31 Aralık 2015 Perşembe

SA2272/KY1-CÇ178: Düşlerin İsyanı/Roman-Bölüm 2-III

"Yaşamım düş kurmakla geçti ya!"

“Duygu darlığı yaşayan sanatçılar, kahramanlarını en çok nefes nefese bırakanlardır.. rahat nefes almayı bilmezler.”
F.Nietzsche

Bölüm İki
-III-

5 Ekim 1961 yılında Erzurum’da doğdum. İşte yanlış bir ifade. Doğdum, dediğimde bizatihi tanığı olmuş olmuyor muyum? Öyle. Oysa şöyle demeliydim. “.. tarihinde doğmuşum!” doğumumdan haberli olanların beni haberdar edişlerini ima eder ki; doğrusu da bu. Neyse efendim düzeltiyor ve 5 Ekim 1961 yılında doğmuşum, ifadesini kullanıyorum. Memnun oldun mu? Ha! Memnun musun? Ya da mutlu musun demeliydim? Canın cehenneme, arkadaşım!. Ya aklını başına alır lafları uzatmaktan kaçarsın ya da..
***  
Doğduğum sene,  hem toplumsal sıkıntıların, hem de yeryüzü sıkıntılarının ev sahipliğini yapıyormuş. Ev sahipliği herhangi bir benzetme değil. Rahmetli anamı yad etmek için söyledim. Anam öyle tanımlardı. “Ev sahibimiz sıkıntılar, meşakkatlerdi sen doğduğunda.” Bir hinlik sezmiş, benim böylesi gelişimde. Başını çok ağrıtacağım geçmiş içinden.. yalancı çıkarmıyormuşum içinin sesini. Severdi beni anam. Son nefesine kadar da muzip muzip baktı gözlerimin içine.

Ernüvaz Öğretmen olsa, bu satırları okusa, kuşkum yok aynen şöyle derdi.. “Peki, güzel.. ama farkında mısın, ‘anam’ dediğin kişinin bir gerçekliği yok. Salt bir sözcük. Annenin boyu-bosu neydi? Saçları kumral mıydı? Kendi kumral mıydı? Kemik yapısı neydi? Elmacık kemikleri çıkık mıydı? Vesaire.. vesaire.”

Birkaç öykü yazmış kendisine göstermiştim. Böyle eleştirmişti. Yerleri kişileri betimlemediğim için gerçekliklerinden uzakmış.. dudak bükmüştüm, hala da bükerim. Hadi biri çıkıp inkâr etsin bir anam olduğunu? İşte anamın boyundan posundan söz etmedim.. hadi, deyin ki senin bir anan yok.. hadi, hadi çekinmeyin.. diyemezsiniz. İşte elimde sigara.. yabancı marka.. united. Ucuz olduğu için united alıyorum. Deyin; ki; bunu satan biri yok.. sigara da yok.. hadi deyin! Varsın aldığım kişinin boyundan-posundan kara gözlerinden söz etmemiş olayım. Bana zül geliyor.. sanki bir kafes içine sokuyormuşum, gibime geliyor. Ben ona ‘uzun’ desem, uzun dahi olsa sanki kısaltmışım, sanıyorum. Şu an içinde bulunduğum odanın enini, boyunu söylemiyor oluşum, bir odada, bir mahalde, bir yerde olmadığıma kanıt olur mu? Bulunduğum her nere ise, gerçekliğinden koparır mı? Nedir gerçeklik hem? İşte tam karşımdaki pencereden güneş gözüme gözüme vuruyor ve bundan sıkıntı duyuyorum. Bu kadar yetmez mi? Ernüvaz Hanım sizin eleştirinize katılmıyorum. İlkinde de katılmamıştım. Bakmayın, o zaman “Haklısınız!” dediğime.. katılmamıştım. Ama söyleyememiştim. Savunamamıştım yaptığımı.

Boyum 1.70.. 80 kilo civarında dolaşıyorum. Esmer olduğum söylenir. Burnumun iriliğini biliyorum. Aynada olsun, ayrımsayabiliyorum. Ayrımsanan bir burun olsa da, Cyrano de Bergerac’ın burnu gibi değil. Yok, o kadar da dengesiz durmuyor suratımın ortasında. 

Altı aylıkken deprem olmuş. iç odalardan birinde  -bu iç odanın ne anlama geldiğini bilmiyorum, eski evlerde ortak kullanılan yere sofa, diğer odalara da iç diyorlardı, gibime geliyor.. ama tam emin değilim- yalnızmışım. Ben o olayı anımsadığımı söylesem de, evdeki büyükler her zaman alay etmişlerdir. 

Annem, “Benim anlattıklarım aklında kalmış, sen hatırlıyorum sanıyorsun!” derdi.  “İyi ama anne, tavanın rengi yeşil değil miydi? Ve kapının rengi.. onları nasıl hatırlıyorum!” diye karşı çıkardım. "Ben söylemişimdir", der keserdi. Oysa gerçekten anımsıyordum. Anımsıyorum. Yeşil oymalı tavandan yüzüme doğru toprak parçaları dökülüyordu. Bir zamanlar evlerin –hoş bu gün de var öyle evler- damları topraktan olurdu. 

Kışın dam küremeye çıkardık, babamla. Yazın da çimenleri yolardık. Ben kundaktaydım. Ağzıma falan giriyor gibiydi. Başımı iki yana sallıyordum. Bir kapıya bir tavana bakıyor, yüksek sesle haykırıyordum. Ben bunları yaşamış olsam da, anımsayanı değil nakledeniymişim. Oysa gerçeği ben biliyorum. Biliyorum! 

Depreme ilk yakalanışım altı aylıkken imiş. Birkaç depreme yakalandım. Hem de can kaybı yüksek birkaç deprem. Henüz lise ikideydim. Yazdı; abim de evdeydi. Abim yüksekokulda okuyordu. Yaz tatiline gelmişti. Ben ranzalı yatağımızın üst katında yatıyordum. Abim, sanırım, oturuyordu divanda. Birden bina bir sallandı.. aman Tanrım.. sanki ranzaya görünmez bir el yapışmış sağa sola savuruyor. Abim dışarı fırladı. Ben ranzadan atladım. İlk kez ayağımdan çıkardığım çoraplarımı aramaya başladım. Anamın sesi duyuluyordu, aşağıdan., Oturduğumuz ev üç katlı bir binaydı. Biz üçüncü katta oturuyorduk. 

“Evladım içeride kaldı! Evladımı kurtarın!”

Ne iş.. depremin olacağı gece, tut sen çoraplarını çıkar.. o gece anam çoraplarını çıkar, diye uyarmamıştı da.. terslik bendeydi. Hadi çıkardın.. şimdi çorap aramanın sırası zamanı mı? Yok, şoka girmiştim. Ne yapacağımı bilmediğim için çoraplarımı arıyordum.  Gecikmemin bir faydası da olmadı değil, binada oturanlar açısından. 

Karşımızda oturan Cemşid amcanın dört-beş yaşlarında kötürüm bir çocukları vardı. O da benim gibi unutulmuştu. Şehrazat teyzenin canhıraş feryatlarını aşağıdan duyunca geri dönüp –bir kat aşağı inmiştim- evlerinin içine daldım. Pürmaye salonun ortasındaydı.. kapıya doğru sürünüyordu. 

Kaptığım gibi aşağı vardık. Günün, yok gecenin kahramanı oluvermiştim. Ne kahramanlık.. deprem bitmişti. Oturduğumuz bina sapa sağlamdı. Mahallemizde yıkılan bir tek yapı, ev olmamıştı. Deprem bizden uzakta meydana gelmişti. Sonradan 1400 civarında bir ölü sayısından söz edildi. Merkeze uzak yerleşim birimlerindeydi bu ölüm -sanırım Köprüköy de vardı içlerinde; Ernüvaz Hanım’ın köyü- olayları. 

"Helal sana", diyenlere ağzımı açıp da bir şey söyleyemedim. Şoktaydım; ne yaptığımı bilmiyordum; aklım başımda olsaydı yaptıklarımı yapar mıydım? Bilmiyorum; diyemedim. Hala da bilmem! 

Korkağın tekiyimdir, aslında. Bakmayın şimdi “Bilmiyorum” deyişime. Dünyada yapmazdım. Durup çorap arayacaktım, sesi duyup geri dönecektim.. peh.. böyle kofti birkaç kahramanlığım olmuştur. 

Örneğin; sürekli takıldığımız kahvehanede tüpün hortumunu alev almıştı. Bütün kahve soluğu dışarıda alırken, ben gayet rahat tüpün gazını kesmiş, alev alan hortumunun üzerini bulaşık bezleriyle dolamıştım. O gün de kahraman olmuştum. Oysa yine şoktaydım. Yaptığım şeyleri anımsamıyordum bile. 

Milletin kaçıştığını, “İçeride adam kaldı!” çığlıklarını, “Dükkânım mahvoldu” feryatlarını duymuştum. Sesler kulaklarımda yankılanıyordu. Hepsi o. Bilinçaltı ne görkemli bir şey birader.. yani bilinçaltım yaptırdı, diye düşünüyorum o işi.  Ya da o işleri. Bedenim hangi direktifleri alıyordu, daha da önemlisi o direktifleri kim veriyordu; bilinçaltı değilse.. ilk aklıma gelen o.  Sekiz, dokuz yaşlarında yaşadığım bir olay var, ki; bedenimin ilk yaşadığı sıra dışı direktif diyebilirim. Kundakta yaşadığım depremi bunlardan ayırıyorum. Kaçamazdım; zira daha altı aylıktım ve üstüne üstlük kundağa sarılıydım.

Bir kurban bayramıydı. Babamın patronları, babamın deyimiyle ‘velinimetlerimiz’, üç kardeş, büyükçe bir dana almışlardı. Hem de epey büyük. Gösterişi severlerdi, velinimetlerimiz. Kurban için hazırlanan hayvan, hayvan pazarından bağlanacağı ardiyeye kadar, tüm Kongre Caddesi esnafına, demirciler çarşısı çalışanlarına göstere göstere götürülürdü. 

Üçkardeş, hayvanın sağında solunda yürürler; babam hayvanı yürütme hamleleri için arkadan gelirdi ve hayvanın sahibi de, hayvanı yularından tutan olurdu. İşte öyle gösterişli bir hayvanın, az kalsın, hışmına uğrayacaktım. 

Bayram sabahı ardiyeye gittik, her bayramda olduğu gibi. Kepengi hafif aralamıştık ki; kurbanın sert darbesi ile gerilemiştik. Babam alelacele kepengi indirmişti. Kasap geldi. Kepengi azıcık aralayıp içeri süzüldü. İpini koparmıştı hayvan. Kasap yeniden direğe bağlamış, bize de kepenkleri açıp içeri girmek kalmıştı. 

Zor bela üç kardeş, kasap, babam, kasabın cüce yardımcısı, hayvanı yatırmışlardı yere. Veli nimetlerimizden ortanca kardeş Fuat amcanın yanındaydım. Birlikte bir ipe asılmıştık. Kasap, Fuat Amca’ya “Sıkı tut!”, diye tembih etmişti. Fuat Amca üç kardeşin en cesurlarındandı. 

Neyse, kasap bıçağı vurdu. Vuruş o vuruş; hayvan ayağa fırladı. İp, Fuat Amca’yla benim elimdeydi. Ben en öndeydim. Kasap dahil, herkes kaçmıştı. Hayvanın boğazından şarıl şarıl kan akıyordu. Ve sönük gözlerle bize bakıyordu. Fuat Amca ve bana.. Babam, “Ne duruyorsun sümsük, koşsana!” diye bağırmıştı. Fuat Amca korku dolu sesle –ki sesi kısılmıştı zavallının-:  “Sıkı tut paşam, sıkı tut!”, diye yalvarıyordu. Koskocaman hayvanla yüz yüzeydim. Fuat Amca, nasıl becermişse benim arkama geçmişti. Ben kımıldayamıyordum. Ayaklarımın bağı çözüldü, denir ya; işte o hal. 

Kıpırdayamıyordum. Öylece kalakaldım. İpi sımsıkı tutuyordum. Kahraman olmuştum. Oysa hayvan daha fazla dayanamamıştı kan kaybına ve ağır ağır ön ayaklarını kıvırarak yere kapanmıştı. Babam, elimde sımsıkı tuttuğum ipi, parmaklarımı açarak elimden aldı; başımı okşadı. 

Fuat Amca, o gün, en yüksek bayram bahşişini bana vermişti. Tam tamına yüz lira. Aman Allah’ım! Yüz lira.. inanılır gibi değil.. babamın aylığının dörtte biri kadar neredeyse. Kahramandım. Ne kahraman ama.. kimseye söyleyemedim ayaklarımı kıpırdatamadığımı. Donup kalmışlardı.

Ayaklarımı duymadığımı söylesem abartmış olmam. Hayvan, iri iri gözlerini açmış, hırıltılarla bana bakıyordu. O da şaşkındı. Yediği bıçaktan şaşkındı; hoş, benim pusup kalışımdan değil. O olay anlatılıp durdu. Kimsenin de hevesini kırmadım. Onlara bir kahramanlık öyküsü gerekti; ben, o öyküde bir figürandım. Ne anlamı vardı ki heveslerini kırmanın.. her insan, sıradanlığını aşmanın yolunu uydurduğu öykülerde bulur. 

Fuat Amca’yla yaşadığımız ve yine aslına sadık kalmadığımız bir başka öykü daha vardı. Yarısı olduğu gibi uydurma. Rahmetli Fuat Amca’ya, “Ya Fuat Bey bire bin katıyorsunuz gibi!” denildiğinde.. “Katmadan tadı çıkmaz ki!” karşılığını verirdi, gülerek. Anlatılacak öykünün tadı ordaydı işte. Katmak! Yaşadığını yaşamadıklarınla süslemek. 

Medreseden sık sık kaçardım. Daha ilkokula başlamamıştım. Babam da Fuat Bey’den yardım istemişti. Dövmüştü, tehditler savurmuştu; ama nafile. Eder, neder kaçardım. Abimle sabah medreseye gider, yarım saat, bilemedin bir saat sonra tüyerdim. Dayak yemeyi, falakayı göze alarak kaçardım. 

Tuvalet izni isterdim ilk başlarda. Bir, iki o izinlerden geri dönmeyince, izin vermez olmuştu hoca. Ben yolunu bulmuştum. Sabah tuvalete gitmeyip medreseye sakladım. İzin istedim, hoca da vermedi. Tabi sidiğimi kaçırdım. Epey bir dayak yedim, yanıma birini katıp eve üstümü değiştirmeye gönderdi. Evde de rahmetli anamdan iyi bir dayak yedim. Ama dayakları taktığım yok.. yaptığımın bir bedeli olacağını biliyordum, elbet.. benimle beraber gelenden nasıl kurtulacağımın planını yapıyordum.

O zaman evimiz yerdendi. Bacası toprak olan ev. Küçük de bir bahçesi vardı. Nenenin bahçesine açılan.. Asıl büyük bahçe orasıydı. Gardiyanım kapıdan bekleye dursun, ben annemin odadan dışarı çıkmasını fırsat bilip camı açtım; küçük bahçeye çıktım, oradan nenenin bahçesine.. oradan da ver elini çamurlu sokak.. gardiyanım kapıda bekliyor.. bu tutumumdan, yani medreseyi asışımdan beni vazgeçirmesi için Fuat Amca’ya ricada bulunmuştu babam. 

Fuat Amca, niye gitmediğimi, kaçtığımı falan sordu. Bende, bire on katarak, Hoca’nın beni her gün dövdüğünü söyledim. Evet; hoca sertti, döverdi, ama dayak, dersini yapmayanlar için bir cezaydı. Modern mekteplerde de dersimizi yapmadığımızda dayaklar yemiştik. Yedik. Fuat Amca, Hoca’yla konuşacağını, bundan sonra beni dövmeyeceğini söyledi. 

Kıştı. Birlikte medreseye doğru yürüyorduk. Kar neredeyse dizlerime çıkıyordu. Fuat Amca habire bir şeyler anlatıp duruyordu. Evimizin tam karşısında uzanan sokağı geçtik. Sağa döndük. Uzun bir sokak. Orayı da dönünce Ehmal Camii’ne çıkan kısa bir sokak vardı. Oraya vardığımızda, ben sokağın başındaki bahçeli eve daldım. Hepsi o. Fuat Amca o an fark etmedi. Yanında geldiğimi sanıyordu. Ben bahçenin öte sokağa bakan kapısından bir alt sokağa geçip Fuat Amca’yı gözetlemeye başladım. Belki iki ya da üç adım gitmiş olmalı. Geri döndü. Benim girdiğim bahçeye bakındı. Sonrada yürüyüp gitti geldiğimiz yoldan. Burada hiçbir olağanüstülük yok. Ama Fuat Amca bambaşka biçimde anlatmıştı. Anlatıyordu.

Efendim, güya paltomun kolundan tutmuş, bir an olsun bırakmamış. Az bir mesafe kala, paltodan sıyrılmışım, paltoda ben var sanıp da camiye kadar gitmiş. Sonra da caminin kapısını açmış, “Hadi bakalım” deyip ben sanarak paltoyu içeri fırlatmış; o zaman farkına varmış.. mış! 

Kimse de paltoyu sormadı o anlatırken. Millet yerlere yatıyordu bu öyküye. Öykünün öte tarafını, yani paltonun içinden nasıl çıktığıma ve ne yaptığıma dair olanını bana anlattırıp eğlencelerini sona erdiriyorlardı ya.. bu olayı ben utanarak anlatıyordum. Çünkü yalandı. Henüz yalanlarla barışık değildim. İnsan büyüyünce, büyüdükçe barışıyordu yalanlarla. Böylece utanırlık kayboluyordu. Öğrendim. Utana-sıkıla anlattığım şeyleri daha rahat anlatır olmuştum. Biliyorum; rahat konuşanlar, o eşiği çoktan aşmış olanlar. Daha yeni tanıştığınız birinin az biraz sıkılarak konuşması anlaşılırdır. Tanışıklığınızın üzerinden uzunca bir zaman geçtiği halde sıkıntı duyduğunu seziyorsanız, “O kişiyi bağrınıza basın!”, derim. Zira yalan söyleme eşiğini henüz aşmamış demektir. 

Toplum, otorite bizi adeta zorlar o eşiği aşmaya. Hatta döve döve aştırır. Otoriteye direnmenin hatta boyun eğdirmenin yolu, usturuplu yalan söylemeyi becermektir. Bunu daha ilkokul 3. Sınıfta öğrenmiştim. 

Bir pano yaptırılacaktı galiba. Güzel çerçeveli kadifeli bir pano. Sınıftan birçok öğrenci bir şeyleri yaptırmaya gönüllü olmuştu. Ben de panoya el kaldırdım. Öğretmenimiz kuşkuyla süzmüştü beni. Ailemizin gelir durumunu biliyordu. 

“Emin misin?!” diye sormuştu, tamam demeden önce. İşin içinde gurur vardı. Gerçi o kadar pahalı da olmazdı, diye düşünmüştüm. Çok da pahalı bir şey değildi. Yine de öğretmen kuşkuyla bakmıştı. Bu da çocuk gururumu incitmişti. 

Diğer öğrenciler gönüllü katılımlarını ailelerine danıştıktan sonra, evet ya da hayır diyecekti. Ben de danışıp gelecektim. Bunda herhangi bir aksilik yoktu. “Peki!”, demişti öğretmenimiz. "Ailene sor bakalım."

Sorup, ertesi güne de durumu bildirecektim. Sormadım. Ve ertesi gün, ailemin onayladığı yalanını, hiç sıkılmadan söyleyiverdim. Öğretmen, panonun iki haftaya kadar yetişmesi gerektiğini belirtti. İki hafta geçmezmiş gibi, hiç umursamadım. Aklımda bile değildi. Niye aileme sormadım; onu da bilmiyorum. ‘Kabul etmeme’ seçeneklerden biriydi. Ve arkadaşlardan bir kaçının ailesi razı gelmemişti. Ben de  -sormuşçasına- kabul etmediklerini söyleyebilirdim. Yapmadım. Umursamadım. 

İki hafta geçti; pano yok. Aynacı ekmişti. Yani, biz siparişi vermişiz de, aynacı bizi oyalıyor.. ve okula gidiyor gibi yapıp, okuldan kaçmaya başladım. Panoyu almaya gidiyordum, her defasında. 

Önlüğümü çantamın içine koyuyordum, çantayı da okulun tuvaletlerinin merdiven altına saklıyordum. Kaçış birkaç gün sürdü. Hem okuldan hem evden dayak yiyerek cezalandırıldım. Pano konusu da ailem tarafımdan öğrenilmiş ve pano yaptırılmıştı. Rahmetli babam bir türlü bu olana anlam verememişti. Sonrakilerde de öyle. 

Yine ilkokul –sanırım, son sınıftaydım- sıralarında, ortaya çıkacağı kesin, bir yalan kıvırmıştım. Sümerbank üretimi ayakkabılarım, ayağımı vurmuştu. Sağ ayağımı. İltihaplanmıştı. Basit bir operasyon geçirecektim. Bense öğretmenimize, doktorların; “Ayağın kesilebilir!” dediğini söylediydim. Zavallı Sevda Hanım.. donup kalmıştı. 

Oysa iltihabı açığa çıkaracak iğne vurulmuştum. Peşinden, bir yumruk kadar ayağımda beliren iltihap alınmış, birkaç günde pansumana gidilmiş, iki haftaya kalmadan normal yaşamıma dönmüştüm. 

Babamla birlikte gittik, okula. Sevda Hanım, yalanımdan habersiz babama, doktorların söylediğini duyunca adeta şok olduğunu anlatıyordu. Babamla bakıştık. Sözlü bir şeyler söylemedi ama.. o bakışlar. 

“Evlat acısı gibi oturdu içime!” sözünün anlamını bugün bile derk edemesem de, öyle olmuştu diyebilirim. Babam, o sözü, her olumsuz durumda içini çekerek dışarıya üflerdi adeta. Kolay mı; bir günde iki çocuğunu kaybetmiş.. iki kardeşimi. Biri sabah, diğeri öğleden sonra. İlkinin ölümünden haberdar.. ikincisinden bihaber. 

Akşam eve varıyor. Ev kalabalık. Büyükler var. Kadınlar ayrı bir yerde, erkekler ayrı. Dedem, “Allah verdi.. Allah aldı..”, diyor babama. Babam sabahki ölüm konuşuluyor sanıyor. İzin isteyip dışarı çıkıyor, annemi buluyor. O zaman öğreniyor. 

“O an bütün dünyam yıkıldı, sanki.” derdi. İşte ne zaman başını ağrıtsam, ne zaman başını ağrıtsalar; derin bir iç çeker ve “Evlat acısı gibi oturdu!” derdi. Babamın sıkıntılarına tanık olunca;
“Ne ucuz bir evlat acısı!” sözleri yankılanırdı içimde.

Öğretmenimiz Sevda Hanım heyecanlı heyecanlı anlatırken, babam benim kıvrandığımı fark etmişti. Doğru kıvranıyordum. Ya babam, “Ne ayak kesilmesi?” gibi bir karşı çıkışta bulunsaydı? Hoş; öğretmenim de az çok yalana erken başladığımı, büyüklerin dünyasına çok erken adım attığımı bilmiyor değildi. Ama yine de bu yalanın ortaya çıkmasını istemiyordum. 

Babamın bakışlarını keşke o an daha iyi okuyabilseydim, diyorum şu an.. Babam, tıpkı annem gibi, yalandan hazzetmezdi. Ben o ikisine her zaman kefil olurum. Haksızlık mı ediyorum büyüklere? Bilmiyorum. Bu satırları yazdıktan sonra epey bir canımın sıkıldığını söylemeliyim. Ama yine de otorite ya da sınırlar kişiyi yalan söylemeye zorluyor diyorum. Masum yalanlar da olsa, masum olmayanlar da olsa.. hep bir zorlamanın sonucu değil mi?

***
Başım ağrıyor. Ağrı kesici aldım. Yarım saat geçti. Ama baş ağrım hala geçmedi. 

Şöyle bir göz gezdirdim yazdıklarıma. İstediğim gibi olmamış. Olmamış; ancak yeni baştan yazmayı göze alamam. Aslında “alamam” deyişimin nedeni, yeniden yazmaya güç bulamayacağımı biliyor oluşum. Yukarıda yazılanları siler atarsam, bir daha başlayamayacağımı biliyorum. Ahde vefa söylencesi ya da projesi de böylece akim kalmış olacak. Bunun olmasını istemiyorum. İyi kötü.. devam etmeliyim. Bu en azından bir meşgale. Hani kös kös oturup.. Muhayyer gizliden gizliye yazdıklarımı okumuş olmalı. Güya ilgili değilmişçesine ne yaptığımı sordu. Birkaç gündür kendimi odama kilitlemişim. Yüzümde derin endişeler geziyormuş. Merak etmişmiş.. bu arada kendisinin de bir zamanlar günlük falan tuttuğu sözlerini sıkıştırdı araya. 

"Rahatsız etmiyorum ya!”, diye sordum. “Yok canım, ne münasebet?”, deyip odasına çekildi. 

Alelacele kaçmasaydı yazdıklarımı okuyup-okumadığını mertçe söylemesini isteyecektim. 

Kalbim sıkışıyor. Sigarayı azaltmalıyım. Hatta bu mereti bırakmalıyım. Ama bir türlü beceremiyorum. Kendime de başkalarına da hep,“Ben bedelini ödedim! Mahallede boyu azıcık benden uzun olanlardan tutun, öğretmenlerimden, babamdan, annemden, abimden dayak yedim, sigara içtiğim için.. ne dayaklar yedim. O zamanlar bırakmadım şimdi niye bırakayım?” Karşılığını veriyorum. 

Oysa kendime güvenemiyorum. Bırakamayacağımı, öyle bir iradem olmadığını biliyorum. Kendimi, hem kendime hem el aleme ne diye rezil edeceğim ki?.. güya iradi olarak bırakmıyormuşum gibi yapıyorum. İçmeyi seçiyorum. Yoo! Alışkanlıklarımdan öyle kolayca vazgeçebilen biri değilim ki.. hangi alışkanlığımdan vazgeçmişim ki? Yav kendime bile yalan söylüyorum ben.. söyledim. 

Medresenin ilk günleriydi. Ağzımda sakız girip oturdum. Sakızı çiğnemiyorum. Hoca..

“Çıkar o ağzındaki sakızı!” dedi. Ben, “Dişim ağrıyor, dişim şişti!” Karşılığını verdim. Yalan söylemekte ne kadar da beceriksizim.. Hoca,  “Aç ağzını göster!”, dedi.. ben inat ettim açmadım. Nasıl açacaktım ki? Hoca kızılcık sopasını aldı, girişti. Ben, “Diş” diyorum, o, “ Aç ağzını!”.. onca dayağa karşın, açmadım ağzımı. Sakızı da yutmadım. Hoca yoruldu. Dövmeyi bıraktı. Medreseden kovdu. Ne inat ama! Ne naif bir yalan ve ne muazzam bir inat.

İnadım yüzünden başıma epey şey geldi kuşkusuz. 

İnadım yüzünden evlenemedim. İnadım yüzünden memuriyetimde bir adım ilerleyemedim. İnadım yüzünden, ayazda kalmış it gibi titredim. Titriyorum şuan. Oysa inat edecek ne var? Bir odun sobası kur. İki çuval odun al. Katalitikle bir kış geçer mi? İnat ettim. Hoş ev sahibim “Ya bir soba kursana!” dememiş olsa belki de kurardım. Odasında soba yakıyor. Kaç kez çağırdı. Bir bahane uydurdum. Ya sıcağı sevmiyordum. Ya odam yeterince sıcaktı. Kalkıp kahveye gitmeli. Bir güzel ısınmalı. Dışarısı evden sıcak.  Antalya da güneş varsa kış yok demektir dışarıda. Tabi rüzgâr esmiyorsa. Dağlardan rüzgâr esiyorsa yandığın gündür. Yine de güneş alan bir yer çar çabuk ısınır.





Cemal Çalık, 31.12.2015,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Düşlerin İsyanı, Roman 



Seçkin Deniz Twitter Akışı