, bir bakkal-çerçi, bir ev, bir ahır, bir tarla, bir gelin, bir damat ve akrabalarla birlikte hayvanlar ve doğa. Her birinin üstesinden gelinebilir basit problemleri vardı dallanıp budaklanan; askerlik, düğün, miras, komşuluk- akrabalık ilişkileri görece tanımlanmıştı ve her bir birey tahmin edilmesi kolay bir gelecek karşısında çaresiz hissetmiyordu. Kent öyle değildi ancak; problemleri köyden çok daha karmaşık ve sınırsız büyüyebilen karakterlere sahipti.

Köylü anne-babalarımız kentlere taşınınca kentlerle başa çıkabilmek için köylülüklerinden ödün vermek zorunda kaldılar, her gün çözüm bekleyen kent problemlerine köy alışkanlıklarıyla yaklaştılar ve bizleri yarı köylü-yarı kentli ancak kısa ömürlü bir geleneksel alana bırakmayı başardılar. Nasıl bir çocuk yetiştirecekleri problemi gecekondularımızın duvarlarının arasında, küçük ve dar bahçelerimizin dut ağaçlarında kısmen büyüyen kısmen de köy kaygılarından dolayı küçülen bir problemdi. Köyde bırakılmış olumsuz özellikler yetişecek olan çocukların geleceklerinden çekiliyordu, fakat buna karşılık kentin olumsuz özellikleri gün geçtikçe büyüyordu. Gecekondu elbette köy değildi, kent olmadığı gibi.

Köydeki beklentiler, nasıl bir çocuk yetiştirileceği problemini tamamen kuşatmıştı, kent uzakta durulması gerekendi şimdilik, kent ahlaksızdı, utanmazdı ve karanlıktı; tüm tembihler kente ya da elâleme karşı yapılıyordu. Değerlere kaynaklık eden köy geleneksel bilgi ile mücehhezdi ve köy gibi fakirdi, yoksuldu. Kent ise değerlerin çatışarak ya da gecekondulara sıkışarak yaşadığı büyük bir köydü.

Köyden doğal bir seyir izleyerek çıkmayan anne-babalarımız kentlerin bunaltan kaskatılığı ile başa çıkmayı başaramadılar, gecekondular kurdular, orada bizi kentlileştirmeye çalıştılar; ekonomik yeterlilikleri ve değerlerle ilgili geleneksel olanlar dışında gelişmiş bilgileri de yoktu. Bize kazandırdıkları değerler atalarından gördükleriydi; doğru sözlü olmak, dedikodu yapmamak, haram yememek, namaz kılmak, oruç tutmak, iş-güç ve aile sahibi olmak, kötülük yapmamak, kötü işlerle uğraşmamak, iyilik yapmak, yardımlaşmak, vs...

Anne-babalarımız kentlerin karanlığından korkmakta haklıydılar. Bugün onların bize geleneksel bilgilerle kazandırdığı şeyleri tek tek yitirmemize neden oluyor kentler ve bu karanlığa karşı dayanıklılığımız gün geçtikçe eriyor. Çocuklarımız bizdeki erimeyi fark edince de, anne-babalarımızdan bize kalan değerleri onlara aktarmamız zorlaşıyor, neredeyse imkansızlaşıyor ve kentin karanlığında çaresiz hissediyoruz.

Doğru sözlü olmayı, dedikodu yapmamayı, haram yememeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, iş-güç ve aile sahibi olmayı, kötülük yapmamayı, kötü işlerle uğraşmamayı, iyilik yapmayı, yardımlaşmayı onlar kadar başaramadığımız için, kentin karanlığına yenildiğimiz için her biri değer olma özelliklerini yitiriyorlar ve biz çocuklarımıza örnek olamıyoruz. 

Kentin karanlığı, yapmayı başaramadığımız şeylerin yokluğundan ortaya çıkıyordu aslında ve şimdi biz korkularla dolu bu bencil karanlığa çocuklarımızı teslim etmemek için kaygılanıyoruz, bildiğimiz ve tahmin ettiğimizden başka sonuçlar olsun diye başka yollar arıyoruz.

Köyden kente adım adım gelebilseydik eğer; geleneksel bilgilerimizi eğitimle doğrulayıp sınayabilseydik, aklın Kur'an'ı kılavuz olarak kabul etmesini sağlayabilseydik eğer; kent karanlık değil aydınlık olabilirdi. Yeniden yapmak için şimdi yıktığımız kentlerimiz bizden önceki yoklukların eseriydi, doğal olarak da kaygılarımız o döneme ait arayışlara bağlamamalı bizi. Eğer yanlışı ya da problemi görüp tesbit edebilmişsek, aynı güç ve istekle köylere, hayatın doğal olarak aktığı yerlere taşınma kararları alabilmeliyiz; değerler eğitimini tamamlamalı ve kentlere yeniden geçişi sağlamalıyız.

Kent'ten Köy'e doğru bilinçli bir yolculuk, çocuklarımızı özenle yetiştirip sosyal hayata salmak için çıkabileceğimiz psikolojik, sosyolojik, ekonomik, dinî ve estetik bir yön arayışı için başlangıç olabilir. Çocuklarımızı değil belki ama torunlarımızı dünyanın değersiz karanlığından kurtarma imkanımız hâlen var...

Nasıl bir kent istediğimizi belirleyecek güce ulaştıysak nasıl bir çocuk istediğimizi de belirleyecek iradeye sahip olmuşuz demektir, karanlıktan korkmaya gerek yok. Kaldı ki kentlerin karanlığı artık geride kaldı, kentler artık dijital dünyada birer köy. Ne kadar gelişirsek gelişelim insanlık olarak şu tembihe muhtacız;

Tüm tembihler kente ya da elaleme karşı değil, Allah'a karşı yapılmalıdır: "Allah ne der?" 

Karanlığa karşı güçlü bir irade aydınlığı da sağlayabilir. Değerlerle ilgili kafa karışıklığını gidermeyen bir iradenin de güçlü olduğundan bahsedilemez.

Başlamak için hiçbir zaman çok geç değil; en azından geleneksel olarak bildiğimiz bir gerçek bu. 


Seçkin Deniz, 09.01.2018, Sonsuz Ark, Şeyler ve İnsanlar, Sohbetler





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı