6 Nisan 2020 Pazartesi

SA8489/SD1662: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 27

"Torino’yu gece gezemeyeceğimi anlamıştım. Başka bir zaman gündüz gözüyle müzeleri, tarihi binaları ve mekanları gezmek daha mantıklıydı. Yavaş yürümek mümkün değildi. İD bana yetişmek için neredeyse arkamdan koşturuyordu."



Kebap, Adana dışında başka bir şeye dönüşüyordu benim için ve asla o kendine özgü kokusunu ve tadını başka bir şehirde algılamama izin vermiyordu. Kuyruk yağı ile zenginleştirilen erkek kuzu etinin mangaldaki kokusu ve ağızdaki tadı bambaşkaydı Adana’da. 

İster kuşbaşı (birçok yerde çöp şiş deniyor) isterse kıyma olsun, kebap yanında çeşitli salatalar ve şalgam ya da ayranla sunulmalıydı; bu yanına başka herhangi ‘yabancı’ bir şey istemeyen bencil bir tattı. Tabi Torino’da bu tadı bulacağıma dair herhangi bir umudum yoktu, aynı servisle karşılaşacağımı da sanmıyordum. 

İD zaten et yemediğini söylemişti, salata ile yetinecekti. Ona erkek kuzu etinin bambaşka bir şey olduğunu en azından bir gün Adana’da kuşbaşı kebabın tadına bakması gerektiğini söyledim. Yüzünü ekşitti, belki bir gün deneyeceğini, ama her şeye rağmen salata varken başka bir şey aramadığını ifade etti. Domuz eti yüzünden çocukken etten tiksindiğini, vejateryen olduğunu anlattı. Batı kültürü ya da tamamıyla domuz ürünlerine dayalı Hristiyan kültürü insanların mutfaklarını köreltmiş, doğadaki tatları yok etmişti.

Güneyli bir hemşehrimiz olan lokanta sahibi ile kurduğumuz sıcak diyalog sonrası, masa neredeyse Adana sofrasına eş bir zenginlikle donatılmıştı. Şalgam yoktu gerçi, ama ayran vardı. Yorgunluğumu üzerimden atmaya başladığımı fark ettim. Gün boyu doğru dürüst bir şey yemediğim için enerjimi kaybetmiştim. Kebap bir enerji deposuydu. Garson gece geç saatlerde buraların daha da kalabalık olduğunu söyledi. Gece yaşıyorlardı burada insanların çoğu.

20 Temmuz 2019 akşamı sıcaktı, kebapçının klimaları ortamı biraz serinletse de geceye doğru esecek olan dağ meltemine kadar pek rahat edemeyeceğimiz belliydi. Ben alışkındım, ancak İD soğuk ülkelerin çocuğu olduğundan rahatsız olduğunu hissettirmemeye çalışıyordu.

Yemek süresince sohbet ettik. Avrupa ve Türkiye kültürünün birbirine zıt karakterleri arasında yetiştiğini anlattı. Bir melez olmanın farklı dil, din ve kültürlerle etkileşim açısından iyi yanları olduğunu, ama çoğunlukla arada bir yerde kalarak büyümenin gerçekten zor olduğunu söylerken gözleri dolmuştu. Türkiye’deki gibi aile bağlarının bulunmadığını, herkesin hayatını dilediği gibi yaşadığını ve yalnız olduğunu, antidepresanlarla ayakta kalmaya çalıştığını söylüyordu, bencil ve sürekli bir şeyler isteyen insanlardan nefret ettiğini vurgularken de onu dikkatle dinliyordum.

Üzerine gözleriyle uyumlu pastel mavi spor bir kıyafet seti serpiştirmişti. Bir keten pantolon giymiş ve üstüne de epeyce muhafazakâr sayılabilecek dökümlü bir penye almıştı, ayaklarında keten bir spor ayakkabı, omzuna astığı keten bir mini çantası vardı. Bana bugünkü kıyafetlerini özenle seçtiğini anlattı. Benim hassas olduğumu bildiği için, bu şekilde giyindiği için içinde garip bir huzur duyduğunu söylerken gözlerinin içi gülüyordu, uzun süredir böyle hissetmediği için de bana teşekkür etmişti. 

Teşekkür edilecek herhangi bir şey yapmadığımı, tam aksine kendisinin teşekkür edilecek çok şey yaptığını söyledim. Israr etti, sırf böyle olduğum için kendini iyi hissettiğini söylüyordu. İş hayatında birçok insanla karşılaştığını ve hiçbirisinin beklentisiz davranmadığını ve böyle hissettirmediğini, bu yüzden huzurlu olduğunu belirtmişti, bu iş görüşmesi için Torino’ya gelerek kendisi için de iyi bir şey yaptığını düşünüyordu.

Kebapçı’da Türk Çayı da içtik, sabah için hazırlattığım peynirli börekleri de aldık, oradakilerden vedalaşarak ayrıldık. İD’in hesabı istemek için yeltendiğini gören garsonlar hesabın ödendiğini söylediklerinde İD dönüp şaşkınlıkla bana bakmıştı. Ben gülümsemiş, bizim kültürümüzde kadınların hesap ödemesinin yakışıksız bulunduğunu söylemiştim. Masrafların şirket tarafından karşılandığını ısrarla vurgulasa da, bunun benim için anlamsız olduğunu cümlelerime eklemiştim. Nihayetinde yemeği yiyen bizdik.

Sokaklar, caddeler insanlarla doluydu. Sınırsız bir eğlence güdüsüyle ışıklı mekanlara girip çıkan, alışveriş yapan, bir yerlerde oturan veya yürüyen her kılıktan ve neredeyse her ırktan insanla dolu bir yerdi Torino. Ahlak gibi bir sınırlayıcının olmadığı, utanma duygusunun bulunmadığı batı medeniyetinin en iyi temsilcilerinden biri gibiydi sanki.

Torino’yu gece gezemeyeceğimi anlamıştım. Başka bir zaman gündüz gözüyle müzeleri, tarihi binaları ve mekanları gezmek daha mantıklıydı. Yavaş yürümek mümkün değildi. İD bana yetişmek için neredeyse arkamdan koşturuyordu. Çok fazla kalmak istemediğim sokaklardan ve caddelerden yürüyüp geçerek, neredeyse uçarak otele döndüğümüzde, saat gece 11’e yaklaşmıştı. 

İD’in çatı terasında kahve içme teklifini kabul ettim, sonrasında da odama dönecek yatsıyı eda edecek, yarınki toplantının detaylarını yeniden gözden geçirecek ve birkaç saat uyuyacaktım. Bu arada eşimle de mesajlaşıyor, evdeki durumları, duyguları, heyecanları kaçırmamaya çalışıyordum. Bu benim yapmaya alışkın olduğum bir şeydi. Nerede olursam olayım, sanki çok yakında imiş gibi hissetmeyi ve hissettirmeyi seviyordum. Bence olması gereken de buydu. 


<< Önceki                      Sonraki>>


[(08.04.2020, (1/48 (72))]



Seçkin Deniz, 06.04.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı