25 Aralık 2017 Pazartesi

SA5383/KY57-AHCZD68: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 31: Maide(11-26)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


MAİDE SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (11-26. Ayetler)[1]
  
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟

“Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir kavim size el uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti. Allah’tan korkun! Müminler yalnız Allah’a dayansınlar.” (Mâide Suresi,5/11.)

Müminler takvâ sahibi ve “şekûr” olarak, Allah’a inanarak ve O’nun verdiği nimetlerin farkına vararak, Allah’a inanıp, O’na ortak koşmadan, bütün kötülüklerden uzak durulmasına inanıp –bazen hata etse de- itaatte gayret eden, Allah’ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etme konusunda, diliyle (kavlen), bütün organlarıyla (fi’len) ve gönülden (kalben) şükreden insandır.  Müminler yalnız Allah’tan korkan ve yalnız Allah’a tevekkül eden (dayanan) insanlardır.

Mümin, Allah’ın verdiği nimetlere, hakkıyla şükretmekten aciz olduğunun farkına varan insandır. Allah’ın verdiği sayısız nimetlerin şükrünü, insanın tam olarak eda edebilmesi imkansızdır. Bu nedenle insan, canını ve bütün malını Allah’ın razı olduğu şekilde kullanması gerekir. Buna rağmen insan hakkıyla şükretmiş olmaz.

Şükür, kelime olarak “övmek, methetmek, müteşekkir olmak, ödüllendirmek, mükâfatlandırmak, iyiliğe karşı dua etmek, nankör olmamak, iyilik bilmek, minnettarlık” anlamlarına gelmektedir (İbn Manzur, 1993: 344; İzutsu, 1991: 265; Canan, 1993: 477) ki şükrün karşıtı da “nankörlük, vefasızlık, kadir-kıymet bilmezlik, bencillik” olarak kullanılmaktadır. Şükrân; küfrânın zıddıdır. Mü’minin ahlakı Kur’an ahlakı olmalı, karşısına çıkan her ne olursa olsun onu, mü’min gibi karşılamalı ve tüm adımlarını ona göre atmalıdır.

Şükür, Kur'ân’da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmiş beş yerde şükürden, şükretmenin öneminden bahsedilir. Şükür kelimesinin eş anlamlısı olan ve yaklaşık aynı sayıya ulaşan “hamd” kelimesi ve türevleri de eklendiğinde büyük bir yekün tutmaktadır.[2]
Şükrün Kur'ân’da bu kadar önemle vurgulanmasının sebebi, onun, iman ve tevhidin en önemli göstergelerinden biri olmasındandır. Kur'ân şükrü, Allah'a kulluk etmenin şartı olarak belirtir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُواْ لِلّهِ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

“Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temiz olanlarından yiyin, ve yalnızca Allah'a şükredin.“ (Bakara, 2/172)

إِن تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِن تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ

"Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder."(Zümer ,39/7)

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ

“Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim,14/7.)

Allah, insanı en güzel şekilde yaratmış ve kainatı onun emrine vermiştir. O’na Yaratıcı’sının varlığına ve birliğine inanma yeteneği vermiş ve onun zihnine, nimetlere şükür etme bilincini/aklını yerleştirmiştir. Ayrıca Peygamberler göndererek sadece O’na inanmayı ve sadece O’na ibadet etmeyi ve nimetlerine karşı şükretmeyi teyit etmiştir. O halde insan, kendisine sunulan bu muazzam nimetlerin kimin verdiğini, niçin verdiğini düşünerek bu nimetleri vereni tanımalı ve ihsan edilen her türlü nimete karşı şükrünü eda etmelidir. Bu bakımdan istenilen düzeyde Allah’a şükredebilmek öncelikle, Allah’ın sayısız nimetlerinin farkında olmaya bağlıdır.

Allah, insanı yoktan var etmiş, her şeyi onun emrine vermiştir. Fakat onu başı boş bırakmamış; verdiği nimetlerin karşılığında insana bazı sorumluluklar yüklemiş ve söz konusu yükümlülükleri en güzel şekilde yerine getirilmesini istemiştir. Bundan dolayı insan, Allah’ın verdiği her nimetin kıymetini bilmeli ve onlara ayrı ayrı şükretmelidir.

Kur’an-ı Kerim’de şükür, çok çeşitli şekillerde işlenmiştir. Bazen Allah’ın (cc) büyüklüğü, kudreti, insanlara olan ihsanı, akla hitab eden ayetleri açıklanmış ve insanlardan Allah’a karşı şükretmeleri istenmiştir. Bazen insanlara bahşedilen nimetler sayılmış, bu nimetlere karşı şükür istenmiştir. Bazen peygamberlerin şükründen örnekler verilmiş, bu peygamberlerin kavimlerinin küfürleri ve nankörlükleri anlatılmıştır. Bazen de şükredenlere verilecek mükâfatlar sayılmış, şükredenler övülmüş, şükretmeyenler yerilmiş ve akıbetleri hatırlatılmıştır. Kur’an’da şükür kimi yerde insanlara teşekkür, kimi yerde nimetlere şükür, kimi yerde Allah’a şükür, kimi yerde ibadet, kimi yerde itaat, kimi yerde de iman bağlamında ele alınmış ve şükrün kapsamının genişliği Kur’an’ın tümüne bakıldığında gözler önüne serilmiştir. Tüm bu anlatımlarla Kur’an-ı Kerim, şükrün, insanlığın ve kulluğun gereği olduğunu, Allah-insan, insan-insan ve insan-diğer mahlûkat arasındaki ilişkilerde şükrün ne kadar önemli bir yer işgal ettiğini muhataplarına göstermektedir.[3]

Kur’an’da Şükrü Anlatan Hâller: Hamd Etmek, Kanaat, Minnettarlık,Teşekkkür Etmek, Hatırlamak, Farkındalık, Takdir Etmek, Nezaket, Hakseverlik, Razı Olmak, İyilikseverlik, Tevazu, İnfak, Ölçülü davranmak (İtidal)

Kur’an’da Şükrün Karşıtı Hâller: Nankörlük, İnkâr Etmek, Vefasızlık, Unutmak, Ölçüsüz Davranmak, Bencillik, Memnuniyetsizlik, Küçümseme, Hor Görme, İsraf Etme, Yalanlama, Kibir, Kadir-Kıymet Bilmemek, Cimrilik, Kabalık.

Allah’ın (cc) Resul olarak seçtiği, kendisini en güzel bir şekilde eğittiği ve Kur’an’ın bir uygulayıcısı kıldığı Peygamberimiz (s.a.v)’in Kur’an’ın önemle üzerinde durduğu şükrü, hayatında en güzel şekilde uygulayan birisi olması muhakkaktır. Çünkü Hz. Aişe (r.a.)’ın ifadesiyle “onun ahlakı Kur’an’dır.”  (Müslim, “Müsafirun”, 139.)

Ziyad (r.a.) şöyle demiştir. “Ben Muğire’den işittim şöyle diyordu: “Peygamber (s.a.v.) (gece) namaz kılmak için ayağı yahut iki baldırı şişinceye kadar ayakta dururdu. Kendisine: “Niçin böyle meşakkatle ibadet yapıyorsun” denilirdi de, Peygamber (s.a.v.) “ben şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verirdi” (Buhari, “Teheccüd”, 6; Müslim, “Sıfatü’l-Münafıkun”, 79-81). İşte Peygamberimiz bizlere böyle örnek olmuştur.

Peygamberimiz şükre ne kadar iştiyaklı olduğunu, onu ne kadar arzuladığını dualarında da göstermektedir. O, şükür için Allah’tan yardım istiyor ve böylece insanın tek başına şükretmekten aciz olduğunu da bizlere gösteriyordu. İbn Abbas (r.a.) dedi ki: “Rasulullah (s.a.v.) dua eder ve şöyle derdi: “Rabbim bana yardım et, aleyhime yardım etme, bana zafer ver aleyhime zafer verme. İşleri lehime çevir, aleyhime tertip kurma. Bena hidayet et ve hidayeti bana kolaylaştır. Üzerime saldırana karşı bana yardım et. Ey Rabbim! Beni sana çok şükreden, seni çok zikreden kıl!”( Tirmizi, “Dua”, 113) Yine Peygamberimiz(s.a.v.): “Allahım, seni anmam/zikretmem, sana şükredebilmem ve sana ibadetlerin en güzeliyle yönelebilmem için bana yardım et!” (Nesai, “Sehv”, 60.) demiştir.

Şeddat b. Evs(r.a.)’ten rivayet edildiğine göre Rasulullah(s.a.v.), namazlarında şöyle derdi: “Allah’ım senden işlerde sebâta, doğruluğa ve kemâle karşı gayret istiyorum. Senden nimetlerine şükür, sana güzel ibadet etme gücü vermeni istiyorum.”( Tirmizi, “Dua”, 23; Nesai, “Sehv”, 61.)
Peygamberimiz(s.a.v.): “Allah’ın in’âm ve ihsanını ikrâr şükür, onun terki ise küfürdür”.( Ahmed b. Hanbel, IV, 258-375.)[4]

Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de kendisini bazen kendine has isim ve sıfatlarla nitelemiş, bazen de insanlarda da bulunan sıfatlarla nitelemiştir. Kur’an-ı Kerim’de iki yerde Allah (cc) kendisini “Şâkir” olarak (Bakara, 2/158; Nisa, 4/147), dört yerde de “Şekûr” olarak nitelemiştir (Fatır, 35/30,34; Şûra, 42/23; Teğabün, 64/17) . Aynı şekilde insanları da hem “şakir”, (Nahl, 16/121; İnsan, 76/3) hem de “şekûr”( İbrahim, 14/5; Lokman, 31/31; Sebe, 34/13,19; Şura, 42/33) olarak nitelediği yerler bulunmaktadır.

Kur’an’da sürekli Allah’ın insanlara yaptığı iyilikler vurgulanır. Kendisine verilen bütün değerli ikramlar karşılığında insandan beklenen Allah’a karşı itaatkâr olması ve derin bir şükran hissi beslemesidir. Bu dünya hayatında insanın karşılaştığı tüm güzel şeyler, hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan her şey, insana bahşedilmiş birer nimettir. İşte bütün bu nimetlere karşı şükür görevi insana verilmiştir. Allah(cc)’ın da insanların bu şükrüne, kendine has bir şükürle karşılık vermesi, O’nun bir özelliği olarak Kur’an-ı Kerim’de anlatılmıştır.[5]

وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يباًۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

“Andolsun ki Allah İsrâiloğulları’ndan söz almıştı. Onlardan on iki de nakîb (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: "Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızâsı için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur." (Mâide Suresi,5/12.)

Yukarıda (Mâide 7. âyette) Hz. Muhammed’in peygamberliğini tanıyıp ona biat eden müminlerin tasada, kıvançta, güçlükte ve kolaylıkta kısaca her zaman ona itaat edeceklerine dair verdikleri sağlam söz kendilerine hatırlatılmış ve bu sözü yerine getirmeleri hususunda Allah’a karşı saygılı olmaları emredilmişti. Bu âyetlerde ise daha önce yahudi ve hıristiyanlardan da benzeri bir söz alındığı, ancak sözlerinden döndükleri için yahudilerin lânetlendikleri, hıristiyanların da aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kin ve düşmanlık sokulduğu hatırlatılarak müslümanların dikkatleri çekilmekte ve eskilerin düştüğü hatayı tekrarlamaktan sakınmaları gerektiğine işaret edilmektedir (mîsâk/ahid hakkında bilgi için bk. Bakara 2/40). (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/231-232.)

فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ

“Ahidlerini bozdukları için onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını da unuttular. İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün. Sen yine de onları affet, hoşgör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever.” (Mâide Suresi,5/13.)

Ehl-i Kitaba bu ayette “namazı dosdoğru kılmaları, zekâtı vermeleri, peygamberlerime iman edip ve onları desteklemeleri, bir de Allah rızâsı için borç vermeleri” istenmesine rağmen kalpleri katılaşıp, Tevratı tahrîf ettikleri ve önemli bir kısmını unuttukları, daima hainlik yaptıkları, bununla beraberde ahidlerini bozdukları için onları lânetlendikleri haber verilmektedir.  Allah’a verdikleri sözü bozarak ihanet ettiler. Yahudilerin sapmaları, ihanetleri ve isyanları anlatılmaktadır.

“Tevrat'ta bir takım metin değişiklikleri olmuştur. Bu değişiklikler Tevrat'ın metninin farklı zamanlarda, farklı kişiler tarafından derlenmesinden kaynaklanmıştır. Tevrat'ta aynı olayla ilgili ifadeler arasında çelişkilerin bulunması bundan meydana gelmektedir. Bu çelişkili ifadeler, kronolojik düzene uymayan anlatımlar Yahudi rabbilerin de dikkatini çekmiştir. Harun'un şirke öncülük yapan biri olarak gösterilmesi, onların zihnini karıştırmıştır. Bununla birlikte onlar, bu gibi yerleri Tevrat'ın metninde düzeltme yoluna gitmemişlerdir.” [6]

وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

"Biz hıristiyanız" diyenlerden de sağlam ahidlerini almıştık, ama onlar da kendilerine bildirilenlerden (İncil) önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk. Allah onlara yapıp ettiklerini ileride haber verecektir.” (Mâide Suresi,5/14.)

Bu ayette, Allah’a verdikleri sözden dönerek onun âyetlerini işlerine geldiği gibi yorumlayanların, bu yaptıklarının cezasını çekeceklerine işaret etmekte ve gerekli uyarıda bulunmaktadır. Ayrıca hıristiyanlar arasındaki bu ihtilâflardan müslümanların da ibret almaları murat edilmiş, benzer yanlışlıklara sapmaları halinde kendilerinin de bu tür bölünme ve çatışmalar içine düşeceklerine işaret edilmiştir. Bu durum, en doğru sözlü olan yüce Allah'ın buyurduğu gibi, sözleşmelerini bozmaları ve kendilerine hatırlatılan Allah'ın ahdinin gereğini yerine getirmeyi unutmalarının cezası olarak kıyamete değin sürecektir.

Hıristiyanlar Hz. Îsâ’ya bîat ederek her konuda kendisine itaat edeceklerine dair söz vermişlerdi. Ancak sözlerinde durmadılar, verilen emirleri unutup Allah’ın sözlerini işlerine geldiği gibi yorumladılar. Böylece kıyamet gününe kadar devam etmek üzere aralarına ayrılık, kin ve düşmanlık tohumlarını saçmış oldular. Böylece Hıristiyanlar Allah’a verdikleri ahidlerini bozmuşlar, kendilerine bildirilenlerden (İncil) önemli bir kısmını da unutmuşlardır. İncil’e yüz çevirmelerinden dolayı da aralarında Allah kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kin ve düşmanlık sokmuştur. Ya Kur’an’ı terk eden, işlevsiz bırakan, yok sayan ya da görmezden gelen Müslümanlar?

“(İncil) önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk.” Ayeti biz Müslümanlara ne anlatmaktadır? Dini emir ve hükümleri özel hayatlarında ve toplumlarında uygulamayarak, ihmal ederek unutanlar Kur’an’a sırt çevirince, onu mehcûr bırakınca (Furkân,25/30.) Hıristiyanların karşılaştıkları şey Müslümanlardan uzak mıdır?

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

“Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş (mehcûr) bir şey hâline getirdi” dedi.” (Furkân,25/30.)

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Âli İmrân,3/103.)

Diğer bir mesele de kıyamete kadar ararlına kin ve düşmanlık sokulan Hıristiyanlar bir araya gelip hatta diğer bâtıl grupları da yanlarına alıp İslam’a ve Müslümanlara saldırırken Müslümanlar tekrar tevhidin ve vahdetin hakkını verip ne zaman sorumluluklarının bilincinde olarak Müslüman olmalarının hakkını vereceklerdir?

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ

“Ey Ehl-i kitap! Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi; birçoğunu da açığa vurmuyor. Şüphe yok ki size Allah’tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi.” (Mâide Suresi,5/15.)

يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

“Allah, kendisinin izniyle rızâsını arayanları o kitapla kurtuluş yollarına erdirir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir.” (Mâide Suresi,5/16.)

Rabbimiz hâtemü’l enbiyâ olan Muhammed Mustafa (sav)’e gönderdiği Kur’an ile Tevrat ve İncil’de gizlenmiş, değiştirilmiş (tahrîf) şeyleri haber vermektedir. Bu ayetlerle ehl-i kitabın ellerinde bulunan Tevrat ve İncil’deki bazı emirlerin gizlendiğini bazılarının tahrife uğradığını (Bakara,2/79.) haber vermiştir. Yani bir hükmü kalmamıştır, tedâvülden kaldırılmıştır. Kurtuluş Allah’ın koruması altında olan Kur’an’dadır. (Hicr,15/9.)

“Ey Ehl-i kitap! Niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?” (Âl-i imrân, 3/71)

Yahudiler hakkındaki âyetlerden bazıları şunlardır:

1. Tevrat’ı değiştirdiler. (Bakara, 2/79)
2. Peygamberleri öldürdüler. (Âl-i İmran, 3/183)
3. Hz. İsa’yı öldüremediler. (Nisa, 4/157)
4. Fesat çıkardılar. Allah’a cimri dediler. (Maide, 5/64)
5. Hz. Meryem’e iftira ettiler. (Nisa, 4/156)
6. İman edenlere en şiddetli düşmanlık edenler Yahudi ve müşriklerdir. (Maide, 5/82)
7. Üzeyir Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe, 9/30)
8. Kıskançlık ve maddi çıkar yüzünden Kur’ana inanmadılar. (Bakara, 2/146)
9. Çoğu iman etmeyecektir. (Bakara, 2/100; Nisa, 4/155)
10. Allah’ı inkârlarından dolayı lanete uğradılar. (Bakara, 2/88-89)

Kur’an'a Göre Hristiyanlar:

1. Meryem oğlu Mesihe, Allah diyenler, kâfir olmuştur. (Maide, 5/72)
2. Allah üç ilahtan biridir diyenler kâfir olmuştur. (Maide, 5/73)
3. Meryem oğlu Mesih bir peygamber, anası da sadık bir kadındır. (Maide 75)
4. İsa Mesihe Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe, 9/30)
5. Yahudilere göre, Hıristiyanlar Müslümanlara daha yakındır. (Maide, 5/82)

Yahudi ve Hristiyanların Ortak Yönleri:

1. Bilginlerini, rahiplerini Rabler edindiler. (Tevbe, 9/31)
2. Yahudi bilginleri ve Hristiyan rahipleri halkın mallarını yediler. (Tevbe, 9/34)
3. Allah’ın oğullarıyız dediler. (Maide, 5/18)
4. Bile bile hakkı gizlediler. (Âl-i İmran, 3/71)
5. Allah çocuk edindi diye iftira ettiler. (Bakara, 2/116)
6. Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler. (Âl-i İmran, 3/70)
7. Allah’a iftira ettiler. (Âl-i İmran, 3/78)
8. Yahudi ve Hristiyanlar, birbirinin dostlarıdır. (Maide, 5/51)
9. Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır... (Bakara, 2/120)
10. Dinlerinde aşırı gittiler. (Nisa, 4/171)
11. Kitaplarındaki bilgileri gizlediler. (Maide, 5/15)
12. Ehl-i kitap, “Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyanlar girecek” dediler. (Bakara, 2/111)
13. Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, cehennem ateşinde ebedi olarak kalırlar. Onlar, halkın en şerlileridir. (Beyyine, 98/6)

Bu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılıyor ki, Yahudiler Tevrat’ı değiştirdiler. Hz. Musa’nın dini değişince Allah Teâlâ, İncil ile Hz. İsa’yı gönderdi. Hz. İsa’nın dini de bozulunca, İncil, yüzlerce İncil halini alınca, Allah Teâlâ, İslamiyet’i ve Kur'an-ı Kerimi tahrifden masum ve muhkem bir şekilde  göndermiştir.

“Burada yüce Allah, verdikleri sözü yerine getirmedikleri için lânetlenmiş olan yahudilere ve Allah’ın kitabından ayrıldıkları için aralarına düşmanlık sokulmuş bulunan hıristiyanlara öğüt vermekte, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an ile onların elinde bulunan Kitâb-ı Mukaddes arasında asıl itibariyle bir aykırılık olmadığını, aksine bu ilâhî kitaplar arasında inanç ve ahlâk esasları bakımından birlik bulunduğunu bildirerek Ehl-i kitabı bu yeni peygambere ve yeni kitaba imana çağırmaktadır. Bazı müfessirlere göre 15. âyette geçen ve “ışık” diye çevirdiğimiz nûrdan maksat Hz. Peygamber, kitâbün mübînden maksat da Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü yüce Allah, hakkı onunla yani Hz. Peygamber’le aydınlatmış, İslâm’ı onunla üstün kılmış, şirke onunla büyük bir darbe indirmiştir. Nitekim Ehl-i kitabın gizlemiş oldukları âyet ve hükümleri de onunla ortaya çıkarmıştır. “Ey Peygamber! Seni tanık, müjdeci, uyarıcı, izniyle Allah’a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik” (Ahzâb 33/45-46) meâlindeki âyetler de bunu desteklemektedir. Kur’an Allah’ın birliğini, hak ve bâtılı, helâl ve haramı, kısaca insanların din ve dünya işlerinde muhtaç oldukları hükümleri açıkladığı için ona da “açıklayan kitap” anlamında “kitâbün mubîn” denilmiştir (Taberî, VI, 161).
Âyetten anlaşıldığına göre Kur’an’a iman edip –Allah’ın izniyle–O’nun rızâsını arayanları yüce Allah doğru yola ve kurtuluşa erdirecektir. Onları inkâr karanlıklarından kurtararak iman aydınlığına çıkaracak, “sırât-ı müstakîm” denilen doğru yola, Allah’ın sevgili kulları olan peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve sâlihlerin yoluna erdirecektir.” (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/236-238.)

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

"Allah, Meryem oğlu Mesîh’in kendisidir" diyenler hiç şüphesiz hakikati inkâr etmiş olurlar. De ki: "Eğer Allah, Meryem oğlu Mesîh’i, annesini ve yeryüzünde bulunanların tamamını helâk etmek isterse, kim Allah’ın gücüne karşı durabilir!" Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı Allah’a aittir. O dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir.” (Mâide Suresi,5/17.)

Hz. Îsâ Allah’ın yarattığı bir kul ve O’nun elçisi olduğu halde hıristiyanlar onu Tanrı’nın oğlu, hatta Tanrı saymak suretiyle doğru inançtan sapmışlardır. Mûsâ ve Îsâ gibi büyük peygamberler Ehl-i kitaba tevhid (Allah’ın birliği) inancını tebliğ edip öğrettikleri halde özellikle hıristiyanlar çeşitli sebeplerle bu çizgiden sapma eğilimi göstermişler, Allah ile peygamberini birbirinden ayıramamışlar ve bir türlü gerçek mânada Allah’ın birliği inancına kavuşamamışlardır. Hıristiyanların bir kısmı Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu (Mâide,5/17.) iddia edip ulûhiyyeti “baba, oğul ve kutsal ruh” olarak üçlü sisteme oturtmuş (Maide, 5/73)  ve “ulûhiyyet cevheri birdir” diyerek üçünü bir sayıp güya tevhid inancına ulaşmışlardır. Bir kısmı ise onu Allah ve Ruhulkudüs’ün insanlaşmış şekli kabul edip kendisine tapmışlardır (hulûl inancı veya antropomorfizm). (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/238-240.) Böylece Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s) tanrı kabul edip Ona tapınmakla küfür suçunu işlediler. Bu küfürlerinden kendilerini kurtarabilecek bir kitapları da yok çünkü onu da (İncil) tahrîf etmişlerdi. İslâm dinine girmek ve Kur’an’a sarılmaktan başka çareleri de yoktur.

وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ

Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız" dediler. De ki: "Öyleyse Allah günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor? Doğrusu siz de O’nun yarattığı sıradan insanlarsınız. O, dilediğini bağışlar, dilediğini de cezalandırır. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah’a aittir. Dönüş de yalnız O’nadır." (Mâide Suresi,5/18.)

 “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” sözüyle bazı yahudiler, Allah’ın oğlu dedikleri Hz. Üzeyir’e mensup olduklarını, hıristiyanlar da Allah’ın oğlu olduğuna inandıkları Hz. Îsâ’ya mensup olduklarını (bk. Tevbe 9/30), dolayısıyla ayrıcalığa sahip bulunduklarını ifade etmek istemişler veya doğrudan doğruya Allah’a bağlılıklarını kastederek Allah’ın kendilerine bir baba gibi şefkatli ve merhametli davranacağını, kendilerinin de O’nun oğullarıymış gibi Allah’a yakın ve O’nun katında değerli olduklarını iddia etmişlerdir. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/240-241.)

Ehl-i kitap iddia ettikleri gibi Allah’ın oğulları olsalardı Allah onları böyle felâketlere mâruz bırakır mıydı? Elbetteki hayır! Onlar Allah’ın oğulları değil, onun yarattığı sıradan insanlardır. Ama Allah’a isyan ve ihanet ederek yeryüzünün en tehlikeli insan tipi haline gelmişlerdir. El birliği yaparak insanoğlunu kaosa ve çürümeye sevk etmektedirler. Aslında bu bize insan bozulunca, kokuşunca, Allah’a isyan ve ihanet edince nasıl bir canavara dönüşebileceğini anlatmaktadır. Hristiyan Amerika 2. dünya savaşından beri, 37 ülke/ulusa saldırmış, 20 milyondan fazla insan öldürmüştür[7]. Buna Hristiyan Rusya ve Avrupa ülkelerini de eklerseniz sonuç bütün korkunçluğu ile ortaya çıkacaktır. Tabi buna Yahudi İsrail’in katliamlarını da eklemek lazımdır.

Hıristiyanların bir kısmı Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu (Mâide,5/17.) iddia edip ulûhiyyeti “baba, oğul ve kutsal ruh” olarak üçlü sisteme oturtmak (Maide, 5/73)  sureti ile küfre girerken, Yahudiler de Üzeyir Allah’ın oğlu dediler (Tevbe,9/30), Peygamberleri öldürdüler (Âl-i İmran,3/183) ve Allah’ı inkârlarından dolayı lanete uğradılar. (Bakara,2/88-89) Bu kuruntu yahudilerin inancı haline geldiği için kendilerini dünyanın efendileri olarak görüyorlar; Allah’ın, diğer milletleri yahudilerin emrine verdiğine inanıyorlardı. Bu arsızlık ile utanmadan ve sıkılmadan "Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız" demeyi de ihmal etmediler.

Müslümanların karşısında işte böyle,  kendilerini “dünyanın efendileri” gören zavallılar, tükenmiş, bitmiş, iflas etmiş, kendini kandırmayı iyi bilen, acınası, kaybetmiş, Allah’a hem isyan hem de ihanet etmiş varlıklar var.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

“Ey Ehl-i kitap! "Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi" demeyesiniz diye peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti. İşte size müjdeleyici de uyarıcı da geldi. Allah her şeye kādirdir.” (Mâide Suresi,5/19.)

Sözlükte “gevşeklik, zayıflık, bezginlik, sakinlik ve kesilmek” anlamlarına gelen fetret kelimesi dinî terim olarak, daha çok Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında geçen tebliğsiz dönem için kullanılır. Bu dönemde yaşayan topluluklara da “fetret ehli” denir. Böyle bir dönemde yüce Allah kıyamete kadar geçerli olmak üzere bütün insanlara doğru yolu göstermekle görevli kıldığı Hz. Muhammed’i öğüt verici, müjdeleyici, uyarıcı bir peygamber ve âlemlere rahmet olarak gönderdi (Sebe’ 34/28; Enbiyâ 21/107). (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/241-242.)

Bugün mesiyânik, masonik ve bâtinî tahrif guruplarının bir de günümüzün terör örgütü, gizli ve karanlık emellerine ulaşmak için her türlü yolu mübah gören, dini ve dini duyguları istismar eden, milletin zekatını, sadakasını, kurbanını çalan, evladını elinden alan, dinin temel değerlerini ve kavramlarını tahrif ve tahrip eden, gayri İslami ve gayri ahlaki tutum ve davranışlarla fitne, fesat, yalan ve desiselerle kendine insan ve imkan devşiren Fetö yapılanmasının zorla Yahudi ve Hıristiyanları cennete sokma eylemleri ne anlama gelmektedir? Ey Ehl-i kitap! Size gerçekleri açıklamak üzere yeni bir Peygamber gönderdim O’na tâbî olun derken bu küfür içinde olanları kurtarma çabası niyedir?

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ ف۪يكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكاًۗ وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ

“Bir zamanlar Mûsâ kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Allah’ın size lutfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.” (Mâide Suresi,5/20.)

Rabbimiz, Kur’ân kıssalarıyla geçmiş milletlerin özelliklerini belirterek, daha önce gönderilen Peygamberler ile Hz. Muhammed’in benzer yönlerine işaret etmiş, hakikatin üstün geleceğini hatırlatmış, inananlara teselli vermiş, Allah’a karşı gelenlerin sonlarını hatırlatmış ve Müslümanların azmini artırmak istemiştir[8] Konuya bu açıdan yaklaşıldığında kıssaların iki amacının olduğu gözlenir.

 A) İnsanları tevhıd inancına uymayan olumsuz alışkınlıklardan uzaklaştırmak.

 B) Hz. Peygamberle Tebliğ edilen inancı işlev hale getirmek. Kur’ân’da yer alan 84 civarındaki olayları anlatan kıssaların amaçlarını altı maddede özetlememiz mümkündür:

a) İnsanlar arasında Tevdid’i hakim kılmak, 
b)Hz. Peygamberin risaletini ve vahyi ispat etmek, (Yusuf, 12/2-3.)
b)İlahi dinlerin aynı kaynaktan geldiğini ortaya koymak,( Enbiyâ,21/48-52. Şuara, 42/13.)
c) Yüce Allah’ın İnananlara yardım edeceğini, inanmayanlara mühlet verdiğini veya azabı hatırlatmak,( Hud, 11/120; Ankebut, 29/14-40.)
d) Seçkin kullara verilen nimetlere işaret ederek, güzel amel işlemelerine teşvik etmek,
e) Şeytandan sakındırmak ve şeytan eksenli inançların yanlış olduğunu ortaya çıkarmak[9].”[10]

Kur’an’da bize haber verilen kıssaların amaçlarını değerlendirdikten sonra şunu hatırlamak gerekir: 

Hz. Muhammed’e karşı direnen Medine yahudilerinin ataları da geçmişte Hz. Mûsâ’ya karşı direnmişlerdi.  Âyetler Hz. Mûsâ zamanındaki İsrâiloğulları’yla ilgili olduğuna göre gerek onların “âlemlerde hiçbir kimseye verilmemiş nimetlere mazhar olmaları” gerekse 21. âyette belirtilen “arz-ı mukaddesin onlara vatan olarak yazılmış bulunması” zamanlı ve şartlı idi; yani o toplumun erdemli ve düzgün yaşamalarına, Allah yolunda doğru dürüst yürümelerine bağlı idi. Nitekim Enbiyâ sûresinin 105. âyetinde arza Allah’ın sâlih kullarının vâris olacağı bildirilmektedir. İsrâiloğulları da peygamberlerin gösterdiği istikamette yürüdükleri sürece yükselmişler, Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman zamanında güç ve iktidarın zirvesine ulaşmışlardı. Ancak 12. âyetten buraya kadar anlatılanlar İsrâiloğulları’nın zamanla bu vasıfları yitirdiklerini, Allah’a verdikleri sözü bozacak, O’nun kelâmını tahrif edecek ve kendilerinin Allah’ın çocukları olduklarını iddia edecek kadar sorumsuz davranır duruma geldiklerini göstermektedir. Bundan da öte peygamberleri öldürecek kadar gaddarlaşmışlar, bu sebeple Allah’ın gazabına uğramışlar, yukarıda zikredilen nimetler de ellerinden çıkmıştır. (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/244-246.)

Ehl-i kitabın Allah’a isyan ve ihanetle kendilerini değerli kılan vasıfları yitirdiklerini, Allah’a verdikleri sözü bozacak, O’nun kelâmını tahrif edecek ve kendilerinin Allah’ın çocukları olduklarını iddia edecek kadar sorumsuz davranmaları üzerine, bir ceza olarak zikredilen nimetleri de Allah ellerinden almıştır.

Allah’a verdikleri sözün gereğini yerine getiremeyen, Allah’ın emir ve yasaklarını uygulama da ciddi problemler yaşayan, Allah’ın kendilerini kurtarmak için gönderdiği Kur’an ve elçisi Muhammed’in (sav) câhili olan, tevhid ve vahdeti koruyamayan, adaletten uzaklaşan yani Allah’ın sevdiği ve razı olduğu Müslüman kimliğini koruyamayan Müslümanları nasıl bir âkibet beklemektedir? Müslümanlar bu ve diğer ayetlerde ısrarla kendilerine anlatılan ve ibret almaları istenen kendilerinden önceki kavimlerin hallerinden ne zaman ibret alacaklardır? İnsanlığa tanıma fırsatı verilen en güzel değerlerin kıymetini ne zaman anlayacaklardır?

يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّت۪ي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

“Ey kavmim! Allah’ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz." (Mâide Suresi,5/21.)

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ ف۪يهَا قَوْماً جَبَّار۪ينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ

 Dediler ki: "Ey Mûsâ! Orada zorba bir topluluk var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Ama oradan çıkarlarsa biz hemen gireriz." (Mâide Suresi,5/22.)

قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَۚ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

“Korkanlar arasından Allah’ın kendilerine lutufta bulunduğu iki cesur adam şöyle dedi: "Kapıdan üzerlerine hücum edin; oraya girdiğiniz an artık kesinlikle siz galipsiniz. Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin." (Mâide Suresi,5/23.)

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَداً مَا دَامُوا ف۪يهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ

“İsrâiloğulları, "Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!" dediler.” (Mâide Suresi,5/24.)

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ

“Mûsâ, "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmet" dedi.” (Mâide Suresi,5/25.)

قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟

“Allah buyurdu ki: "Öyleyse onlar yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere oradan (kutsal topraklar) kırk yıl mahrum bırakılmışlardır. Artık sen yoldan çıkmış toplum için üzülme!" (Mâide Suresi,5/26.)

“Yahudiler Hz. Mûsâ döneminden itibaren tarih boyunca Allah’a verdikleri sözü unutmuş, ahdi bozmuş ve O’na isyan etmişlerdir. Eski Ahid, onların Tanrı’ya isyan edişlerinin hikâyeleriyle dolu olup bu isyan ve günahları yüzünden yahudiler, milâttan sonra 70 ve 135 yıllarında Romalılar tarafından Filistin topraklarından atıldıktan sonra hep o topraklara dönme hayaliyle yaşamışlar, zaman zaman mesîh iddiasıyla ortaya çıkan kişiler de bu duyguyu tahrik etmişlerdir. Siyon dağı ile sembolleşen siyonizm hareketinin ana hedefi de yahudileri, vaad edilen bu topraklara tekrar kavuşturmaktır. Günümüz İsrail Devleti’nin siyasî yayılmacılığının temelinde de, arz-ı mev‘ûdla ilgili dinî motif bulunmaktadır (bilgi için bk. Abdurrahman Küçük, “Arz-ı Mev‘ûd”, DİA, III, 442-444; Ömer Faruk Harman, “Arz-ı Mev‘ûd”, İFAV Ans., I, 161).” (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri, II/246-247.)

Kur’an’da Yahudilerin “kendilerinin Allâh’ın en seçkin milleti, O’nun evlâtları” olduğu ve “ne yaparlarsa yapsınlar, cehennemde sayılı birkaç gün dışında azap görmeyecekleri” iddiâları reddedilmiş, onların da bütün insanlar gibi “yaptıklarının bedelini misliyle görecekleri” ve “yapmış oldukları kötülükler sebebiyle aslâ ölmek istemedikleri” haber verilmiştir.

Kur’an’da ısrarla ve tekraren bizlere Yahudileri anlatan Rabbimiz, ümmet-i Muhammed’e, İsrailoğulları üzerinden ders vermekte ve âdeta, “Onların dinlerine gösterdikleri laubâliliği, gevşekliği ve isyanı, sakın siz kendi dininizle ilgili göstermeyin! Aksi hâlde sizin sonunuz da onlar gibi olur!” demektedir.

Bu kıssaların ve İsrâiloğulları hakkında verilen bilgilerin bir diğer sebebi de, onların, ihânet, zulüm ve düşmanlık açısından en dikkat edilmesi gereken hasımlar olduğu, onların tuzak ve hilelerine karşı Müslümanların çok uyanık bulunması gerektiğidir. Rabbimiz, bize onların karakteristik özelliklerini resmetmiş, gerek kendi peygamberleri olan Hazret-i Mûsa, Hazret-i Dâvud, Hazret-i Zekeriya, Hazret-i İsâ -aleyhimüsselâm- vb. döneminde, gerekse Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem- döneminde ne yaptıkları, ne yapmak istedikleri uzun uzun anlatılmıştır.

Allah’a isyan ve ihanet etmek sureti ile lanetlenmiş Yahudiler, üç semavi dinden en eskisine mensup olmakla, oldukça uzun bir tarih ve deneyime sahiptirler. Ancak, binyıllarla ölçülen bu uzun dini ve kültürel deneyimin büyükçe bir kısmı, olumlu ve insanlığın yüz akı denemeyecek gelişme ve oluşumlarla geçmiştir.

Hz. Mûsâ döneminden itibaren tarih boyunca Allah’a verdikleri sözü unutmuş, ahdi bozmuş ve O’na isyan etmiş olan ve defalarca cezaya çarptırılmış bulunan Yahudilerin torunları hiç bunlardan bir ders çıkartmadan yeryüzünü fitne, kaos ve kötülüğe bulamaya devam etmektedirler.

Müslümanlar olarak Yahudiler ile aramızdaki tehlikeli zihniyet örgüsünün yakınlığı üzerinde çok iyi düşünmek gerekmektedir. Benzer hatalar benzer sonuçları doğuracaktır. Yahudilerle yapacağımız en iyi mücadele, Yahudilerin yaptığı hataları fark etmek ve onları tekrar etmemek, İslâm’ı ciddiye almak, İslâm farkını korumak ve dinimiz hususunda laubâlilik ve gevşekliği terk etmek, Allah’ın ipi olan Kur’an’a ve en güzel örneğimiz olan Muhammed Mustafa’nın (sav) ilhâmını Kur’an’dan alan sahîh sünnetine sarılmak olacaktır.

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيرًا

 “Size ne oluyor da Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden (Mekke’den) çıkar. Katından bize sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğruna Allah yolunda savaşmıyorsunuz?”. (Nisâ,4/75.) 

Bu amaçla yapılan savaş, İslâmî olduğu kadar aynı zamanda insânî bir görevdir. Zira bu savaş, zulme uğrayanları zalimlerin pençesinden kurtarılmak ve halk üzerinde Allah Teâla’nın âdil hükümlerini ve rahmetini tatbik etmek için olmaktadır.

Milyonlarca Müslüman katledilmiş, milyonlarcası sakat kalmış ve milyonlarcası da vatanlarından hicret etmek zorunda kalan müstazaflar için Müslümanların ne yapacakları önemlidir. Tıpkı Yahudiler de olduğu gibi “Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!” mı demek istiyor Müslümanlar da? Ya da bunun modern versiyonu olarak kendi sorumluluklarını yapmadan “Allah kurtarsın” mı diyorlar?

Kur’an’da bazı ayetlerde mustazaf kavramıyla Hz. Musa ve İsrailoğullarının Firavun tarafından güçsüz bırakılması anlatılır. (Araf,7/137.) Zamanının mustazafları sonranın ve şimdinin azılı zalimleri/katilleri. Müslüman olarak Yahudilerden en büyük farkımız, evet biz de zaman zaman mustazaf olabiliriz ama onlar gibi barbar zalim ve katil olmayacağız! Onlar gibi Rabbimize isyan ve ihanet etmeyeceğiz, kendimizi aldatmayacağız.

Biz Allah’tan Rablerine olan iman ve tevekkülleriyle yeryüzünün azgın ve kalpleri mühürlü müstekbirlerine, barbarlarına ve zalimlerine başkaldıran, zulme ve zorbalığa karşı mücadele ve mücahede eden, izzetli ve şerefli müminler olarak Allah’tan şu ayetteki bir lütuf istiyoruz. “Yere muhakkak benim sâlih/iyi kullarım varis olacaktır” (Enbiyâ,21/105.) Bu nimet ve lütfun değerini bilelim ve şükredelim. Güçlü de olsak zayıf ta olsak Allah’a iyi ve sâlih bir kul olalım, sabrederek ve şükrederek Allah’ın yeryüzündeki şâhitleri ve şehitleri olalım. Cennet karşılığında canlarımızı ve mallarımızı Allah’a satalım ve Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölelim.

وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ

“Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım. Yeryüzünde onları kudret sahibi kılalım ve onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekinegeldikleri şeyleri gösterelim.” (Kasas,28/ 5–6)

الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ

“Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” (Hacc,22/41.)
----



 <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 25.12.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/VaazHizmetleri/Nimetlere%20%C5%9E%C3%BCkretmek.pdf
[3] Bilal GÜNDÜZ, KUR’AN’DA KÜFRÜN KARŞITI OLARAK ŞÜKÜR, YÜKSEK LİSANS TEZİ, Konya–2011, S.10.
http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/1730/294525.pdf?sequence=1
[4] Bilal GÜNDÜZ, KUR’AN’DA KÜFRÜN KARŞITI OLARAK ŞÜKÜR,  S.12.
[5] Bilal GÜNDÜZ, KUR’AN’DA KÜFRÜN KARŞITI OLARAK ŞÜKÜR,  S.17-18.
[6] Dr. Baki Adam, Tevrat'ın Tahrifi Meselesine Müslüman ve Yahudi Cephesinden Bir Bakış , s.399.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/781/10030.pdf
[7] https://www.globalresearch.ca/us-has-killed-more-than-20-million-people-in-37-victim-nations-since-world-war-ii/5492051/amp
[8] Konuyla ilgili bk. Halit Ünal,  İslâm Ansiklopedisi, Şamil Yay. III/363.
[9] Konuyla ilgili bk. Bakara, 2/256-257; Nisa, 4/51; Mâide, 5/60.
[10] Remzi Kaya, Kur’an-ı Kerim Kıssaları Ve Düşündürdükleri, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Cilt: 11, Sayı:2, 2002,  s.37.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı