4 Aralık 2017 Pazartesi

SA5270/KY57-AHCZD62: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 25: Nisâ (95-110)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


NİSÂ SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (95-110. Ayetler)[1]

لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُـلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْراً عَظِيماً

“Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekte olanlara eşit olamazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah bütün müminlere güzel gelecek vaad etmiştir, ama mücahidleri, çok büyük bir karşılıkla oturanlardan üstün kılmıştır.” (Nisâ Suresi,4/95.)

Kur'an bu ayeti ile mal ve canla cihad sorumluluğunu yerine getirmede baş gösteren gevşeklik gibi özel bir durumu tedavi etmektedir. Ayette sözü edilen "oturanların" cihad görevini ağırdan alan münafıklar olmadığını anlıyoruz. Bunlar müslüman safta yer alan salih ve samimi bir gruptur. Ancak bu yönleri eksiktir. İşte Kur'an bu eksikliklerini gidermeleri bundan beklenen iyilikler ve arzuların cihada koşmakla gerçekleşeceği konusunda onları teşvik etmektedir.(Fî Zilâl’den nakille..)

Bedir Gazasına gitmeyen bir topluluğun yaptığı gibi müminlerden cihada katılmayıp evlerinde, yurtlarında oturanlar ile zalimlerin tecavüzünü engelle­mek, hakkı hakim kılıp onu savunmak suretiyle Allah'ın rızasını kazanmak için mallarını ve canlarını O'nun yolunda feda ederek cihad edenler bir ve eşit olamazlar.

Ancak Allah Teâlâ, cihad farizası yükümlülüğünden özür sahiplerini istis­na etmiştir. Özür sahipleri körlük, topallık gibi hastalığı bulunanlardır. “Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir.)[2]” (Fetih,48/17; Nûr,24/61.)  Bu du­rum, cihadı terk etmeyi mubah kılıcı bir özürü bulunanlar için, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerle aynı olmaktan bir çıkış yolu olmaktadır. O sebeple bunlar, güçleri bulunsa cihad etmeye gönülden niyet ettikleri için kı­nanmaz ve azarlanmazlar.

Allah Teâlâ cihad edene de, cihadı temenni etmekle (Müslim, İmâre 103, Buhâri, Cihad 7.) birlikte bir özrü veya aciz­liği sebebiyle cihaddan geri kalıp oturana da, her iki zümrenin de imanı kâmil, ni­yet ve ameli halis olduğu için hüsnâyı, yani cenneti ve bol mükâfat vaad etmiştir.

Yüce Allah, kötülüğün her zaman kendini beğendiğini adil olmasının mümkün olmadığını ve -iyilik ne kadar barışçı yollara başvursa da- iyiliğin gelişmesine müsaade etmesinin söz konusu olmadığını biliyordu, kuşkusuz. Çünkü iyiliğin sırf gelişmesi bile kötülük için tehlikedir. Hakkın varlığı, bâtıl için tehlike oluşturmağa yeterlidir. Öyleyse bâtılın/kötülüğün saldırganlığa başvurması zorunludur. Batılın kendini korumak için, hakkı yok etmeye ve güç kullanarak boğmaya çalışması kaçınılmazdır. 

Bu yüzden cihad kaçınılmazdır. Her şekliyle zorunludur. Silahlanmış/gelişmiş kötülüğe, silahlanmış/gelişmiş iyilikle, karşı koymak şarttır. “Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin.” (Tevbe,9/14.)[3] Sayı çokluğundan ibaret, zırhına bürünen bâtılı, hazırlık kılıcını kuşanmış hak ile karşılamak zorunludur. “Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş.” (Enbiyâ,21/18.)[4] Cihâd onun için hep var olacaktır ve Müslümanlar da düşmanlara karşı gücü yettiği kadar kuvvet hazır edip (Enfâl,8/60.)[5] tedbirlerini alıp, gerekli hazırlıkları yapıp hep hazır konumda bulunacaklardır. (Nisâ,4/71.)[6]
Nisâ 71 ve Enfâl 60. ayetler bize bugün aynı zamanda "Şu kadar asker sayımız var bak biz güçlüyüz" yerine "Şu kadar çok teknolojimiz var bunu dünyada yapan ilk biziz" demeyi de hatırlatmaktadır. Çünkü günümüzün savaşları insan gücünden daha çok teknoloji ile yapılmaktadır.

Yüce Allah'ın mü'minlerden istediği ve canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığı gibi[7] malları ve canları feda etmek zorunludur. Bundan sonra ya onlara galibiyet/zafer takdir eder ya da şehitlik. (Tevbe,9/52.)[8] Bu, yüce Allah'ın bileceği bir iştir. Özünde, hep hikmetini barındıran O'nun kaderi geçerlidir. Onlara gelince; Rablerinin katındaki iki güzellikten biri onlarındır. Zamanı gelince bütün insanlar ölür. Ancak sadece şehitler, tekrar dirilip şehit olmayı ister.(Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109.)

İşgalci ve terörü hem destekleyen hem de icat ettikleri terör örgütleri (Kaide, DAİŞ, Boko Haram, Şebab, PKK, Fetö…) ile Müslüman coğrafyayı işgal için işgal aparatı kılan Batılı Devletlerin (Amerika, İngiltere, İsrail, Avrupa vb) fitne ve kaos gayretlerini dikkate almak kaydı ile, Suriye ve Irak ölçütünde olduğu gibi Müslümanlar iki terör örgütünün cenderesi içinde bırakılmış ve dünyanın en barbar işkence ve katliamlarına tabi tutulmuşlardır.  

CIA‘in ürettiği/yönettiği ve sadece Müslümanlarla savaşan ve sadece Müslüman katleden (Kaide, DAİŞ, Boko Haram, Şebab, PKK, Fetö…) gibi terör örgütleri ile hem meşru cihadı hem de vatanlarını, onur ve namuslarını korumak zorunda olan; bu terör örgütleri ile hiçbir bağı olmayan  mücahitler de, bunları desteklemek isteyenleri de vurmak istemişlerdir, ne yazık ki bunda da büyük oranda başarılı olmuşlardır.  Maalesef bugün Halep’ten Yemen’e, Gazze’den Arakan’a İslam ülkeleri ve beldeleri adeta birer Kerbelâ olmuştur. Bugün İslam coğrafyasını Kerbelâ’ya dönüştürenler, etnik, mezhep, meşrep kavgalarıyla Müslümanların arasına tefrika sokarak bunu yapıyorlar.

Tarih boyunca İslam’la bağlantılı olarak ortaya çıkan gizemli/ezoterik oluşumlar hep batıniliğe, zındıklığa ve dalalete götürmüştür. Özellikle İngilizler Sör Ahmet Han’dan Lavrens’e Kadiyanî’den Kıbrıs’a Daiş’ten Boko-harama kadar Kullanmadıkları hain ya da aptal yoktur. Bugün de başta Amerika olmak üzere masonların uyarlanmış hali olan gizemli/ezoterik oluşumlar ve batınî anlayışlar McGurk (Lavrens), FETÖ, A.O., İ.E. Hizbullah, ABD'nin emirlerini tek tek uygulayan Suud, BAE, İran ve Irak hükümetleri Bağdadi gibi pentagon uşağı gibi siyon katır birlikleri kullanılmaya devam etmektedir. Bu anlamda, ABD'nin her türlü uşağını piyasaya sürdüğünü ve  Türkiye’ye karşı büyük bir savaş sürdürüldüğünü görmekteyiz.

Durum bu minvâl üzere iken “dünyanın dört bir yanında İslâmî amaçlarla yürütülen direniş hareketleriyle ilgilenip onları elden geldiğince desteklemek cihâd ve şehâdet terbiyesinin tabiî bir gereğidir. Bu hareketleri, terör eylemi gibi görmek ve göstermek ise, tek kelime ile düşmandan yana tavır almak demektir.” [9]

دَرَجَاتٍ مِّنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةً وَكَانَ اللّهُ غَفُوراً رَّحِيماً

“O'ndan ge­len rahmet, günahların örtülmesi ve üstünlük dereceleri... Zaten Allah hep günahları örtmekte ve rahmetiyle muamele etmektedir.” (Nisâ Suresi,4/96.)

Ayetteki “dereceler” kelimesi ise Allah Teâlâ’nın mücahidlere vereceği üstünlük derecesinin bir tek dereceden ibaret olmadığını, güzel sonuçları birbirinden farklı ve üstün birçok derecenin söz konusu olduğunu ifade etmektedir. 


إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا فَأُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءتْ مَصِيراً

“Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler "Ne işte idi­niz?" dediler, "O yerde zayıf görülenlerden idik" cevabını verdiler. Melekler ise "Allah'ın arzı geniş değil iniydi, hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir!" (Nisâ Suresi,4/97.)

Bu cevapta yer alan horlanmışlığa ek olarak bir de ayıplama yer almaktadır. Bunlar Mekke ahalisinden müslüman olmuş bulunan bir topluluktu. Hic­retin farz olduğu o dönemlerde hicret etmemişlerdir.

Bu da gösteriyor ki bir kişi, bir beldede dininin şeâir ve esaslarını tatbik edemiyorsa veya başka bir beldede Allah Teâlâ'nın hukukunu daha fazla uygulayabileceğini, ibadette daha devamlı olacağını biliyorsa, hicret etmesi onun üzerine bir hak­tır.

"Kendilerine yazık etmekte iken" ölen kimseler, Mekke'den Medine'ye göç etme imkânları bulunduğu halde bunu yapmayan, Mekke müşrikleri arasında yaşamaya devam eden, bu sebeple ya tekrar küfre dönen veya dinlerini tehlikeye atanlardır. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/95.)

"Allah'ın arzı geniş değil iniydi, hicret etseydiniz ya!" Bu hüküm; ayet-i kerimenin belli bir tarihte, belli bir ortamda karşılaşılan fakat şu özel durumun sınırlarını aşıp ve kıyamete kadar sürecek olan bir hükümdür.

Ancak bugün Müslümanların coğrafyası ihanet, zulüm, adaletsizlik, kan, gözyaşı ve işgallerle hemhâldir. Müslümanlar kendi memleketlerinde eziyet ve işkence görebilmektedir. (Mısır örneği)  Ya da Suud, BAE ve diğer körfez ülkelerinde olduğu gibi fakir Müslümanlar köle olarak çalıştırılmaktadır. Afganistan ve diğer ülkelerden fakir Müslümanlar İran tarafından kiralık katil olarak Suriye, Irak ve Yemen’de kullanılmaktadır. Milyonlarca müstad'afîn gerek Batı’lı katillerin zulmünden gerekse de Müslüman görünümlü zalimlerin zulmünden yeryüzünün bir çok yerinde perişan halde sığınmacı olarak yaşamak zorunda kalmışlardır.

"Zayıf sayılanlar" dîye çevrilen müstad'afîn kelimesi, hâkim topluluk tarafından güçsüz ve önemsiz sayılan, taleplerine kulak asılmayan, adamdan sayıl­mayan, hakkını almaktan aciz bulunan kimseleri ifade etmektedir. Medine'ye hic­ret ederek bu durumdan kurtulma imkânları var iken Mekke'de zillet ve zaaf için­de yaşamayı tercih edenlerde olduğu gibi, müstad'af olmakta ve böyle kalmakta kişinin kendi etkisi ve kusuru bulunursa sorumluluğu söz konusudur. Bilgisiz, amelsiz, imansız kalmaya bu durum mazeret olamaz. (Kur’an Yolu, II/95.)

إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلاً

“Erkekler, ka­dınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar (müstad'afîn), çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtu­luş yolu bulamayanlar müstesnadır.” (Nisâ Suresi,4/98.)

فَأُوْلَـئِكَ عَسَى اللّهُ أَن يَعْفُوَ عَنْهُمْ وَكَانَ اللّهُ عَفُوّاً غَفُوراً

“İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, günahları bağışlayıcıdır.” (Nisâ Suresi,4/99.)

Ayyaş b. Ebû Rebîa olayında olduğu gibi hapiste veya bağ­lı kalmak, hasta veya sakat olmak, hicret için gerekli olan maddî ve manevî imkân­lardan yoksun bulunmak vb. sebeplerle müşriklerin arasından çıkamayan, müs­tad'af olarak onlarla yaşamak durumunda kalan, bu yüzden dinî hayatım riske atmış bulunan kimseleri Allah bağışlayacağını bildirmektedir. Çünkü O, hiçbir kim­seyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmamaktadır. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/95-96.)


وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَماً كَثِيراً وَسَعَةً وَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِراً إِلَى اللّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلى اللّهِ وَكَانَ اللّهُ غَفُوراً رَّحِيماً

“Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükâfatını vermek Allah'a aittir; Allah daima günah­ları örtmektedir, engin rahmet sahibidir.” (Nisâ Suresi,4/100.)

"Allah yolunda" olanlar, yani Allah'ın rızâsını elde etmek, O'nun irade­sine uygun bir hayat yaşamak üzere, böyle bir hayatın mümkün olmadığı yerden mümkün olduğu yere hicret etmek, bu maksatla doğduğu, büyüdüğü, çevre ve im­kânlar elde ettiği yurdunu terketmek İsteyen kimseler bilmelidirler ki yeryüzünde gidilecek başka yerler vardır; buralarda da maddî ve manevî nimetler, hürriyet ve rahatlıklar bulmak mümkündür. Zillet, baskı ve dinî hayatın devamı bakımından tehlike altında yaşamaktansa bu olumsuzlukların bulunmadığı yerleri aramak ve buralarda hayata yeniden başlamak denemeye değecektir. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/96.)

"Allah yolunda hicret etmek" iki durum dışında bir zorunluluktur: Kişi orada İslâm'ı yaymak için kalabilir. Veya kişi oradan çıkıp gitmeye bir yol bulamaz da nefret ve hoşnutsuzluk içinde orada kalır.  Bugün Amerika, Avrupa başta olmak üzere bir çok yerdeki Müslümanlar da bu iki durumdan birini yaşamaktadırlar. Müslümanlar bugün kendi memleketlerinde zulüm, adaletsizlik, safâhet çekmektedirler. Bu veya benzer sebeplerle gittikleri Amerika ve Avrupa’da ise bugün camileri kundaklanmakta, Müslüman kadınlar saldırıya uğramakta ve her şeyleri barbar, faşist ve nazi zihniyeti tarafından tehdit edilmektedir.

Allah Teâlâ ayette muhacirlere geçim yolarını kolaylaştıracağını, düşman­larının burnunu yerlere sürteceğini ve onlara karşı zafer vereceğini vaad et­mektedir. Bunların hepsi hicrete teşvik içindir.
Sonra Allah Teâlâ hicret niyetiyle evinden çıkarak yurdunu, ailesini, ma­lını terk eden, ama Medine'ye ulaşamadan yolda ölen kimseye, hicretinden ötürü Allah katında pek büyük ecir ve sevap vaad etmiştir. Bu hicretin sevabı O'nun nezdinde artık sabit ve vâkidir, ne şekilde mükâfatlandıracağını Allah bil­mektedir.


وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَقْصُرُواْ مِنَ الصَّلاَةِ إِنْ خِفْتُمْ أَن يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُواْ لَكُمْ عَدُوّاً مُّبِيناً

“Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.” (Nisâ Suresi,4/101.)

“Sefer halinde namaz kısaltılacak, düşmanın karşısında bile olsalar müslümanlar iki gruba ayrılarak hem nöbete ve savaş halinin icabı olan önlemleri almaya devam edecekler hem de sırayla imamın arkasına gelerek bir rek‘atı imamın arkasında, bir rek‘atı da kendi başlarına kılacaklardır. İnsanların yaratılış amacı Allah’a kulluktur, namaz Allah’a kulluğun benzeri bulunmaz bir aracıdır. Şuuru yerinde olan her mümin, savaş halinde bile imkânların elverdiği ölçüde –eksilterek de olsa– namazı eda edecektir. Esasla ilgili olarak bu açıklığın dışında kalan detayları da Hz. Peygamber’in sünneti tamamlamış, akla gelecek soruları o cevaplandırmıştır. 

101 ve 102. âyetlerle ilgili hadisler birlikte ele alındığında karşımıza iki namaz şekli çıkmaktadır: Yolcu namazı (seferî namaz) ve korku namazı (salâtü’l-havf). 101. âyet korku namazı hakkında açık bir delil, bir tehlike söz konusu olmadan, kısaltılan yolcu namazı hakkında ise nisbeten üstü kapalı bir delildir; yolcu namazını sünnet açıklığa kavuşturmuştur. “Biz Kur’an’da korku namazıyla yolcu olmayanların namazını buluyoruz, fakat yolcu namazını göremiyoruz” şeklindeki bir soru üzerine Abdullah b. Ömer’in yaptığı şu açıklama da bu anlayışı desteklemektedir: “ Biz hiçbir şey bilmez iken Allah Teâlâ Muhammed’i peygamber olarak gönderdi; biz ancak onun yaptığını görüp yapıyoruz” (el-Muvatta’, “Kasrü’s-salât”, 7).

Barış zamanında yolculuk sırasında namazı kısaltmak, dört rekatı iki rekata indirmektir. Fakat savaş sırasında ne kadar kısalacağını bildiren bir sınırlama yoktur. (Tefhîm’den Nakille…)

 “Korku namazı gafil avlanma, baskına uğrama gibi muhtemel tehlikeye mi mahsustur yoksa fiilen çarpışma devam ederken de kılınabilir mi?” sorusuna da müctehidler farklı cevaplar vermişlerdir. 

Hanefîler’e göre fiilen çarpışma devam ederken namaz kılınamaz; çünkü Resûlullah Hendek Savaşı’nda dört namazı ertelemiş, çarpışma devam ederken kılmamıştır (meselâ bk. Buhârî, “Megåzî”, 29; el-Muvatta’, “Salâtü’l-havf”, 4). Ayrıca çarpışmanın gerektirdiği hareketlerle namazı bağdaştırmak mümkün değildir; bu hareketler namazı bozar. Diğer müctehidler içinde “Rükû ve secde yapamayacak durumda olanlar îmâ ile kılarlar”, “Her rek‘at yerine bir defa tekbir alarak kılmış olurlar”, “Az hareket namazı bozmaz, çok hareket bozar” diyenler olmuştur (Cessâs, II, 263). Namazın belli vakitler içinde eda edilen bir ibadet olduğunu belirten âyet göz önüne alındığında, mazeret sebebiyle bazı kısımları eksik yapılsa bile savaş halinde de–imkânlar hangi şekilde kılmaya izin veriyorsa– o şekilde ve zamanında kılmanın maksada daha uygun olduğu ortaya çıkmaktadır.” (Diyanet, Kur’an Yolu, II/129-131.)

وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ إِنَّ اللّهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَاباً مُّهِيناً

“Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde ötekiler arkanızda olsunlar, sonra henüz namazlarını kılmamış bulunan (bu) bölük gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve bunlar da ihtiyat tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Kâfirler isterler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil (uzak ve unutmuş) olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar! Eğer yağmur yüzünden bir zarar görürseniz veya hasta olursanız silâhlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de ihtiyat tedbirinizi alın! Allah elbette kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” (Nisâ Suresi,4/102.)

Kuşkusuz Kur’an’ın akışı, bu ayeti sırf tehlike anında namazın şekline ilişkin “fıkhî” hükümleri açıklamak amacıyla söz konusu etmemektedir. Aksine bu nassı, müslüman kitlenin; eğitim, direktif, öğretim ve hazırlanma atılımında kullanmaktadır. İlk önce, savaş alanında namaza verilen bu önem dikkat çekmektedir. Ancak bu, son derece doğaldır, hatta, imanî değerlendirmede kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü namaz, savaş alanında başvurulan silahlardan biridir. Hem de gerçek bir silah. O halde savaşın özelliğine ve atmosferine uygun bir şekilde bu silahın kullanımını düzenlemek gerekir.

“İmamın her bir grupla birer rek‘attan toplam iki rek‘at namaz kılacağı âyetten açıkça anlaşılmaktadır. Ancak grupların, imamla kılmadıkları diğer rek‘atı nerede ve nasıl kılacakları konusu burada açıklanmamıştır. Hadis kitaplarında verilen bilgiler ve yapılan açıklamalar da birbirinden farklı uygulamaların bulunduğunu göstermektedir: a) Birinci grup imamla bir rek‘at kıldıktan sonra imam ayakta bekler, grup ikinci rek‘atı burada kılar, selâm verip nöbet mahalline giderler. Ardından ikinci grup gelir, imam bunlara da bir rek‘at (imamın ikinci, bu cemaatin birinci rek‘atını) kıldırır, imam selâm verir, grup kalkıp diğer rek‘atı kılarak selâm verir ve düşmanın karşısındaki yerlerine giderler. b) Birinci grup imamla bir rek‘at kılınca selâm vermeden yerlerine giderler. İkinci grup gelir; bir rek‘at da onlara kıldıran imam selâm verir. Sonra her iki grup sıra ile birer rek‘at daha kılarak selâm verirler (el-Muvatta’, “Salâtü’l-havf”, 1-3). 

Bazı fıkıhçı ve tefsirciler sünnette geçen farklı uygulamalardan birini diğerine tercih için uğraşırlarken Şevkânî gibi düşünenler şöyle demişlerdir: “Sahih sünnette geçen bütün şekiller meşrûdur, duruma göre bunlardan birini uygulayan sünnete uygun davranmış olur” (I, 571).  Namaz esnasında silâhların bir tarafa bırakılmaması esas ve ihtiyata daha uygun bulunmakla beraber bunda da zorluk bulunursa –gerekli tedbirler alınarak– silâhlar bir tarafa bırakılabilecektir. Benzeri âyet ve hadislerden açıkça anlaşılmaktadır ki, müminin asıl işi, hayatının amacı Allah’a kulluktur, itaat ve ibadettir: Ancak dinde ve ibadette güçlük yoktur, Allah’ın muradı kullarına eziyet etmek değildir; nerede eziyet varsa orada ilâhî rahmetin eseri olan ruhsatlar, kolaylıklar devreye girmektedir.” (Diyanet, Kur’an Yolu, II/132.)

فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ فَاذْكُرُواْ اللّهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلَى جُنُوبِكُمْ فَإِذَا اطْمَأْنَنتُمْ فَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَاباً مَّوْقُوتاً

“Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı anın. Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir.” (Nisâ Suresi,4/103.)

Allah’ı anmak, Allah ile beraberlik şuurunu yaşamak namaz haline mahsus değildir. Mümin her durumda O’nu anmalı, gönlünde ve şuurunda O’nunla beraber olmalıdır. Allah’ı zikretmek ve unutmamak, Allah’ın emirlerini hiçe saymamak, buyruklarını yok saymamak, O’na isyan etmemek anlamına da gelmektedir. Namazlarını ikâme ederler ve ihmâl etmezler.

الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler [ve] göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunları[n hiç birini] anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' ” (Âl-i İmrân, 3/191).

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللّهَ فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّواْ عَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

"O takvâ sahipleri, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı zikrederler. O'nu hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfâr ederler..." (Âl-i İmrân, 3/135).

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ

“Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş on­ları Allah’ı zikirden/anmaktan, namazı kılmaktan, ze­katı vermekten alıkoyamaz.” (Nur, 24/37)

وَلاَ تَهِنُواْ فِي ابْتِغَاء الْقَوْمِ إِن تَكُونُواْ تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيماً

“Düşman topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların beklemedikleri şeyleri umup bekliyorsunuz! Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.” (Nisâ Suresi,4/104.)

Müminler daima düşmanları hakında bilgi sahibi olacaklar, gerektiğinde onlardan önce davranarak askerî harekât gerçekleştirecekler, barışı devamlı kılabilmek için savaşa devamlı hazır olacaklardır. Evet, bunu yapmak düşmanlarından daha çok müminlere yakışmaktadır. Çünkü inkârcıların ebedî hayatta bir beklentileri yoktur, müminlere zarar verdiklerinde elde edecekleri kazanç bu dünya ile sınırlıdır. Müminler ise dünyada barış, huzur, güven ve helâlindan maddî menfaat elde etmenin yanında, hatta bunların ötesinde Allah rızâsını elde etmek ve bunun da sonucu olarak ebedî hayatta mutlu olma fırsatını yakalamak gibi teşviklere mazhar bulunmaktadırlar. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/133.)

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.” (Âli İmrân Suresi,3/140.)

Kuşkusuz müminler, savaşta birtakım acılar ve yaralara katlanırlar. Fakat bunca sıkıntıyı sadece kendileri çekmiyor. Aynı şekilde düşmanları da acı çekiyorlar. Birtakım yaralar ve ızdıraplara düçar oluyorlar. Fakat şunlarla onlar bir mi? Müminler cihad etmekle Allah’a yönelirler, mükafatlarını da O’nun katından beklerler. Kâfirlere gelince, onlar hepten kaybetmişler, Allah’a yönelmedikleri gibi, hayatta ve hayat sonrasında O’nun katından bir beklentileri de yoktur.

وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Âli İmrân Suresi,3/139.)


إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيماً

“İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!” (Nisâ Suresi,4/105.)

Aynı Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav)’in yaptığı gibi Mü’minlerin de Allah'ın vahyettiği ve bildirdiği hükümlerle yani Allah'ın şeriatı ile hükmetmeleri gerekir.  Mü’minler, hain ya da zalim kimse­nin savunucusu olamazlar. Husumette hasmın mücadele kuvvetinden etkilenerek hakkı araştırma hususunda gevşeklik gösteremezler.

عَلَيْهِ فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ

“…Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma.”(Mâide,5/48)

Allah’ın gönderdiği vahye iman eden ve onunla amel eden Mü’minleri Rabbimiz şöyle tanımlamıştır:

وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

 "Rahman'ın Kulları, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında, okudukları ayetler üzerine, sağır ve körler gibi davranmazlar."(Furkan, 25/73.)

Ayrıca bu ve “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi (aranızdaki) emanetlerinize de hainlik etmeyin.” (Enfâl,8/27.) ayeti ile hâinlik yasaklanmıştı. Bu ayet ile de “Hainlerden taraf olmak, onları savunmak” yasaklanıyor, 109. âyette de “Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?” diye soruluyor.

Tıpkı zulmetmenin haram kılındığı ve zalimlere meyletmenin yasaklandığı gibi. (Hûd,11/113.) 

“Zulmedenlerin yardımcısı olmaz.”  (Hac,22/71.)

وَاسْتَغْفِرِ اللّهَ إِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُوراً رَّحِيماً

“Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok yargılayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir.” (Nisâ Suresi,4/106.)

Âyetlerde geçen “taraf olma!”, “savunma!”, “Allah’tan mağfiret dile!” gibi sert hitaplar, Hz. Peygamber’in şahsında ümmete yöneliktir, hadiseyi yaşayan müminler ve münafıklarla daha sonra gelecek olan ümmet fertlerini uyarmakta ve bilgilendirmektedir. Mü’minler, hain ya da zalim kimse­nin savunucusu olamazlar.

وَلاَ تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ أَنفُسَهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ خَوَّاناً أَثِيماً

“Kendilerine hıyanet edenleri savunma. Çünkü Allah, hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” (Nisâ Suresi,4/107.)

Rabbimiz iki ayette “hainlerden taraf olma!” (Nisâ,4/105.) ve “ihanet edenleri savunma” diye emretmiştir. (Nisâ,4/107.) Çünkü Allah hainleri (Enfâl,8/58.) ve zalimleri (Şûrâ,42/40; Âli İmrân,3/57.) sevmez.

Emanete hıyanet edenler, bir yolunu bulup başkalarının hakkını yiyenler, başkalarına karşı hainlikle davranabilenler aslında kendilerine zulmedip, ahlaksız ve erdemsiz davranmış olurlar. Onlar görünürde başkalarına ihanet etmişler ama gerçekte kendi kendilerine hıyanet etmişler. Onlar topluma ve ilahi sisteme ihanet etmişlerdir. Sonucunda şiddetli bir cezayı gerektiren günaha dalmakla kendilerine ihanet etmişlerdir. 

Çünkü o kendisine emanet olarak verilen kafa, kalp ve bütün diğer melekelerini haysiyetsiz haince davranışlarda kullanır. Bunun yanısıra o, Allah'ın kendisine, ahlâkını korumakta yardımcı olsun diye verdiği vicdanını bastırır ve böylece vicdanı tam anlamıyla devreye girip onu bu haince davranıştan kurtaramaz. Dolayısıyla kişi kendisine haksızlık edip haince davranabildiği zaman, başkalarına karşı rahatça böyle davranabilir.

يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلاَ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّهِ وَهُوَ مَعَهُمْ إِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لاَ يَرْضَى مِنَ الْقَوْلِ وَكَانَ اللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطاً

“İnsanlardan gizlerler de -razı olmadığı sözü geceden kurup düzdüklerinde yanlarında olan- Allah’tan gizleyemezler. Allah onların bütün yapıp ettiklerini kuşatmaktadır.” (Nisâ Suresi,4/108.)

Haksız menfaat elde edenler, başkalarının hak etmedikleri zarara uğramalarına sebep olanlar, tek kelimeyle hainler emellerine birtakım tuzaklarla, planlarla ulaşırlar; gizli görüşmeler yaparlar, tertipler içine girerler ve bunların gizli kalacağını zannederler. İşte bu tip insanlar ve inkar edenler için küçümseme ve alaya almayı çağrıştıran bir maskaralık tablosudur. Çünkü inkar edenler, hile, komplo ve ihanetlerini tasarlarken bu davranışlarının kendilerine hiç bir yarar ya da zarar dokundurma imkanları bulunmayan insanlardan saklıyorlar. Hainler, insanlar nezdinde utanç yaşamamak için hainliklerini gizleme yoluna giderken “her şeyin Allah’ın bilgisi içinde cereyan ettiğini” unuturlar ve O’ndan utanmayı da akıl edemezler.

İşte bu korkunç aldanma içinde olan inkar edenler yapacaklarını tasarlarken gerçek anlamda yarar ya da zarar dokundurmaya gücü yeten yüce Allah yanlarındadır. Niyetlerini saklayıp etraflarına açıklamazken, sözlerini O’nun hoşlanmadığı şekilde süslerken onlardan haberdardır. İşte bundan dolayı bu derece rezil olmayı, alaya alınmayı ve aşağılanmayı hak ediyorlar. İnkar edenlerin hesaba katmadıklarını Allah açıklıyor:

إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

“Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Ahzâb,33/2.)

وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“Allah’a takvâ sahibi olun (karşı gelmekten sakının). Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Haşr,59/18.)

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً

“Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz; ama kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?” (Nisâ Suresi,4/109.)

O halde o dehşetli günde, kendilerine yazık eden ve hem kendilerine hem de başkalarına ihanet edenleri –ki hesap günün de kendilerini savunamayacak olanları- bu dünyada savunmanın ne yararı vardır? Hem bu hainleri savunmak onların suçlarına ortak olmak anlamına da gelecektir. Mü’min nasıl zulmetmeyecek ve zalimlere meyletmeyecekse aynı şekilde hainlik etmeyecek ve hainlere arka da çıkmayacaktır. Çünkü Allah hainleri (Enfâl,8/58.) ve zalimleri (Şûrâ,42/40; Âli İmrân,3/57.) sevmez. Allah’ın sevmediğini Mü’min sevemez ve onlara yardımcı olamaz.

وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً

“Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici (mağfiret ve merhamet sahibi) bulacaktır.” (Nisâ Suresi,4/110.)

Tevbe edip bağışlanma dileyerek Allah’a yönelenler onu bağışlayıcı ve merhamet edici görürler. Kuşkusuz bir kötülük işleyen başkasına ve kendisine haksızlık eder. Şayet kötülük şahsını aşınıyorsa o zaman da yalnızca kendisine haksızlık eder. Her iki durumda da bağışlayıp esirgeyen yüce Allah her an için bağışlanma dileyenleri kabul eder, ona tevbe ederek yöneldikleri sürece onları bağışlar, merhamet eder. Bu şekilde kayıtsız, şartsız, engelsiz ve kapıcısız… Tevbe edip bağışlanma dileyenler her zaman Allah’ı affedici ve merhamet edici bulacaklardır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ

“Ey iman edenler! Samimi (nasûh) bir tevbe ile Allah’a dönün.” (Tahrîm, 66/8.)   Buradaki emir siğası hiç şüphesiz zorunluluk ifade etmektedir.

وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nûr, 24/31.)

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

“ O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.” (Şûrâ, 42/25.)

إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Kim tevbe edip düzelirse, Allah onları bağışlar ve onlara acır.”(Ali İmran, 3/89; Nur,24/5.)

إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ فَأُوْلَئِكَ يَتُوبُ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيماً

“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisâ, 4/17.)

أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَأَنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Allah’ın kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah’ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâla bilmezler mi?” (Tevbe,9/104.)

وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُوْلَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

“Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği zaman: "Şimdi tevbe ettim" diyenler ile kafir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir. İşte onlara elem verici azap hazırlamışızdır.”(Nisâ,4/18.) 

Anılan Kur’an buyruğu, kendisine ölüm gelip çatan ve ölümün soğuk yüzünü ve korkusunu gözlemleyen bireylerin tevbelerinin kabul olmayacağını kanıtlamaktadır. Firavun’un suda boğulmaya başlayınca “inandım” demesi (Yunus,10/90-91.), ölüm kendilerine gelip çatanların “Rabbim beni dünyaya geri gönder. Ta ki ben zayi ettiğim ömrüm karşılığında, iyi eylemlerde bulunayım” demeleri (Mü’minun, 23/99-100; Münâfikûn, 63/10-11.) ve benzer anlatımlar (Mü’min,40/85.) örnek olarak verilebilir. Allah’ın Resûlü Muhammed Mustafa (sav) in  şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Muhakkak ki, Cenab-ı Hak, canı boğazına dayanmadıkça, kulunun tevbesini kabul eder.” (Tirmizi, Da’avât, 98; İbn Mace, Sünen, Zühd, 30, H.No: 4253.)

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“De ki: Ey kendi nefislerine aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer,39/53.) 

Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (sav) de “Ademoğlunun hepsi hata edecidir, hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.”(Tirmizi, Kıyame, 49) buyurmuştur.

إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara,2/222.)

وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

"…Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır…"( Nur, 24/21.)

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللّهَ فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّواْ عَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe- istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.”( Âl-i İmrân, 3/135.)

فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Kim haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Maide, 5/39.)

Neticede Allah, içten gelen, pişman olarak yapılan tevbenin kendi katında kabul olacağını bildirmiştir.(Tevbe,9/118.) Allah’ın tevbe edenleri övmesi,(Tevbe,9/112.) tevbe eden ve temizlenen kullarını sevdiğini ifade etmesi (Bakara,2/222.) de tevbelerin kabul edileceğinin kanıtı sayılmalıdır. Nasûh tevbe ile, birey çelişki ve kaostan kurtulacak, tutarlılığa, dürüstlüğe sevk olacak, onun şeref ve haysiyetini korumasına yardımcı olacaktır. Tevbe, Allah’ı unutmama ve O’nu her an hatırda tutarak yaşamaktır. 

“Allah’ı unutanlar gibi olmayın...” ( Haşr, 59/19.)



 <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 04.12.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları



[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ
[3] قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ
[4] بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
[5] وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ
[6] يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا خُذُوا حِذْرَكُمْ فَانْفِرُوا ثُبَاتٍ اَوِ انْفِرُوا جَم۪يعاً
[7] إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ
[8] قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أَن يُصِيبَكُمُ اللّهُ بِعَذَابٍ مِّنْ عِندِهِ أَوْ بِأَيْدِينَا
[9] Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, “Şehitlik Özlemi”, Altınoluk, 1996, Sayı:124, Sayfa:6.


Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı