8 Aralık 2017 Cuma

SA5291/KY57-AHCZD63: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 26: Nisâ (111-126)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


NİSÂ SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (111-126. Ayetler)[1]
  
وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً

“Kim bir günah işlerse onu ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Allah her şeyi bilmektedir, büyük hikmet sahibidir.” (Nisâ Suresi,4/111.)

Görmediği halde Allah’tan korkan, Allah’a içtenlikle, tam bir teslimiyet içinde iman eden, Allah’a karşı gelmekten kaçınan (takvâ),  namazı özenle kılan, imanını davranışlarına yansıtan, Allah’a kulluk görevlerini ihmal etmeyen mümin kul bilir ki, kim günahı gerektiren bir masiyet işlerse onun suçu ve yaptığı bu ameli kendi nefsine vebaldir, kendi şahsına zarardır. Bu­nun zararı başkasına geçmez. Çünkü bu fiiline karşılık cezalandırılacak olan kendisidir. Allah Teâlâ insanların yaptıklarını geniş ilmiyle bilmektedir.

Bu ayet, bireyin sorumluluğunu yerleştirmekte ve ceza konusunda İslâm düşüncesi bu kurala dayanmaktadır. Kilise düşüncelerinde sözü edildiği gibi, İslâm’da, miras kalan bir suç anlayışı yoktur. Kişinin kendi cezasını çekmesi dışında, başkası adına ceza çekmesi söz konusu değildir.

Ayetteki ilk cümle sorumlulukla ilgili önemli bir ilkenin ifadesidir. Dinî sorumluluğun, kişinin âhirette vereceği hesabın temel ölçütlerinden birini ortaya koyan bu ifade aynı zamanda bir hukuk vecizesi niteliğindedir. Batı dünyası cezaların şahsîliği ilkesine ancak yakın zamanlarda ulaşabilmiştir; buna karşılık, birçok âyette değişik vesilelerle ifade edilen bu esas ilk dönemlerden itibaren İslâm âlimlerinin hukuk tefekkürünü etkilemiştir.

İslâm’ın getirdiği prensiplerden biri bir kişinin suçunu bir başkasının çekmeyeceğidir.

أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى

“Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.” (Necm,53/38.)

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى

“Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa.” (Fâtır,35/18.)

مَّنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى

“Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez.” (İsrâ,17/15.)

Suçun şahsiliği prensibi “Kur’an’da, herkesin yaptığının kendisine tesir edeceği ve hiçbir mükellefin başkasının işlediği suçun sorumluluğunu taşımayacağı şeklinde değişik vesilelerle tekrar edilmiş (En‘âm,6/164; Fâtır 35/18; Necm,53/38-39), hem dünya hem de âhiret hayatında geçerli genel bir ilke olarak ortaya konmuştur. Hz. Peygamber de babanın suçundan evlâdın, oğulun suçundan babanın ceza görmeyeceğini (Ebû Dâvûd, “Diyât”, 2; İbn Mâce, “Diyât”, 23), her suçlunun ancak kendi aleyhine bir fiil işlemiş olacağını (İbn Mâce, “Diyât”, 26) bildirmiştir. İslâmiyet, Arap toplumunda öteden beri devam edegelen kollektif sorumluluğu ilke olarak reddedip cezanın şahsîliği kaidesini hâkim kılmıştır. Ancak bu kaidenin iki istisnası olan âkıle ve kasâme müesseseleri, belli bir amaca yönelik olarak İslâm hukukunda devam ettirilmiştir. Her ikisinde de sadece ceza değil, tazmin yönü de bulunan diyet ödeme yükü suç ve suçlu ile zayıf da olsa ilgisi bulunan belli bir zümreye dağıtılarak bir yandan toplumda sosyal denetimin yerleşmesi amaçlanmakta öte yandan da maktulün kanının heder olması önlenmektedir.” (Ali Bardakoğlu, Ceza, DİA, VII/475.)

وَمَنْ يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـٔاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَـاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟

“Kim de bir hata veya günah işler, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz ağır bir iftira suçunu ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur.” (Nisâ Suresi,4/112.)

Mü’min günah işlemekten ve Allah’a isyan etmekten kaçınan insandır. Günah işlemek bile mü’min yüreğini tahrip ederken bir mümin nasıl işlediği günahın suçunu bir suçsuzun üzerine atabilir ki?
Bir zulüm, günah, hata ve kötülüğün içine düşen kimse bundan kurtulmak için Kur’an’ın gösterdiği yollara girecek yerde suçunu başkalarının üstüne atarsa, mâsum insanları suçlar, zarar ve ceza görmelerine sebep olursa işlediği günah ve hata katlanacak, bir de iftira ve bühtan günahını yüklenmiş olacaktır. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/140.)

Ayette bahsedilen bu kişi hem masum birine iftira atmanın günahını, hem de o suçu bizzat işlemenin yükünü birlikte taşıyacaktır.

“Suçu başkasının üzerine yıkma” ya da hiç haberi yokken, algı yönetimi ile  şahsı suçlu gösterme cürmünü, şahısların yanında FETÖ/CIA gibi örgütler ve Amerika gibi devletler de işlemektedir. Bugün bu insanlık suçunu küresel ölçekte en fazla yeryüzünün en büyük suç şebekesi olan Amerika işlemektedir. Bu yöntemle nice masum insanın hayatı perişan olmaktadır.

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً

“Allah’ın sana lutfu ve esirgemesi olmasaydı onlardan bir güruh seni yanıltmaya yeltenmişti; halbuki onlar ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş, bilmediğini sana öğretmiştir. Sana Allah’ın lutfu gerçekten büyük olmuştur.” (Nisâ Suresi,4/113.)

“Bu âyette dört önemli bilgi ve hüküm vardır:  a) Yukarıda açıklandığı üzere dinin tebliği yani doğru olarak ümmete ulaştırılması, öğretilmesi ve hayatlarında uygulanması konusunda–ilâhî koruma altında bulunan– Hz. Peygamber yanılmaz. Bu konuda onu yanıltmak isteyenler ve bu mânada ona zarar vermek isteyenler ancak kendilerine zarar vermiş ve kendileri yanılmış olurlar.  b) Allah Teâlâ ona kitabı ve hikmeti göndermiştir. Kitap da hikmet de onun kendinden, beşerî bilgi kaynağından değil, Allah’tandır. Kitaptan maksadın Kur’an olduğunda ittifak vardır. Hikmet ise birden fazla mâna verilerek açıklanmıştır: 1. Kur’an’ın ahkâm âyetleri dışında kalan, din ve dünya için faydalı bilgiler getiren kısmıdır. 2. Sünnettir. 3. Vahyi anlama ve uygulama kabiliyetidir. 4. Hz. Peygamber’e mahsus zihnî yapı ve tefekkür kabiliyetidir (ayrıca bk. Bakara 2/269).   c) Hz. Peygamber vahiy gelmeden önce gerek din ve gerekse dünyanın geçmişi, o günü ve geleceği konusunda bilmediği bazı şeyleri sonradan vahiy yoluyla Allah’tan öğrenmiştir.  d) Başta kitap ve hikmet nimeti olmak üzere Allah Teâlâ, sevgili peygamberine büyük lutuflarda bulunmuş, müstesna özellikler bahşetmiştir. Bunların bir kısmından onun ümmeti ve bütün insanlık da istifade etmiştir, etmektedir, edecektir.”  (Diyanet, Kur’an Yolu, II/141.)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nûr,24/21.)

Peygamberi bile yanıltmaya kalkışan olduktan sonra Müslümanları yanıltmaya azimle çalışan bâtıl cephesi boş durmamaktadır. Ama yine de imtihanda başarılı olacaksak bu Allah’ın lütfu, rahmeti ve yardımı sayesinde olacaktır.

Dünyada kul imtihandadır. İmtihanda başarının önemli iki engeli nefis ve şeytandır. Dinin irşadı, verdiği bilgi ve eğitim bu iki engele karşı çok önemli bir ilâhî yardımdır. Bu yardımdan mahrum olanların, daha doğrusu bilgi ve akıllarını gerektiği gibi kullanmayarak, iman edip ilâhî irşada kulak vermeyerek kendilerini bu yardımdan mahrum bırakanların temiz bir defterle (iyi bir imtihan kâğıdı) dünya hayatını noktalamaları imkânsız gibidir. Allah’ın, kullarını mânen temizleyen bir büyük lutfu da hayat boyunca tövbe kapısını açık tutması, tövbe edenleri bağışlaması, tövbekârlara temiz ve beyaz bir defter açmasıdır. (Bk. Kur’an Yolu, IV/63.)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Mâide,5/105.)

Allah’ın lütfu, rahmeti ve yardımı sayesinde imanınızda sebât ediyorsunuz, siz doğru yolda olup olmadığınızı kontrol edin. Eğer doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez, sadece kendileri korkunç sapıklıklarına devam etmiş olurlar.

لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يم

“Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka verilmesini yahut bir iyilik yapılmasını ya da insanların arasının düzeltilmesini isteyenler müstesnadır. Kim Allah’ın rızâsını elde etmek için bunu yaparsa biz ona ileride büyük bir karşılık vereceğiz.” (Nisâ Suresi,4/114.)

Birkaç kişinin gizli olarak toplanıp konuşmaları veya başkalarının yanında bir tarafa çekilerek aralarında söyleşmeleri, fısıldaşmaları genellikle bunu gören, haber alan kimselerin tecessüslerini tahrik etmekte, meraklarını harekete geçirmekte, şüphe ve töhmetlerini celbetmektedir. Gerçekten de insanların içinde açıkça konuşulmayan konuların gizlenecek bir yönü olduğu ortadadır ve bunu açıklamak çoğu defa insanların hayrına değildir. Bu sebeple âyetler (Mücâdele 58/8-9, 12; Tâhâ 20/62; Tevbe 9/78) ve hadisler (Buhârî, “İsti’zân”, 47; Müslim, “Selâm”, 37-38) gizli görüşmeleri hoş görmemiş, gerektiren istisnalar dışında müminlerin açıklığı tercih etmelerini, içlerinin ve dışlarının bir olmasını; kitap, sünnet, yöneticiler ve halk karşısında ihlâslı olmalarını, içtenlikle davranmalarını, ikiyüzlülükten uzak durmalarını istemiştir. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/141-142.) Bu prensibin hikmeti; müslüman toplumda “hizipleşmenin” oluşmaması, nifâkın alan bulamaması ve çeşitli grupların, düşünce ve problemleriyle ya da fikir ve amaçlarıyla bütünden ayrılmamalarıdır.

Takvâ sahibi iyiliksever kişilerden oluşan bir grubun, ayette sayılan  işlerden birini yerine getirmek için bir araya gelmesi ve gizlice bir işi yapmak üzere anlaşmaları, fısıldaşma ve gizli buluşma değildir. İyiliksever bir insanın, kendisi gibi iyiliksever insanlara gizlice bildiği ya da düşündüğü bir iyiliği yapmalarını emretmesi, görünürde gizli fısıldaşmaya benzemesine rağmen, “emr” olarak isimlendirilmesi bu yüzdendir.

Ayette câiz görülen gizli görüşmelere, fısıldaşmalara konu olabilecek üç istisnadan (sadaka, bir iyilik yapılması, insanların arasının düzeltilmesini istemek) söz edilmiş ve bunların kulluk yönünden işe yaraması, ecre lâyık olması da bir şarta yani ihlâsa, Allah rızâsı için olmasına bağlanmıştır. Tevhîd’in ve vahdet’in yara aldığı, fitnenin yoğunlaştığı, güvenin zayıfladığı ve kardeşler arasında sevginin cılızlaştığı zamanlarda ayetin bu önemli emri unutulmamalıdır.

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً۟

“Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resûlullah’a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimseyi saptığı yönde bırakırız ve onu cehenneme atarız. Orası varılacak ne kötü bir yerdir!” (Nisâ Suresi,4/115.)

Mü’min Allah’ın lutfettiği hidayet ve sırat-ı müstakim üzere olmanın kıymetini bilen insandır. Mü’min hakk dışında bir başka yol arayışına giremez onu derdi dosdoğru yol olan sırat-ı müstakim üzere takvâ bilinci ile bir hayat yaşayabilmektir. Kur’an’ı terk ederek Allah’a ve Resulüne hainlik edemez. Mü’min bilir ki, Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır.

فَذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ

“İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?” (Yûnus,10/32.)

“Resûlullah’a karşı çıkmak, muhalefet etmek ve müminlerin yolundan başka bir yol tutmak”, cehenneme girme cezasını gerektirecek kadar ağır bir günahtır, sapkın bir inanış ve davranış biçimidir. Ancak bu inanış ve davranışın cezayı gerektirebilmesi için önemli bir şart öngörülmüştür: “Yolun doğrusu kendine apaçık belli olmak.” Yükümlü kişiye doğrunun apaçık belli olması biri genel diğeri özel olmak üzere iki şekilde gerçekleşmektedir. Genel olanı İslâm’ın tebliğ edilmesi ve insanlara, bunun doğru bir yol olduğunu anlayacak kadar aklın verilmiş bulunması; özel olanı ise her bir yükümlünün bizzat İslâm’ı öğrenme ve üzerinde akıl yorma, delilleri değerlendirme ve onun hak din olduğuna kanaat getirme imkân ve fırsatına sahip bulunmasıdır. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/141-145.)

لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ

“Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın.” (Enfâl,8/42.)

Rast gele değil, günü kurtarmak ya da bir menfaat için değil… Aleyhinde delil, ayet ve ibret gördükten sonra küfre­decek olanın küfretmesi, gördüğü ayet ve ibretten sonra iman edecek olanın iman etmesi içindir. Yani ayete göre, helâk olan, bâtıla uymakla helâki hak ettiğini gösteren açık bir delile göre helâk olsun; hakka tâbi olmakla hayatta kalmayı, ebedî hayat ve kurtuluşu hak eden de açık bir delile göre bilinçli bir şekilde hak etsin. Her iki durumda da cehalet istenmemektedir. Hakk  olan İslam’ın savunması için de bâtıl için de delil ve bilinçli olması bildirilmektedir. Bu netlik ve açıklık aynı zaman da nifâkın da önüne geçecektir.

“Din ve dini oluşturan inanç, hükümler ve davranışlar” anlamında “Müminlerin yolundan ayrılma” eylemine bir de sosyal, kültürel, siyasî, bilimsel ve teknolojik boyutuyla bakmak gerekmektedir. İslâm’ın, tâbilerini birlik ve beraberliğe çağırdığında şüphe yoktur. (Kur’an Yolu, II/141-145.) Mü’minler Allah’ın kendilerine emrettiği tevhid’i ve vahdeti koruyacaklardır. Allah’ın ipi olan Kur’an’a sımsıkı sarılıp, bölünüp, parçalanmayacaklardır. (Âli İmrân,3/103.) Eğer, Allah’a ve Resûl’üne itaat etmeyip ve birbiri ile çekişirlerse, gevşeyeceklerini ve güçlerinin, devletlerinin elden gideceğini bilirler. (Enfâl,8/46.) 

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır.” (Nisâ Suresi,4/116.)

Allah Teâlâ’nın günahları bağışlamakla ilgili âdeti, kanunu bu sûrenin 48. âyetinde Ehl-i kitaba hitaben ifade edilmişti. Burada ise Allah’a şirk koşanların bağışlanmayacağı bildirilmektedir. Bu sûrenin 137 ve 168-169. âyetlerinde müşriklerin dışındaki gayri müslimlerden olup iman esaslarını inkâr edenler, küfürde ileri gidip zulme sapanlar da “bağışlanmayanlar” çerçevesine alınmış, bütün bunların gidecekleri yerin cehennem olduğu bildirilmiştir. Ehl-i kitap’tan olduğu halde inancında şirk unsuru bulunan, meselâ Allah’ı bir değil üç, üçten biri olarak bilen kimselerin kâfir oldukları ise bir başka âyette açıklanmıştır (Mâide 5/73). (Kur’an Yolu, II/147.)

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا

Kur‘an'da “Allah'a ibadet edin, ona hiçbir şeyi eş koşmayın.” (Nisâ,4/36) diye buyurulurken, açıkça tövbe edip dönmedikçe Allah'ın asla affetmeyeceği bildirilir. Allah'ın birliğine hüküm ve hâkimiyetine karşı başka kavram ve kuralları öne çıkarmak şirktir. Her şirkte ise, açık veya gizli bir putperestlik çeşidi vardır.[2] Puta tapan aslında şeytana tapmakta, ona itaat etmektedir. Çünkü putların insanları etkileme güçleri yoktur, etkileyenlerin başında Allah’ın buyruğuna karşı gelen şeytan vardır.

Şirk yani Allah’a ortak koşma; Arap cahiliyesinde ve diğer eski cahiliyelerde görülen; açıkça Allah’la beraber başka ilahlar edinmek şeklinde gerçekleşebildiği gibi, yüce Allah’ı ilahlığın özelliklerinde birlememek ve bu özellikleri bazı insanlara tanımak şeklinde de gerçekleşebilir.

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَاباً مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهاً وَاحِداً لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Kur’an-ı Kerim’in “Hahamlarını ve papazların Allah’tan başka rabler edindiler.” (Tevbe, 9/31) dediği yahudi ve hıristiyanların şirki bu tür bir şirktir. Onlar, hahamlarına ve papazlarına Allah’la birlikte ibadet emiyorlardı. Sadece Allah’ın dışında onlara kanun koyma hakkını tanıyorlar, kendilerine haram-helal belirliyor ve helâlı harâm, harâmı da helâl yapıyorlardı.  (Tirmizî, Tefsîru Sûre, 10, H.No:3095.)[3]  İlahlığın başta gelen özelliklerinden birini onlara vermişlerdi. Böylece şirk sıfatını hak etmişlerdi. Bu yüzden onlar hakkında, emredildikleri tevhide muhalefet ettiler denmişti. “Oysa bir tek ilaha kulluk etmekten başka bir şeyle emr olunmamışlardı.” (Beyyine, 98/5)

Allah tarafından şiddetle yasaklanmasına rağmen her çağda işlenen en popüler ve en sinsi suçlardan birisi şirktir. Şirk aynı zamanda insanları kendi aralarında sınıflaştırmanın, insanı kendine ve her şeye karşı yabancılaştırmanın ve insanı, insana ezdirmenin en kolay yoludur. Çok büyük bir zulüm olan şirk, bireyin kendisi gibi diğer bireylere kulluk ettiği inancın ve sömürü sisteminin adıdır.

وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ ﴿١٣﴾

“ Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.” (Lokmân,31/13)

Allah (cc), Müslümanları şirkten men etmiş (Nisa,4/36; En’am,6/14; Yunus,10/105; Kasas,28/87; Rum,30/31.), müşriklerin pislik olduğunu (Tevbe, 9/28.), onlardan yüz çevirmemiz gerektiğini söylemiş (En’am,6/106; Hicr,15/94.) ve Peygamberimiz (sav)’e hitaben bizlere şöyle öğüt vermiştir:

وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ 

“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer,39/65)

Kişinin “imanı”nı elinden alan, yaptığı bütün iyiliklerin boşa çıkmasına sebep olan ve ebedi kurtuluş ümidini söndüren bu sapmadan korunmak insanın bir numaralı görevidir.

Kur’an-ı Kerim’de Müşrikler; Allah’tan başka ilâh uyduran (Bakara, 2/165; En’am, 6/150; İsra, 17/39.), Allah’a benzerler icat eden (Nahl, 16/74; Şuara, 26/98.), Allah’a oğullar ve kızlar uyduran (Nisa, 4/117; Meryem, 19/88-93.), Allah’a cinleri yardımcı kılan (En’am, 6/100; Kehf, 18/51-52; Saffat, 37/158,164.), dinlerini parça parça eden (Rum, 30/32.) , Allah ile kendi aralarında şefaatçi kabul eden (En’am, 6/94; Ra’d, 13/33; Zümer, 39/3, 43-44.), putlardan yardım bekleyen (Ra’d, 13/14; Yasin, 36/75.), Allah’ı, ayetlerini ve ahireti yalanlayan (Nisa, 4/137; A’raf, 7/37; Ra’d, 13/5; İsra, 17/98; Ğaşiye, 88/23.), peygamberlere ve meleklere düşman olan (Bakara, 2/98; Hac, 22/44.), helali haram, haramı helal kılan (Maide, 5/103.) , Allah ve Rasülünü çirkin iftiralarıyla inciten (Ahzab, 33/57.), haksız yere mal gasbeden (Bakara2/160-161.), zalim (Kaf, 50/24-25.), yalancı (İnşikak, 84/22), hain (Hac. 22/38.), ahde vefa göstermeyen (Tevbe, 9/12.) ve bile bile hakka kulak tıkayan (Bakara, 2/19.) kimseler olarak anlatılmaktadır.

اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثاًۚ وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَاناً مَر۪يداًۙ

“Onlar Allah’ı bırakıp ancak birtakım dişi putlardan medet umuyorlar; başkasından değil, isyankâr şeytandan dilekte bulunuyorlar.” (Nisâ Suresi,4/117.)

Allah tarafından şiddetle yasaklanmasına rağmen her çağda işlenen en popüler ve en sinsi suçlardan birisi şirktir. Şirk, tarih boyunca insanların mensup olduğu bir din türüdür.

Hiç kimse Şeytan'ın önünde eğilerek ibadet yapmaz, fakat kendisini tamamen ona teslim eden ve onun saptırdığı her yerde onu takip eden kişi, ona ibadet ediyor demektir. Buradan da anlaşılacağı üzere kim bir başkasına körü körüne itaat ederse, gerçekte ona ibadet ediyor demektir. (Tefhîm’den nakille)

Müşrikler, -eski düşmanları- şeytana yalvarıyorlar. Ondan ilham alıyorlar. Bu sapıklıklarından dolayı ondan destek istiyorlar. Oysa bu şeytanı, yüce Allah lanetlemiştir. “Şeytan hakkında, “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler” diye yazılmıştır.” (Hacc,22/4.) Şeytan da ademoğullarının bir bölümünü saptırmak istediğini (A'raf,7/16,17.) boş mutluluklardan ve sonuçta cezadan kurtarmaktan söz edip, azgınlık yolunda yalancı kuruntularla oyalayacağını, onları kuruntulara sokacağını (Nisa,4/119.), yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğini (Hicr,15/39.) açıkça söylemiştir. Ayrıca insanları çirkin davranışları süslü göstermek suretiyle (En’âm,6/43; Nahl,16/63.), akıl almaz tapınmalar uydurmaya sürükleyeceğini açıklamıştı.
Kur'an en popüler ve en sinsi suçlardan birisi olan şirk suçunu sık sık vurgular. Çünkü Allah'a şirk koşmayı, dünyadaki tüm kötülüklerin kökeni olarak kabul eder. Bu nedenle Allah'a bağlılıkta, itaatte veya ibadette ortak koşmak üzere, bir kişinin, bir kavmin veya bir taşın putlaştırılmasına izin vermez. Bu yüzden, Allah'ı tüm insanlığın ve hayatın devamını sağlayan, her şeyin yaratıcısı olarak kabul eden insanları, yalnızca kendine boyun eğmeye davet eder.

Allah’tan başka hiçbir varlık, kendisine tapanlara bir fayda sağlayamaz, onlara yönelen bir kötülüğü engelleyemez; aksine tapanlar taptıklarına birtakım özellikler verir, menfaatler sağlarlar. Bu bakımdan “Allah’tan başka bir varlığın tanrı kabul edildiği” hiçbir din farklı ve müstesna değildir hepsi Hakk’tan uzak bir sapkınlıktır. Hepsi bilerek ya da bilmeyerek şeytana kulluk etmektedirler.

Rabbimizin haber verdiğine göre o gün ki müşrikler kendi uydurdukları, dişi isim verdikleri güya dişi putlardan (Lât, Uzzâ ve Menât) medet umuyorlardı. Yine müşrikler, melekleri Allah’ın kız çocukları –haşa- olarak iftira etmişlerdi. (Saffat, 37/150-157; İsrâ,17/40.) Gariptir bugün de Batılılar kasırgalara kadın isimleri veriyor.  İlk olarak 19. yüzyılın sonlarına doğru Avustralyalı bir meteorolog, kasırgalara kadın isimleri vermeye başladı. Bu fikri benimseyen Amerika Ulusal Kasırga Merkezi, 1953 yılından itibaren uygulamayı resmen yürürlüğe koydu. Bugün de Amerika’da kasırgalara kadın ismi verilmektedir.

لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يباً مَفْرُوضاًۙ
وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ

﴾118-119﴿ “Allah şeytanı lânetlemiştir, o da "Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler" demiştir. Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur.” (Nisâ Suresi,4/118-119.)

Mü’minler Allah’ı velî edinirler, Allah tarafından lânetlenmiş, huzurundan kovulmuş ve rahmetinden mahrum kılınmış olan şeytanı ya da şeytana kulluk edenleri velî edinemezler.

İnsanlık tarihi itibariyle, insan şeytan mücadelesi, her zaman güncelliğini korumuştur. Söz konusu âyetleri tahlil ettiğimizde, Allah ve Peygamberin istemediği her fiil ve davranış şeytanın bir ürünü olarak görülür. Buna göre insanlığın zararına olan her şeyin altında şeytan bulunur. Diğer bir ifade ile, her kötülüğün kaynağı şeytan ve onun neslidir.

Kur’ân’da şeytanın etkisi olarak belirtilen bazı vasıflar zikredilir. Bunlar; kendi yaptığını hatasız kabul etme,(Enfâl,8/48.) başkasını hakir görme, (Nisâ,4/119.) gurur ve kibirli olmak, (Nisâ,4/120.) haram yemek, (Bakara,2/168.) şeytâni güçlerden yardım bekleme, (Enfâl,8/48) yalan ve iftirayı normal sayma, (Nûr,24/21.) dünyayı ve dünya menfaatini Allah’ın emrine tercih etme olarak sıralanabilir.

“Kur’an’ın şeytan’a yüklediği temel nitelikler onu karşımıza kötülüğün temsilcisi olarak çıkarır. Onun bütün varlığı insanların sürekli kötülük peşinde koşan tarafınca temsil edilmektedir. İnsanın kalbinde ve zihninde onu dinlemeyen, sürekli çatışma halinde tutan, zihnini ve kalbini hiçbir zaman sükûnete erdirmeyen şeytan; insanın içindeki ikinci bir kişi gibi hareket etmekte, onu vesveseleriyle ele geçirmeye çalışmaktadır. Başka bir ifadeyle insanın içine girmektedir. Sürekli kötülükler peşinde koşan ve ele geçirdiği insanı bu yönde kodlayan şeytani tarafın mutlak egemenliğiyle insan bütünüyle şeytanlaşabilmektedir. Kur’an bu tipleri insan şeytanlar olarak deşifre etmektedir.(En’âm,6/112.) 

İnsandaki şeytanı aktif hale getiren ondaki irade zayıflığı, ümitsizlik, ne yapacağını bilemeyiş, kararsızlık ve şüphe halidir. İnsandaki bu zihin halleri aktif olduğu anda insanın yaptığı eylemler ve hareketler birer şeytan işine dönüşmektedir.” [4]

Şeytan (insanın şer tarafı) gücünü yine insanın zaafiyetinden alır. Yani insanın kendi zaaf ve yanlışlarını onu hâkimiyetine almak için büyük bir tecrübe ve profesyonellikle yine kendisine karşı kullanır. Şeytanın müstakil bir gücü/hâkimiyeti yoktur sadece aldanmayı kabul edenleri aldatabilir.  Yani şeytanın müşterisi aslında kendisine yakın olandır. O bütün insanları değil, ancak belli bir kısmını etki altına alabilir. Allah Teâlâ şeytana, kullarını saptırmak için çabalama hürriyeti vermiştir. Ancak onun, kullar üzerinde cebredici bir etkisi yoktur. Rabbine samimiyetle kulluk eden müminlerin şeytandan yana bir korkuları olamaz (Hicr 15/40; Sâd 38/83). “Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!” (İsrâ,17/65.)

يَعِدُهُمْ وَيُمَنّ۪يهِمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصاً

﴾120﴿ “Şeytan onlara durmadan vaad eder, boş ümitler verir. Şeytanın onlara söz vermesi aldatmadan başka bir şey değildir.” (Nisâ Suresi,4/120.)

﴾121﴿ “İşte onların yeri cehennemdir, ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.” (Nisâ Suresi,4/121.)

İnsanlığın atasına ve nesline düşman olan şeytan insanları kandırmak için yalan sözlerle vaatte bulunmaktadır. Bu sözlerinin başında ahiretteki hesap ve kıyametin yokluğu, dünyanın sürekliliği ve yaşanılacak yer olması, eski yanlış inançların doğruluğu, elde edilen dünya nimetlerinin sürekliliği gibi konulardır. Şeytan yasakları güzel gösterir. (Enfal,8/48.) Böylelikle doğru ve iyi olanların yapılması engellenmiş olur. Şeytanın insanı etkileme yolarından biri diğeri güzel şeyleri ve Allah’ı unutturmasıdır. (Mücadele,58/19.)

Allah tarafından kovulmuş (Nahl,16/98.) ve lanetlenmiş (Hicr,15/34-35.) şeytan, imanı zayıf, ibadeti eksik, bu sebeple aklı ve iradesi yalnız, desteksiz ve zayıf kalmış insanları doğrudan, iyiden, haktan saptırmaya çalışır, onları olmayacak kuruntularla, tatlı hayallerle oyalar, aldatır; iyi davranışlardan, faydalı uğraşlardan alıkoyar. Şeytanın en güçlü olduğu an ise, insanın en zayıf olup Allah’tan uzaklaştığı ana denk düşer. İnsan için asıl tehlike, bu zayıflığın yarattığı zihinsel karmaşa karşısında gerçek ile sahte olan arasında yapamadığı ayrımın, onu uçuruma sürüklemesidir.

Şeytan ve milislerinin görevi, insanları dünya ve ahiretlerini kaybettirmeleridir. Bunun için gerekli ortam onlar tarafından hazır hale getirilir. Zirâ dünyada inançsızlığın yayılması şeytana uyma ile olur. Şeytanın hiçbir faydalı yönü yoktur. Her yaptırdığı işin altında bir hinlik ve bâtılın farklı bir rengi bulunur. Allah’ın tavsiyelerine uyulmayan insanları yoldan çıkarması onun için çok kolaydır.

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاء رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

“İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.” (En’âm,6/112.)

وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Ne zaman şeytandan kötü bir düşünce seni dürterse, Allah’a sığın…”.( A’raf 7/200.)

Zaten Rabbimiz, şeytan ve şeytanımsıların şerlerinden Allah’a sığınılmasını istemektedir. (Örneğin Felak ve Nas Sûreleri).

إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً

Ayrıca rahmân ve rahîm olan mevlâmız büyük bir lütufla mümin kullarını, insana vesvese vermek üzere hem cinden hem de insandan olan şeytanlara karşı koruyup kolladığını söylemektedir.  “Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!”  (İsra,17/65.)

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ ق۪يلاً

“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah bunu hak bir söz olarak vaad etti. Söz bakımından Allah’tan daha doğru kim olabilir!” (Nisâ Suresi,4/122.)

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a İman edip dünya ve âhiret için, Allah’ın sevdiği, râzı olduğu ve yapan kişiyi cennete götürecek olan (Sebe,34/37.) imanın ete-kemiğe bürünmüş hali olan her türlü niyet, söz, fiil ile sâlih/yararlı işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağını hak bir söz olarak vaad etmiştir. 

لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ وَلَٓا اَمَانِيِّ اَهْلِ الْكِتَابِۜ مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً يُجْزَ بِه۪ۙ وَلَا يَجِدْ لَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَق۪يراً

﴾123﴿ “Ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i kitabın kuruntuları... Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah’tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamaz.” (Nisâ Suresi,4/123.)

﴾124﴿ “Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisâ Suresi,4/124.)
Yahudi ve hıristiyanlar “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” (Maide,5/18) diyorlardı. “Sayılı günlerden başka katiyen bize ateş dokunmayacak.” (Bakara,2/80) iddiasında bulunuyorlardı. Yahudiler, “Allah’ın seçtiği halk olduklarını” da iddia ediyorlardı.

Bazı Ehl-i kitap gruplarıyla bir kısım müslümanlar veya müşrik Araplar, boş kuruntulara, delilsiz, dayanaksız kanaatlere kapılarak Allah’ın kendilerine farklı muamele edeceğini, günah işleseler bile âhirette cezalandırmayacağını iddia etmişlerdir. Âyetler bu gibi boş sözleri ve kuruntuları reddettikten sonra şu evrensel kanunu ilân etmektedir: Dünya hayatında sa‘y (emek, çaba, eser) kanunu geçerlidir. Kötülük eden cezasını görür, hakça bir düzende kimse onu koruyamaz. Mümin olup iyi işler yapan, güzel davranışlarda bulunanlar da, cinsiyetleri ne olursa olsun cennete girerler, kendi seçimleri ve eserleri olmayan farklılıklardan dolayı zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/149-150.)

Mü’min, iman eden, bâtılı reddeden, tevhîdi ve vahdeti koruyan, şeytana değil, rahmâna kulluk eden ve rahmâna kulak veren, imanını ibadetlerle, iyi ve güzel işlerle güçlendiren kimsedir. Rabbimiz bu kalitede bir hayat yaşayan Mü’minlere dünyada ve âhirette mükafat vaat etmiştir. Bu müminler, zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklarına iman ederler.

Ayet, “Ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i kitabın kuruntuları...” derken bugün hakkı tekeline alan, kendinden başka herkesi bâtıl olarak tanımlayan kimseler ne düşünmektedirler acaba?

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً

“İşini güzel yaparak kendini Allah’a veren ve İbrâhim’in, Allah’ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden kimin dini daha güzel olabilir! Ve Allah İbrâhim’i dost edinmiştir.” (Nisâ Suresi,4/125.)

Ayet, tüm insanları bir tek kritere döndürüyor. Allah’a güzellikle teslim olmaktan, Allah’ın dost edindiği İbrahim’in yolu olan İslâm’a uymaktan ibarettir bu kriter. Yaratılmış bir kul olarak icat çıkarmadan Allah’ın gönderdiği ve razı olduğu standartlarda Müslüman olmak…

Ayetteki “ihsân” kavramına baktığımızda, günlük işlerden ibadetlere kadar uzanan ve çeşitlenen iş ve davranışlarımızın tümünde aranan seviye ve kaliteyi dinimiz  “ihsân” terimiyle ifadelendirmiştir.   İhsan, iyiliği iyi yapmak, güzel yapmak, kaliteli ve seviyeli yapmak, günümüzün moda ifadesiyle söyleyecek olursak, standartlara uygun olarak yapmak anlamına gelmektedir. Bir başka ifade ile ihsan kalitesi, "her şeyi kendine has özellikleri içinde en güzel yapmak olarak tanımlanabilir. "Rasûlullah sallellahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İhsan; Allah’ı görür gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu göremiyorsan O, seni görür.” (Müslim, Zikr 37) "Allah, her konuda ihsan'ı (herşeye güzel davranılmasını) emretmiştir. (Müslim, Sayd 57.)

إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman inananların sözü ancak işittik ve itâat ettik' demeleridir (Başka bir şey demeleri, itiraz etmeleri imanla bağdaşmaz). İşte umduklarına erenler bunlardır'' (en-Nur, 24/51).

İşte insanlar, Rablerine karşı “işittik ve itâat ettik” demek yerine, yaratılmış olan kul kendisinin böyle bir yetkisi olmamasına rağmen, yaradan Allah’ın mülkünde yine yaradan Allah’a rağmen tanımlamalar yapmaya çalışmaktadır. “İşittik ve itâat ettik” yerine isyan eden bu tip yeryüzünü kaosa sürüklemiş ve zulme boğmuştur.

Her dinin, her ideolojinin mensubu kendine ait olanın diğerinden üstün ve güzel olduğunu iddia eder.

فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

“(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.” (Mü’minûn,23/53.)

Ama bu tanımlamaların hiçbir değeri yoktur. Şurası bir gerçektir ki, mutlak manâda hükmetme yetkisi sadece Allah’a aittir. (A’raf,7/54.)

Bu dünya da (kâinatta) ve ahirette hüküm yalnız Allah’ındır. "Yalnız Allah'ındır" (Yûsuf,12/40, 67); ''Hüküm O'nundur" (Kasas; 28/70, 88); ''Artık hüküm yüce ve büyük Allah'ındır" (Mü'min, 40/12); "Hüküm vermek Allah'a âittir" (Şûrâ,47/10), "Hüküm veren Allah'tır"(Ra'd, 17/41); "Hüküm vermek yalnız Allah'a âittir'' (En'âm, 6/57); "Doğrusu hüküm yalnız O'nundur" (En'âm, 6/62.)

Hükmü Allah verecek ve iman edip, imanına şirk, küfür, nifak, riya karıştırmayıp  işini güzel yapanları Allah bilmektedir. Zaten, "İyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" (el-Mâide, 5/50).

الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ

“İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.” (En’âm,6/82.)

Rabbimiz Kur’an’da kulları ne yaparlarsa onları sevip razı olacağını ve ne yapmamaları gerektiğini genişçe haber vermiştir.

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطاً۟

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah her şeyi kuşatmaktadır.” (Nisâ Suresi,4/126.)

Göklerde ve yerde var olan her şey Allah'ın olduğuna göre, insan için en iyi şey kendi bağımsızlığını tamamen O'na teslim etmesi ve hiç karşı koymaksızın O'na itaat etmesidir. Eğer insan kendi isteğiyle O'nun kulu olmayı seçer ve O'na karşı hiçbir asilik göstermeksizin itaat ederse, o zaman tabiat ve fıtrata yaklaşmış olur.

İslam dini, Allah’tan başka rabler edinmeden, dini yalnız Allah’a has kılarak kulluğu/ibadet etmeyi ve O’nun rızasına uygun olarak insanlığa hizmet etmeyi esas alır. İnsanı kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah'a kul olmaya yöneltir.

Kur’an-ı Kerim’de, yüce Allah’ın ilahlıkta birlenmesi (tevhîd) söz konusu edildiği zaman çoğu kere beraberinde mülkiyet, egemenlik, otorite ve erişilmez gücü bakımından da belirlenmesi söz konusu olabilir. Çünkü İslâm’ın öngördüğü tevhîd, sırf yüce Allah’ın zatının belirlenmesi anlamında değildir. Aktif bir tevhittir İslâm’ın öngördüğü tevhid. İnsanın göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyin Allah’a ait olduğunu, onun her şeyi kuşattığını ve hiçbir şeyin onun bilgisinden otoritesinden hariç olmadığını düşünmesi, yüce Allah’ı uluhiyet ve ibadette birlemesine, hayat metoduna uymak ve emrini uygulamak suretiyle hoşnutluğunu kazanmak için çabalamasına neden olacaktır. Evet her şey onun mülküdür. Her şey onun denetimindedir. Ve o her şeyi kuşatmıştır.

İslâm’a göre, göklerde ve yeryüzünde bulunanlar Allah’ındır. O, her şeyin sahibidir. Her şeyi kuşatmıştır. Her şeyin üzerinde egemendir. Ancak bu düşüncenin gölgesinde vicdanlar doğrulur, davranışlar ve hayat ıslah olur.



 <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 08.12.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları




[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] Daha geniş bilgi için bkz. Hasan Tahsin FEYİZLİ, Kur’an Perspektifinden Put Edinme ve Putlaş(tır)ma Psikolojisi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2015/1, Sayı:21,s.299.
[3] «أَمَا إِنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا يَعْبُدُونَهُمْ، وَلَكِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا أَحَلُّوا لَهُمْ شَيْئًا اسْتَحَلُّوهُ، وَإِذَا حَرَّمُوا عَلَيْهِمْ شَيْئًا حَرَّمُوهُ»
[4] Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Dinsel ve Mitolojik Yönleriyle Cin Ve Şeytan Algımız, Kelam Araştırmaları 10:2 (2012), s.25.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı