22 Haziran 2020 Pazartesi

SA8671/SD1726: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 38

‘Madame’, Èze’ye gidip gitmediğimi sordu. Şaşırdım; o güne dek bundan bahsetmemişti. İD’le sözleşmişler gibi Èze’yi soruyordu bana. Barbaros Hayreddin’i iyi tanıyorlardı Fransızlar, bir de Kanuni’yi.


İş ilişkilerinde ya da özel hayatında farklı, birbirine zıt karakterler sergileyen kişilerden hiç hoşlanmıyordum. Anlaşmalarımızı da bu standardı temel alarak yapıyordum. Güven esastı ve herhangi bir şekilde sarsılmaması gereken ilişki kuralıydı.

Fransızlarla uzun süredir çalışıyordum; bu konuda en çok şikâyet edilen konulardan biri de güvendi. Çıkarları değiştiğinde anlaşmaları da değiştiriyorlardı, ama anlaştıkları şirketlerin ya da kişilerin bundan çok sonra haberi oluyordu. Her şey açığa çıktıktan sonra bin bir özür ve bahane ile anlaşmayı istedikleri gibi yenilemenin yollarını aramakta ustalaşmışlardı. Tabi davranışlarını karşılarındaki insana ya da şirkete göre de ayarlayabiliyor, hiçbir arka kapı stratejisi izleme gereği duymayabiliyorlardı.

Genellikle ilk kez girdiğim bir Avrupa ülkesinde, o ülkedeki şirket sahiplerinin ve temsilcilerinin ticarî alışkanlıklarını ve davranış kalıplarını araştırırdım. Fransızlarla da ilk iş görüşmelerimi yaptığımda kesin, net ve ağır yükümlülükler içeren anlaşmalar imzalamaya özen göstermiştim, en küçük kasıtlı bir sorun anlaşmanın bitmesi ve ağır bir tazminat ödenmesi anlamına geliyordu. Tabi her zaman istisnâî durumlar için karşılıklı bilgilendirme yapmak bu ağır anlaşmaların güvenli bir şekilde işlemesini sağlıyordu. İnsandık ve her zaman her şey istediğimiz gibi gitmeyebilirdi.

Toplantı tam zamanında başlamıştı, Pazar günü olmasına rağmen toplantıda olması gereken herkes oradaydı. Bana her zamanki gibi sıcak davrandılar, hemen önüne bir bardak sıcak siyah çay koydular, şirketin tepe yöneticisi (Ceo demekten hoşlanmıyordum nedense) benimle aynı yaşlarda bir kadındı, birbirimizi iş ilişkilerimiz nedeniyle çok iyi tanıyorduk. Fransız kadınlarının iş kıyafetleri, özel hayatlarının aksine çok ciddi ve muhafazakâr tasarım ürünüydü. ‘Madame’ da her toplantımızda ceket-gömlek-etek üçlüsü ile çıkardı karşıma.

‘Madame’ı telaffuz etme biçimimden çok hoşlanırdı. Ben de genellikle toplantının en önemli yerlerinde ona seslenirken ‘Madame’ derdim. Ortaokul ve lisede Fransızca eğitim almıştım, Fransızcam ironi yapacak kadar iyiydi. Fransızlar bundan çok hoşlanıyorlardı.

Bir bilişim şirketinin en büyük ihtiyacı ‘personel’di ve Fransız şirketi ihtiyacı olan genç personeli Avrupa’dan tedarik etmekte zorlanıyordu. Sömürge ülkelerden gelen gençlerin artık pahalı bir yatırım olan üniversite eğitimini almakta isteksiz davranması da sorunu büyütüyordu. Zaten toplantı salonunda beyaz Fransız çok azdı; çoğunluk esmer ve siyah insanlardan oluşuyordu. Şirketin genel müdürü de, sık sık Arapça takıldığım Faslı bir esmerdi.

Geçen yıl, Türkiye’deki yatırımlarıyla ilgili bir toplantımızda ‘Madame’ konuyu gündeme getirmiş ben de İstanbul’daki Bilişim Zirvesi’ne katılımlarını sağlamıştım. Genç Türk bilgisayar mühendislerinin ülke dışına çıkma hayâlleri uzun süredir yoktu, özellikle Avrupa’da birçok şirketin battığı 2008’deki ekonomik krizden ve Türkiye’deki teknolojik tedarik zincirlerindeki yükseliş trendine ek olarak uluslararası düzeyde tanınan şirketlerin aktif olarak dünya piyasasına girmeye başlamasından sonra ‘dışarı’ çıkmakta isteksiz davranıyorlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı ‘Tersine Beyin Göçü Projesi’ de gençlere cazip avantajlar sağlıyordu.

Bugünkü toplantımız, anlaşmalarımda olmamasına rağmen, iş görüşmeleri ile ilgilendiğim birkaç genç ve deneyimli bilgisayar mühendisinin anlaşma şartlarını müzakere etmekle ilgiliydi. Mühendislerimiz Lyon’a kalıcı olarak gelmek istemiyorlardı. Dijital iletişimin dünyanın her yerinden çalışmayı mümkün kıldığını ve gerektiğinde Lyon’a uçabileceklerini söylüyorlardı. ‘Madame’ da buna soğuk bakıyordu. Dil sorunları bir yana, Lyon biraz sapa ve uzak kalıyordu Türkiye için.

Daha önce gerekli yazışmalarla olgunlaştırdığımız şirketle ilgili raporları görüştükten sonra, mühendislerimizin şartlarını onlara kabul ettirdim. Toplantıdaki herkesin görüşlerini almıştım ve benimle çalıştıkları gibi onlarla da çalışabileceklerini söylemiştim. Anlaşmaları kendileri imzalayacaktı, artık her şey onlara ve iş alışkanlıklarına kalmıştı.

Toplantımız, 9:15’te bitmişti. Ben İD’i aramış ve haber vermiştim. ‘Madame’, Èze’ye gidip gitmediğimi sordu. Şaşırdım; o güne dek bundan bahsetmemişti. İD’le sözleşmişler gibi Èze’yi soruyordu bana. Barbaros Hayreddin’i iyi tanıyorlardı Fransızlar, bir de Kanuni’yi. Gitmediğimi ama bir gün gitmeyi düşündüğümü söyledim.

Fransızların "Muhteşem Süleyman" dediği Kanuni'nin 1526 yılının Ocak ayında Fransa Kralı I. Fransçois’e gönderdiği, hem Osmanlı Devleti'nin dünya siyasetindeki yerini göstermesi hem de Türk-Fransız ilişkilerinin başlangıcı olması bakımından tarihin en önemli vesikaları arasında yer alan ünlü mektup Fransa Ulusal Kütüphanesi'nde saklanıyordu.

Alman İmparatoru Charles Quint ile 24 Şubat 1525’de yaptığı Pavie Savaşı'nda yenilerek esir düşen I.François’nın annesi Louise de Savoie, Kanuni’den yardım istemişti. 167,5 santim uzunluğunda ve 35 santim genişliğinde parşömen kâğıda yazılan mektup, 15 satırdan oluşuyordu. Altın süslemeli padişah tuğrasının yanı sıra mektupta yer yer altınla yazılan harfler de vardı.

“Cenab-ı Hakk’ın -kudreti ve kelimesi yüce olsun- inayeti, nübüvvet göğünün güneşi, fütüvvet burcunun yıldızı, enbiyâ ve asfiyânın önderi olan Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellemin ihsanı bol mucizeleri, dört arkadaşı Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn mukaddes ruhlarının yoldaşlığı ile” girizgâhı ve ‘Süleyman Şah bin Selim Şah Han el-muzaffer dâimâ’ tuğrasıyla başlayan,

“Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar burhanı, yeryüzündeki hükümdarlara taç bahşeden, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Rum’un, Zülkadriyye Vilayeti’nin, Diyarbekir’in, Kürdistan’ın, Azerbaycan’ın, Acem’in, Şam’ın, Haleb’in, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, bütün Arab diyarının, Yemen’in ve dahi nice memleketlerin ki babalarım ve dedelerimin -Allah burhanlarını nurlandırsın- kahredici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dahi ateş saçan ve zafer yazan kılıcım ile feth eylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Şah Han’ım, sen ki Françe vilayetinin kralı Françesko’sun. Padişahların sığınağı olan dergâhıma yarar adamın Frangipan ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp memleketinizi düşman istila edip şu an hapiste olduğunuzu bildirip kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım istemişsiniz.” diye devam ediyordu mektup.

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa, Fransa'nın Akdeniz kıyısındaki şehri Nice'te Charles Quint'in donanmasını yenip şehri fethederek Fransızlara teslim etmiş, Fransa Kralı I.François’yı kurtarmıştı. Kanuni de ‘Capitulation’ları hediye etmişti ayrıca Fransa’ya. Èze’nin fethi ise, I. François’in entrikaları ve Kanuni’ye karşı Charles Quint'le gizli anlaşma yapmasının sonucuydu.



< Önceki                      Sonraki>>


 [(15.06.2020, (1/62 (86))]


Seçkin Deniz, 22.06.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı
Takip et: @Seckin_Deniz




Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı