11 Ağustos 2017 Cuma

SA4709/KY1-CÇ409: Kuşatma

"Böyle bir şeyi hiç kimseden, hiçbir masaldan, hiçbir destandan, hiçbir mitolojik öyküden ne duymuş ne de okumuştu. Yüreği ağzına gelmişti."



Yaşlı adam gözlerini hızlı hızlı açıp kapadı. Korkunç bir kâbus görmüştü. Her incir mevsiminde ne zaman yatmadan önce inciri fazla kaçırsa hep böyle oluyordu. Dün gece de yaptığı buydu ve bile bile ladesti. 

Ağzına attığı her incir tanesinde ‘Bunun acısı uykunda çıkar!’ demiş durmuştu gülerek ve fakat kendisine hakim olamamıştı. İncire karşı oldum olası bir türlü anlam veremediği, adını koyamadığı bir zaafı vardı ve bu gecede yatmadan önce on on beş adetten fazla incir yemişti hem de hanımı gibi kabuklarını da soymadan. 

Hanımı incirin kabuğu soyar öyle verirdi: ‘Sonra mideni ağrıtırsın!’ 

Midesini ağrıttığı falan yoktu ister kabuklu ister kabuksuz. Kâbuslardan başka! 

Hemen pencere dibinde olan yatağında sağ dirseğine dayanarak güçlükle doğruldu. Alabildiğine geniş yemyeşil kırı ve hemen pencereden dört beş metre uzaktaki ceviz ağacını görecek ve böylece gördüğü kâbusun içine ektiği muazzam korkudan sıyrılacaktı, bunu umarak vişneçürüğü renkli perdeyi sıyırıp pencereden dışarı baktı. Bakmaz olaydı. Gördüğü manzara kâbustan da feciydi. 

Gördüklerine inanamıyordu ihtiyar. Gözlerini tekrar tekrar hızla açıp kapadı belki kâbus devam ediyor, diye düşünerek yapıyordu her ne yapıyorsa.

Yemyeşil kır, boyları yirmi- yirmi beş santim uzunluğundaki yemyeşil çimenlerden büyükçe bir kısım maviye dönüşmüştü ve incir ağacının gövdesi kırmızı yaprakları sarımtırak meyvesi de portakal rengindeydi. Bu inanılmazdı. 

Böyle bir şeyi hiç kimseden, hiçbir masaldan, hiçbir destandan, hiçbir mitolojik öyküden ne duymuş ne de okumuştu. Yüreği ağzına gelmişti. Yorgun kalbi heyecandan gümbürdeyerek atıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Titremesine engel olmak istese de olamıyordu. 

Odanın içindeki portakal buğusunun kokusunu da yeni yeni almaya başlamıştı. İnanılmaz bir şeydi şuan yaşadığı. Gördüğü manzara kahvecinin oğlu Malik’in söyleyişiyle ancak bilimkurgu filmlerinde görülebilecek bir manzaraydı ve hiç kuşkusuz zihninin bir oyunundan başkası olamazdı. 

“Aklım bana oyun oynuyor!” diyebildi güçlükle. Ayaklarını hissetmiyordu. Göz kapaklarına, bedenini dayadığı sağ koluna hükmedemiyordu. Seslenmeye çalıştı ve fakat hemen bu kararından vazgeçti. 

Evde yalnız olduğunu biliyordu. Hanımı bir haftalığına büyük oğluna gitmişti ve kilometrelerce uzaktaydı. Hoş kendisi de giderdi ya evin arka tarafındaki bahçede kiraz ağaçlarını bırakamamıştı. Kiraz toplama işi bitmişti bitmesine ama havalar çok sıcak gidiyordu ve bahçeyi başıboş bırakamazdı. Hanımı da gitmezdi bu vakitte ve fakat gelini ikinci çocuğunu doğurmuştu ve yaşlı kadına oğlunun ihtiyacı vardı. 

İhtiyar adamın duyduğu çaresizlik ürperticiydi. Bir şeyler olmuştu bir türlü ne olduğunu anlayamıyordu. Gerçekten çimenler mavi renge bürünmüş olabilir miydi? Yahut evin önündeki tek incir ağacı bambaşka bir renge bürünmüş olabilir miydi? İncirler niye portakal rengi alır ki? Hem odada portakal buğusu-kokusu nasıl izah edilebilirdi? Köylerinde bir tek portakal ağacı yoktu ki!

İhtiyar adam iki koluyla kendini yatağın başucuna kadar çekti, çünkü üzerine abandığı sağ kolu uyuşmuş ve zangır zangır titremeye başlamıştı. Gözleri çimlerde sol koluyla sağ elini bir süre ovuşturdu. Korka korka yataktan çıkmak için ayaklarını sarkıttı, ilaçlarını (kalp-tansiyon-kan sulandırıcı) alırsa her şeyin yoluna gireceği düşüncesiyle vakit kaybetmeden yatak odasından çıktı sola döndü holde üç dört adımdan sonra mutfağa ulaştı mutfağın kapısını açtı. Düşmemek için kapının koluna abandı. 

Mutfak bildiği yer tuvaletti. Yaşadığı, gördüğü kâbus üzerine bu yanlışlığı yapmış olduğunu düşünerek kendini rahatlatmaya çalıştı kapıyı kapatıp yandaki kapıya doğru hamle edince mutfağın tuvaletin çaprazında olduğunu hatırlayarak açtığı kapının çaprazında, evin giriş kapısına yakın kapıya yöneldi. Kapıyı açtı. Mutfaktı. Rahatlamıştı. 

Yaptığı yanlışlığın heyecandan olduğu kesindi. Kim mutfakla tuvaletin yerini değiştirebilirdi ki? Hoş evin ortasında tuvalet pek akla yatkın bir şey değildi ve fakat.. kimse bir evin içinde böyle bir değişikliği eve zarar veremeden yapamazdı. Böyle bir tadilat yaptırmadığından emindi yaşlı adam. 

Kafasını salladı içeri girdi mutfak sehpasının üzerindeki ilaç kutusundan ilaçlarını çıkardı üç hapı ağzına atıp bir bardak suyla yuttu. Neyse ki ilaçlarda, suda ve mutfakta gözle görülebilecek herhangi bir anormallik yoktu. Portakal kokusunu-buğusunu tuhaflık saymazsa şimdilik her şey normaldi. 

Mutfak penceresinden korka korka dışarı baktı. Allah'tan ne bahçede ne de kiraz ağaçlarında bir değişiklik yoktu. Bahçedeki her şeyin yerli yerinde olduğunu büyük görmüş ve neşelenmişti. Sevinmişti. Bu sevinçle raks etse kimse kınayacak değildi ve fakat dizlerindeki sızı oynamasına engel oluyordu. Nasıl sevinmesin, nasıl neşelenmesin ki? Ne gözlerinde, ne görme yetisinde bir anormallik olmadığının açık kanıtıydı bahçesi çocuklar gibi sevinmeyip ne yapsındı? 

Ve fakat evin dış kapısını açıp kırlara, ceviz ağacına bakmaya da bir türlü cesaret edemiyordu. Ayaklarının, bedeninin titremesi eskisine göre epey azalmıştı azalmasına yine de dışarıya kadar yürüyeceğine ihtimal veremiyordu. İtiraf edemese de dış kapıyı açıp yatak odasından gördüğü manzarayla karşılaşmaya cesareti yoktu. 

Belki ilk kalkışta, rüyada gördüğü kâbusun etkisiyle öyle görmüştü evin önünde uzanan geniş kırı! Böyle bir ihtimal yok değil hani, diye kendine cesaret toplamaya çalışsa da içinde kıyametler koptuğunu inkâr edemezdi. 

‘Deve kuşu gibi başını gömecek misin?’ dedi kendi kendine ihtiyar, dış kapının kulpu üzerinde duran ve tir tir titreyen eline bakarak. Eğer yanlış bir şeyler varsa –belki bir kirlilik eseriydi gördükleri- bunu tespit edip hiç vakit kaybetmeden gerekli yerlere -örneğin hıfzıssıhhaya- bildirmeliydi. Belki salgın bir hastalık gibi tüm kıra yayılacaktı gördüğü o mavi renk. Belki kiraz ağaçları da incir ağacı gibi renk değiştirecekti. 

Bunun önünü alması gerekirdi eğer yataktan kalktığında gördüğü manzara kabusun bir etkisi değilse. Tüm köy belki tüm dünya tehlike altındaydı. Çimenlerin mavi renge bürünmesi hiç de hayra alamet sayılmazdı elbet! İncir ağacının renk değiştirmesinin de öyle. Yetkililere bildirmeliydi. 

‘Durumu bildirmek için dışarıya çıkmana gerek var mı? Git aç telefon!’ dedi kendi kendine ihtiyar adam. Saçma bir düşünce, saçma bir karardı. Dışarıda gerçekten öyle bir şey olup olmadığını bilmiyordu ki. Bir anlık bir görüntü değil miydi?

Uyanır uyanmaz perdeyi açmış pencereden mavi çimenleri, yaprakları portakal rengine dönmüş incir ağacını görür görmez gözlerini yummuş, elinde tuttuğu perde kenarını bırakmış ve başını odanın kapısına çevirmemiş miydi? Bir daha da perdeyi açmaya cesaret edememişti. Tekrar yatak odasına mı çıkıp manzaraya bakacak ve öyle mi emin olacaktı? Bu saçmaydı. Korkusunu yenip dışarı çıkmaktan başka çaresi yoktu. İncir ağacı ve kırla yüzleşmesi gerekiyordu. Olağan dışı bir şey görürse de tüm cesaretini toplayıp yetkililere bildirecekti. Yapması gereken buydu. 

Birden aklına muhtar düştü. Öyle ya muhtar çoktan kalkmış, kahveye gitmiş, nargilesini hazırlatmış ve çardak altında tatlı tatlı rüzgârın nağmelerini –bu ifade muhtara aitti- dinlemeye başlamış olmalıydı. Alel acele Nokia 5110 model telefonuyla muhtarı aradı. 

Güçlükle nefes alıp verdiğinin, tedirginliğinin, korkusunun anlaşılmaması için büyük bir çaba harcayarak –eğer muhtar bunları fark ederse, hele bir de sorulan sorunun tuhaflığıyla bunu birleştirirse ölünceye kadar köyde kendisine çeşit çeşit lakaplar takılırdı ki, köyü terk etmek bile yetmezdi, bir an vazgeçmeyi düşündü, ve fakat vaz geçmek için çok geçti-:

- Alo, dedi yeni uykudan uyandığını ima ederek muhtara, Muhtar sen mi? 

- He benim ehtiyar.. hayırdır.. sabahın köründe rüyanda mı gördün.. diye yanıtladı Muhtar

- Sorma, dedi ihtiyar.. 

- İyi.. sormuyorum, dedi Muhtar, De bakalım hayırdır..

- Muhtar bilirsin benim uykum ağırdır.. hani beni arayan soran oldu mu? Diyecektim, dedi ihtiyar adam.

- Kim arayacaktı ki? dedi muhtar.

- Ne bileyim..

- Yok.. kimse arayıp sormadı.. yalnızsın kalkıp kahveye gelsene.. birlikte kahvaltı yaparız.. ben de daha kahvaltı yapmadım..

- Peki. dedi ihtiyar adam.. Telefonu kapadı. Dizleri üstüne çöktü.




Cemal Çalık, 11.08.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı