1 Ocak 2018 Pazartesi

SA5419/KY57-AHCZD70: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 33: Maide(37-47)

 "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


MAİDE SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (37-47. Ayetler)[1]


يُر۪يدُونَ اَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنْهَاۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

“Onlar (kâfirler) ateşten çıkmak isterler, fakat oradan çıkamayacaklardır. Onlar için sürekli bir azap vardır.” (Mâide Suresi,5/37.)



وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ


“Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah’tan bir ibret olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” (Mâide Suresi,5/38.)


Mâide (33-34) yol kesme ve yağmalamayı da kapsayan hırâbe suçunun cezası açıklanmıştı ki bu Allah’a, Resûlüne, kitâbına, milletine ve ümmetine ihanet ve düşmanlık eden, “Yeryüzünde bozgunculuk için koşan,” cana veya mala veya ırza saldırmaya veya ekin ve nesli yok etmeye kalkışan, hak nizamı ve halkın asayişini yol keserek, terör estirerek bozmak ve ifsad etmek için çalışanları kapsamaktaydı.  


Bu ayetin bir devamı olarak burada da “başkasına ait bir malın, muhafaza edildiği yerden sahibinin rızâsı olmaksızın ve sahiplenmek kastıyla gizlice alan” yani hırsızlık suçunu işleyene verilecek ceza açıklanmıştır. Hırsızlık ise hem toplumun hakkı olan güvenlik ortamını yok eder hem de helal yoldan zengin olanları, helal mallarının güvenliğinden mahrum eder.


İslâm hırsızlara ve özel mülkiyet ile toplum güvenliğine saldıranlara şiddetli bir ceza vermek hakkına sahiptir.  İslâm, hayatın her yönüne ilişkin uygulamaları içeren, eksiksiz bir sistemdir. Hadlerin maksadı tüm toplumu suçtan uzak tutmaktır. Böylece suçun cezasını bilen kişi suçu işlemekten caydırılmış olur ve cezadan sonra da suçu tekrar işlemekten engellenmiş olur.


فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِه۪ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ


“Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve halini düzeltirse bilsin ki Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Mâide Suresi,5/39.)


 İslâm’ın temel amacı insanları cezalandırmak değil, aksine onları fıtrat üzere huzur içerisinde ve mutlu bir şekilde yaşatmaktır. Âyet-i kerîmenin zâhirinden anlaşılan şudur: Hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa eli kesilmez. Hanefîler hırsızın çaldığı malı yakalanmadan önce iade edip tövbe etmesinin haddi düşürdüğü görüşündedirler. 


İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre hırsızın yakalanıp hâkim huzuruna çıkarıldıktan sonra tövbe etmesi –samimi olup olmadığı bilinmediği için– had cezasının uygulanmasını önlemez. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/264.) Cezada el, toplumun huzurunun korunması için kesilir. Ceza mutlaka ruhu temizleyecek değildir. Bazen bu cezaya rağmen kişi suça devam edebilir. Ruh ancak tövbe ve Allah'a yönelmekle temizlenir. “Kalpler ancak Allah'ı anmakla (zikriyle) huzur bulur.” (Ra’d,13/28.)


اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ


“Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir. O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye kadirdir.” (Mâide Suresi,5/40.)


Mülk’te hüküm de Allah’a aittir, yaratan O’dur. Mülkünde dilediğini yapıp dilediği şekilde hükmetme yetkisine sahiptir ve her şeye kadirdir. Bu sebeple de dilediğini cezalandırır, dilediğini de bağışlar. (Bk. Âli İmrân,3/129; Fetih,48/14.) “Yaratan”, âlemlerin Rabbi Allah olduğu için, cezalandırma ya da bağışlama hükmü de O’nundur.


يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ


“Ey peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla "iman ettik" diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. "Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun" derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse elbette Allah’ın iradesine karşı senin elinden hiçbir şey gelmez. İşte onlar Allah’ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onların dünyadaki hakkı büyük bir rezilliktir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır.” (Mâide Suresi,5/41.)


Kendisini arındırmak/temizlemek istemediği için, Allah böyle bir kişiyi arındırmaz. Eğer insan arınmak isterse ve bu yolda çalışırsa, onu bundan yoksun bırakmak Allah'ın sünnetinden değildir. Allah ancak kendisini arındırmak niyetinde olmayan, gayreti de olmayan kişiyi arındırmak istemez.

Ayetteki “Küfürde yarışanlar”, Hz. Peygamber’in aleyhinde bağnazca tavırlar sergileyen, haince tuzaklar kuran, bilerek gerçekleri saptırıran; yalan, hile, aldatma ve benzeri yollarla onu başarısızlığa uğratmak için ellerinden geleni yahudiler ve gerçekte inanmadıkları halde ağızlarıyla iman ettiklerini söyleyen münafıklardır. 

Bu tür münafıkların daima bulunabileceğine işaret etmek ve gerçek müminlerin bunlara karşı uyanık olmalarını sağlamak maksadıyla Allah bunların şahıslarını değil vasıflarını ve özelliklerini tanıtmaktadır: Bunlar hevâ ve heveslerinin tutsağıdırlar. İlgileri hakka değil bâtıla yöneliktir. Doğru sözden hoşlanmayan, onu dinlemekten sıkılan, fakat yalanlara, iftira ve tezvirlere, propagandalara kulak veren, bu tür fenalıklardan hoşlanan kötü karakterli kimselerdir. Bunlar aynı zamanda, Hz. Peygamber’in yanına gelmeyip gizli planlar yapan bazı yahudi bilginleri ve İslâm düşmanları lehine casusluk eden kimselerdir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/274-276.)


Hepimizin tanıdığı riyâkar, aşağılık oyunlara sahip, faydacı, alçak, sefîh, ikiyüzlü, müminleri sevmeyen, dış görünüşün aksine kalplerinde inananlara karşı kin ve nefret duyguları (Âl-i İmrân,3/118-119.)  hakim olan ve  kendi iç dünyalarında sükûnete erememiş, kendileriyle bile barışık olamayan, kendilerine mal/makam/mevki verildiğinde memnun olan, verilmeyince de öfke duyan, fizikî açıdan beğenilecek bir görünüme sahip olup insanın hoşuna gidecek cümleler de sarfedebilen (Bakara, 2/204; Münâfikûn,63/4.),  “dizilmiş kerestelere” (Münâfikûn,63/4.) benzetilen dıştan görünümleri düzgün ama içleri gelişme kabiliyetinden, şuurdan yoksun, kuru tahtalar gibi olan münafığı tekrar hatırlatıyor Rabbimiz.


Riyakârlıkta bir nevî şirktir. İmanın zıddı küfür, tevhidin de zıddı şirktir denilebilir. Şirk, mutlak ilah olan Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde ya da O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanmak demektir.  Riyâ, ahiret ameli ile dünya menfaatini aramaktır. Şirk ise en büyük yıkım, en büyük çöküş, en büyük yozlaşmadır.


Kur’ân-ı Kerîm’de hem münâfıkların kâfir olduğu ve cehennemin en alt tabakasında yer aldığı beyan edilmekte,(Nisâ,4/145.) hem de îman ile küfür arasında gidip geldikleri zikredilmektedir. 


(Nisâ,4/143.) Ayrıca vahiy, münâfıkların cimri,(Ahzâb,33/19; Tevbe,9/67.) dünya malına düşkün (Ahzâb,33/19.) ve menfaatperest bir yapıya sahip olduklarını da bildirmektedir.(Nisâ 4/141.) Münâfıklar “şehirlerde kötü haber yayan, (Ahzâb,33/60.) kötülüğü hâkim kılıp iyiliğe engel olmaya çalışan (Tevbe,9/67.), günah, düşmanlık ve Peygamber’e isyan konularında gizli faaliyetler yürüten (Mücâdele,58/8; Nisâ,4/108.) ve böylece toplumun esenliği için çok önemli olan ekonomik ve kültürel hayatı bozmaya gayret eden yaratıklardır.(Bakara,2/205.) Münâfıklar sadece sıradan inananlara değil toplumda seçkin konumda bulunan Hz. Peygamber’in ailesine de iftira etmekten çekinmemişlerdir.(Nûr,24/11,19,23.)


Riyâkar, ‘desinler, demesinler, dediler, demediler, diyecekler’ şeklinde hayatını yaşar ve Allah’tan başkasının hoşnutluğunu kazanma düşüncesiyle debelenir, basit ve küçük karşılıklara talip olur, değerli ve büyük mükâfatları kaybeder. Riyâkar/münafık dünya işlerine düşkün olup ilâhi cezadan korkmayan, îmanı ciddiye almayan kişidir. Tirübüne oynayan ne çok riyâkar vardır bugün… Riyâkar ve münafıkların İslam’a ve Müslümanlara verdiği zarar kâfirlerin verdiği zarardan daha büyüktür.

Önemli olan menfaatlerine göre konum alan, îman etme kabiliyetlerini yitirmiş, kalpleri hastalıklı, yalancı ve iki yüzlü riyâkar ve münafık tiplerin toplumu ifsat edecek faaliyetlerine engel olabilmektir.

سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـٔاًۜ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ


“Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah âdil olanları sever.” (Mâide Suresi,5/42.)


Yahudi ve münafıkların yalan dinlemeye çok meraklı oldukları burada tekrar edildikten sonra haram yemeye de alışık oldukları vurgulanmakta, özellikle kendilerinden rüşvet aldıkları kişiler lehine yalancı şahitliği kabul edip haksız karar veren yahudi hâkim ve hakemlere işaret edilmektedir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/276-277.)


Müminler ise yalana kulak vermez (Mâide,5/42.) asla yalan söylemez (Hac, 22/60.), yalancı şahitlik yapmazlar (Furkân,25/72.) ve haram yemezler. (Mâide,5/42.) Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav), yalan söylemenin ve yalan şahitlik yapmanın büyük günahlardan olduğunu ısrarla belirtmiştir (Riyazü's-Sâlihîn, III, 138). Ayrıca yalanın münafıklık alâmetlerinden olduğunu haber vermiştir (Müslim, İman, 107). Müminler hüküm verdiklerinde ise âdil olurlar çünkü Allah âdil olanları sever.


وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟


“İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde seni nasıl hakem tayin ediyorlar; bunun ardından da yüz çevirip gidiyorlar. Onlar asla inanmış değildirler.” (Mâide Suresi,5/43.)


Aslında onların asıl derdi Allah’ın hükmünü öğrenmek ya da Allah’ın hükmü ile amel etmek değildir. Ne kendi kitapları olan Tevrat ne de Rasulullâh’ın bildirdiği ile ilgilenmiyorlar çünkü Hz. Peygamber’in (sav) verdiği hükme razı olmayıp ondan da yüz çevirmişlerdir. Hükmü, hevalarına aykırı düştüğü için Allah'ın Kitab'ı olarak inandıkları Kitab'ı arkalarına atmışlar ve hevalarına uygun gelecek bir hüküm verir ümidiyle, sahte peygamber olarak kabul ettikleri bir kişiye başvurmuşlardır. Sırf kendi arzularına, hevâ ve heveslerine göre bir hüküm bulmak için çırpınıyorlar.


Yani asıl dertleri yaratan ve hüküm koyan âlemlerin Rabbi olan Allah iledir. Rabbine isyan bayrağını açmış, kendi hayatına yaratan Rabbini karıştırmak istemeyen ve dilediği gibi hareket etmek isteyen insandır ve bu günümüzde de çok tanıdık bir tiptir. Yaratılmış, zavallı, aciz, kendine bile gücü yetmeyen insanın kendisinde tanrısal özellikler var kabul ettiği bir durumdur. Bu tam da Rabbimizin bize haber verdiği şeydir:


أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ


“Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Câsiye,45/23; Benzeri için bk. Furkân,25/43.)


اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ


“Kendilerini Allah’a vermiş olan peygamberlerin ve -Allah’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- rablerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat’ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide Suresi,5/44.)


Kur’an’da İslâm kelimesinin bütün ilâhî dinleri kapsadığı ve peygamberlerin hepsinin müslüman olduğu bildirilmiştir. (krş. Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/19; Yûsuf 12/101) Burada, tüm peygamberlerin müslüman olduğu ve Yahudilerin İslâm'ı bırakıp Yahudi oldukları gerçeği vurgulanmaktadır. (Tefhîm,I/486.) Yani kendileri tevhidi koruyamayıp, ayetlerini gizledikleri, değiştirdikleri ve tahrîf ettikleri Tevrat’a ve İslam’a ihanet ederek  paralel bir din oluşturmuşlardır. Bunu da güya iman ettikleri dinin sahibi Allah’ı devre dışı bırakmaya ve hevâ ve arzularına uygun kendi dinlerini oluşturmakla yapmışlardır.


Tevrat’la hükmedenler sadece peygamberler değildir; onların vârisleri olan takvâ sahibi rabbânîler ve ahbâr (din bilginleri, fakihler) dahi onunla hükmederler. Çünkü bu peygamberler ve din âlimleri Allah’ın kitabını değiştirilmek ve tahrif edilmekten korumakla görevlendirilmiş ve buna şahit yani gözetleyici olmuşlardır. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/278-279.) Buna rağmen Allah’ın kitabı Tevrat’ı anlamını ve hükmünü öğrenmek, gereği ile amel etmek ve onu başkalarına öğretmekle mükellef olan rabbânîler ve ahbâr Tevrt’ı tehrîf etmişlerdir. Ayet, Allah’ın âyetlerinin tahrif edilmemesini istemiş; bunu dikkate almayan ve O’nun âyetleriyle hükmetmeyenlerin kâfir olduklarını, dolayısıyla bunlar için elem verici bir azabın hazırlanmış olduğunu haber vermiştir.


“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyerek ilâhî emir ve yasakları çiğneyenlerin durumu bu bağlamda üç açıdan değerlendirilmiş olup işledikleri kusur ve günahın cinsine göre nitelendirilmişlerdir: 


Birincisi (44. âyet), Allah’ın indirdiğini inkâr ettikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenler olup bunlar kâfirlerdir.


İkincisi (45. âyet), Allah’ın indirdiğine inandığı halde onunla hükmetmeyenlerdir. Allah’ın hükmü adaleti, onun zıddı zulmü temsil ettiğinden onunla hükmetmeyenler zalimlerdir.  Zulüm, insanları Allah’ın belirlediği şeriat dışında bir şeriata uymaya zorlamak ve onların yaşamlarında kargaşaya, bozguna neden olmakla işlenir.


 Üçüncüsü (47. âyet), Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, O’nun emrinden çıkmak mânasına geldiği için onunla hükmetmeyenler fâsıklardır.


 Bazı müfessirler bu âyetleri şöyle yorumlamışlardır: “Eğer bir kişi ilâhî hükmü yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, buna göre hüküm verirse bu kişi kâfir, zalim ve fâsıktır. Eğer bir kişi ilâhî hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse İslâm’ın dışına çıkmış olmazsa da imanına zulüm ve fıskı karıştırmış olur. Eğer bir kişi hayatın her alanında Allah’ın hükmünü inkâr ve reddederse her bakımdan kâfir, zalim ve fâsık sayılacaktır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddederse iman ve İslâm’ını küfür, zulüm ve fıskla karıştırmış olur” (Elmalılı, III, 1696; Mevdûdî, I, 429). 44 ve 45. âyetler yahudiler, 47. âyet ise hıristiyanlar hakkında inmiş olmakla birlikte bu hükümler bütün insanlar için geçerli genel kurallar niteliğindedir.” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/278-279.)


وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ ف۪يهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ


“Tevrat’ta İsrâiloğulları’na, "Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... ve yaralamalara da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur. Ve her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir" diye yazdık.” (Mâide Suresi,5/45.)


Kısas hükmü ve  Allah’ın indirdiği ile hükmetme sorumluluğu Allah’ın gönderdiği diğer dinlerde- hepsi İslam’dır- de emrettiği bir emirdir. Yüce Allah gerek kısası emretmek gerekse câninin affına izin vermekle insan hayatının korunmasını ve dokunulmazlığını esas almıştır Öldürülenler hakkında kısas farz kılındı. Çünkü, kısasta hayat vardır. (kısas hakkında bilgi için bk. Bakara 2/178-179).


وَقَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِۖ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ ف۪يهِ هُدًى وَنُورٌۙ وَمُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ


“Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik. Ona da içinde hidayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici, takvâ sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik.” (Mâide Suresi,5/46.)


Semavî kitaplar genel itikadî esaslarda aynı olmakla birlikte şeriatlarında değişiklikler olmuş ve sonra gelen öncekinin bazı hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Bu demektir ki, Hz. İsa (a.s) yeni bir din getirmemiş, fakat kendinden önce gelen tüm peygamberlerin izlediği aynı yolu izlemiş ve halkı aynı şeye yani tevhîd’e çağırmıştır. Hz. İsa (a.s) kendi zamanında Tevrat'ın öğretilerinden tahrif edilmemiş olanlara inanıyordu. İncil de aynı şeyi doğrulamaktadır. (Matta, 5:17-18).  


Bazı müfessirler, yukarıdaki ayetlerin yalnızca kitap ehliyle ilgili olduğu görüşündedirler; fakat Kur'an'ın ifadesi hiç de öyle değildir. Hz. Huzeyfe (r.a) bu tür görüşleri anında ve akıllıca reddetmiştir. Birisi kendisine, bu ayetlerin yalnızca İsrailoğulları ile ilgili olduğunu, yani eğer Yahudilerden biri Allah'ın hükmüne aykırı bir hükümde bulunursa, onun müslüman değil, kâfir, zalim ve fasık olacağını söylediğinde Hz. Huzeyfe (r.a) şu cevabı vermiştir: "Bu İsrailoğuları sizin için ne iyi kardeştirler doğrusu! Acı olan her şey onlara, her tatlı şey de size! Allah'a yemin olsun ki adım adım onların yollarından gidecek (ve onların gördüğünü görecek) siniz. (Tefhîm,I/486.)


Tasdik edilen, Allah’ın vahyettiği kitaplar, Tevrat ve İncil’in asıllarıdır. Yoksa tahrif edilmiş, değiştirilmiş, ayetleri gizlenmiş olan değildir.


وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْج۪يلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ف۪يهِۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ


“İncil’e tâbi olanlar da Allah’ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıkların kendileridir.” (Mâide Suresi,5/47.)


Bu bölümde (ayet 44-47) Allah, kendi indirdiğiyle hükmetmeyenlerin 1- Kâfir, 2- Zalim, 3- Fasık olduklarını belirtmektedir. Aynı şekilde, Allah'ın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya başkalarının ortaya koyduğuyla hükmeden kişi bu üç suçu da işlemiş olur. 


Önce, Allah'ın indirdiğini reddetmekle küfr suçu işlemiştir. İkinci olarak, bütünüyle adil olan Allah'ın indirdiğini çiğnemekle zulüm suçunu işlemiştir. 


Üçüncüsü olarak ise, Allah'ın kulu olduğu halde, üzerine Hâkim olanın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya bir başkasınınkini benimsemekle fâsık olmuştur. Böylece uygulamada Rabbine bağlı ve tâbi olmaktan çıkmış ve otoritesini inkâr etmiş olmaktadır ki, bu da fısktır. (Tefhîm,I/488.)


“Allah’ın indirdiği ile hükmetmedikleri takdirde itikadî durumlarına göre kâfirler, zalimler veya fâsıklar zümresine dahil olurlar; yani Allah’ın hükmüne iman etmekle beraber onunla amel etmeyen kimse isyankâr fâsık olur; Allah’ın hükmüne inanmadığı veya onu küçümsediği için onunla amel etmeyen kimse ise kâfir ve fâsık olur (Elmalılı, III, 1695). Ancak Kur’an geldikten sonra müminler onunla amel etmekle yükümlüdürler. Çünkü “... aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet...” buyurulmaktadır ve Kur’an en son ve en mükemmel kitaptır, kendinden önceki kitapların büyük bir bölümünü yürürlükten kaldırmıştır.” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/285.) Allah’ın koruması altındadır. (Hicr,15/9.)


Yaratan, hüküm koyan, Peygamber gönderen Allah’tır. Hz Musa geldiğinde bütün insanlar O’na iman etmeye çağrılmışlardı. Hz.İsa gelince de bütün Yahudiler ve diğer insanlar Hz. İsa’ya iman etmeleri gerekiyordu. Hâtemü’l-Enbiyâ olan Muhammed Mustafa (sav) gönderildiğinde ise zaten kendi dinlerini kendi elleri ile tahrif etmiş, tevhidi bırakıp inançlarına küfür ve şirk karışmış, kitaplarının büyük bir bölümünü tedâvülden kaldırılmış olan Yahudi ve Hristiyanların son Peygambere ve getirdiği Kur’an’a iman edip tâbi olmaktan başka çareleri de yoktur. “Allah’ın indirdiği ile hükmetme”  Müslümanların da en büyük sorumluluğudur.





 <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 01.01.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı