12 Şubat 2013 Salı

SA179/DT11: Çatlamış Dal Bir Daha İyileşmez

 “Çatlaklar iyileşmezmiş. Affetsen de iyileşmezmiş.”

Beklemediği anda yediği darbe insanın canını çok acıtır. Can dediğim, ruhu, kafasının içi, düşünceleri. Çocukluğun saflığı, sonrasızlığındadır; hesapsız akışındadır… Çocuk o an düşündüğü, istediği şeyi yapar ve onun için her şey bir oyundan başka bir şey değildir; o yüzden kavga eder ve kavga bittiğinde kavga ettiği ile tekrar oynamaya devam eder. Kızıp kırdığı oyuncağı onarmaya çalışması, onarınca da sevinmesi hep bu sonrasız masumiyete, hesapsız akışa borçludur çocukcalığını.

Çocuk, beklemediği darbeyi yediğinde oyun oyun olmaktan çıkmış, sonrasını da yok etmiştir. Hesap-kitap meselesi girmiştir içine. Beklemediğini yapan kişi de artık sonsuza dek güvenmeyeceği, ne yapacağı belli olmayan biridir. Çocuk ihaneti bilmediği için canını acıtanı tekin bulmayarak, zihninin bir köşesine koyar.

Enver’i, sonraki 40’lı yaşlarda günah çıkardığında tebessümle dinlemiştim. Bizden dört beş yaş büyüktü. Biz de 9-10 yaşlarındaydık. Birdirbir oynuyorduk bizim ve onların evleri arasındaki bize göre koskocaman boş arazi, gerçeğe göre 8-10 bitişik gecekonduyu sığdıracak kadar küçük arsada. Biz dört-beş arkadaş aynı boydaydık. Hep oynardık birbirimizle; ekiptik.

O gün Enver de bize katılmıştı. Boyu uzun diye itiraz edenler oldu tabi; ama ben üzerinden atlayacağımı bildiğim için pek de rahatsız olmamıştım; oynasın diye izin verdik.

İlk eğilen kim olacak diye kura çektik; Enver çıktı. Daha oyunun başı. Zoruna gitti tabi. Upuzun boyuyla yürüdü gitti… Oyun alanımızda durdu ve eğilerek ellerin dizlerine dayadı ve birdirbir için uygun pozisyonu aldı. Biz de sıraya girdik. Atlayamayan  ebe oluyordu. Benden biraz uzun boylu olan arkadaşım atladı önce. Sıra bana geldi… Ben de biraz geri çekilerek koştum ve sıçradım. Sırtına dokunup bacaklarımızı iki yandan kafasına değmeyecek şekilde sırtından aşırıyor öteki tarafa düşüyorduk.

Sıçradım ve ellerimi sırtına koydum. Üzerinden geçmek üzereydim… Tabi atlarken sırtından güç alıp bacaklar geçsin diye ellerimle kendimi yukarı doğru itmiş, bacaklarımı toplayıp öteki tarafa ayaklarımın üstüne düşmeyi planlamıştım. Planladığım gibi gidiyordu her şey. Ki; Enver ben sırtının üstünde, tam havada iken kasten doğruluverdi.

Ben ne olduğunu anlayamadan kendimi boşlukta buldum. Tepe üstü yere çakılıyordum. Yer hızla yaklaşırken, kafamı korumak için sağ kolumu uzatmışım; sağ kolumun üstüne düştüm. Kafamı korumuştum ama yere sert ve dengesiz düşmekten kurtulamamıştım.

Her tarafım ağrıyordu. Sağ bileğimle dirseğim arasında büyük bir sorun vardı. Elektrik çarpmış gibi içten kasılıp titrediğini hissediyordum. Dışarıdan hiçbir şey görünmüyordu. Ağrı gibi de değildi. Daha dikkatle bakınca, bilekle dirsek arasının dışa doğru biraz eğilmiş olduğunu fark ettim.

Ayağa kalktım; kolumla uğraşa uğraşa eve gittim. Enver ve diğer çocuklar ne yaptılar bilmiyorum. Kolumda hala sarsıntılar vardı; anlamıyordum, anlamayınca kafam daha çok takılıyordu koluma. Kırılmamıştı, fakat tuhafı işte…

Rahmetlik nenem beni o saatte eve gelir görünce, merakla yanıma doğru koştu. Kolumu tutuyor olmam onu daha çok heyecanlandırmıştı. “Ne oldu?” diye sordu. Onun en değerli torunuydum; ilk erkek torundum. Anlattım, olanları. “Kırık mı?” dedi. “Bilmiyorum!” dedim. Zeytinyağı ile ovdu kolumu; elektrik çarpması gibi şeyler kesildi, ama ağrı artmaya başlamıştı. Bir yandan da Şirin Teyze’nin oğlu Enver’e söylenip duruyordu: “Eşşek kadarsın, çocukların oyununa niye karışırsın?”

Kırık-çıkıktan anlayan bir teyze vardı uzaktan akrabamız. Aldı beni yanına, yürüdük birkaç mahalle uzaktaki kırıkçı-çıkıkçı teyzenin evine. Yol git git, bitmiyor. Nenem yol boyunca söylendi durdu. Oraya varınca, yaşlı teyze bana sora sora kolumu inceledi, sonra bir şeylerle ovdu ve beyaz bir bezle sardı. Ondan sonra da kolumu omzuma astı. “Bir hafta oyun yasak!” dedi. “Okula gidecek miyim?” dedim, “Derslerim ne olacak?” “Kolunu fazla kullanmadan yazı yazabilirsin!” dedi; “Parmaklarında bir şey yok, ama oyun yasak!”

Ben nasıl yazı yazacağımı tasarlamaya başlamıştım bile. Kolumu masanın üstüne koyacağım, sol elimle kalemi sağ elimin parmakları arasında alacağım ve yazacağım. Kırıkçı-çıkıçı teyze kulağıma eğildi: “Nenen duymasın, kolunun kemiği çatlamış!” Çatlamak… Ağaç dalının çatlaması gibi bir şey herhalde diyordum, içimden. Ama çatlamış dal bir daha iyileşmezdi ki. Ağaçlara tırmanırken dallar çatlardı ve birkaç zaman geçtikten sonra o dal iyice kırılır ya da kurur giderdi.

Bu korkuyla, oyun falan oynamadım; ama biliyordum ki o teyze öyle söylemeseydi, ne yapıp edecek o sarılı kolla bir oyun icat edip oynayacaktım. Mesela koşabilirdim, vindaviç, mit oynayabilirdim. Bir hafta uslu uslu okula gittim, geldim. Enver’i hâla unutmuş değilim.

Yıllar geçti aradan. Üniversitede iken, yurtta bilek güreşi yapardık arkadaşlarla. Üst üste üç kişiyi yenince başlardı kolum çatladığı yerden sızlamaya ve birkaç gün sızısı devam ederdi. Böylece bilek güreşini de bıraktım. Sonraki zamanda bizim çocuklardan birinin ayağında bir çarpma oluştuğunda doktor çekilen röngtende eski bir çatlak daha var demişti. Çatlaklar iyileşmiyormuş ölene kadar, haklıymışım.

Enver’le bir daha oynamadık ekip olarak, sonraki yıllarda da aynı ortamda bulunmadım.  Enver hep ezik kaldı mahallede. Onu güvenilmez biri olarak etiketlemiştim ve ondan sonra da insanları ölçmeye başlamıştım. Çocukluğun masum hesapsızlığı böylece bitmişti. Galiba insanı o zaman tanımaya başlamışım.

Bir daha birdirbir de oynamadım, oyunda herkesin üzerinden atlamayı başarıp hiç ebe olmayınca zorlarına gidiyormuş demek ki insanların. Ne oynarım ne de insanların bana kötülük yapmalarına izin veririm, dedim.

Kolumdaki çatlak, insanlığın eseriydi. Anne-babaların, içten pazarlıkların, kıskançlıkların, adil olmayan rekabetin. Zaten bizden büyüktün Enver, seni oyunumuza alarak sana iyilik yapmıştık, niye bu kötülüğü yaptın bize?

Yılların sürüp gittiği yerde ihanetlerin hepsi tek tek insanın içinin yüzeyine yaklaşırmış. Enver’in kasten ayağa kalktığını söylediği o gün, gülümseyerek; Biliyordum kasten yaptığını!” dedim, “Amacın beni düşürmekti” Mahçup bir şekilde itiraf etmişti. O ikimizin de canını acıtmıştı aslında. Bunu ikimiz de biliyorduk.

Sonra duydum Enver’in öldüğünü. Çok karışık işlere de bulaşmış, ama hastalanarak ölmüştü. Onu affetmek istedim hep; aklıma o kötülük dikildi her seferinde. Çatlaklar iyileşmezmiş. Affetsen de iyileşmezmiş.

Enver’in yaptığı kötülük, insanlara daha erken yaşta dikkat etmemi sağlamıştı. Kim bilir belki de bu bir iyilikti.



Doğa Toprak, Sonsuz Ark, 12.02.2013

Doğa Toprak Yazıları


Seçkin Deniz Twitter Akışı