23 Ocak 2017 Pazartesi

SA3895/KY1-CÇ362: Kumpas/ Roman - Bölüm VII-1

"Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır."


Bölüm Yedi

-1-

Alper Eken iç güvenlik yetkilileri ile toplantıya devam ediyordu. Aklı haber alma örgütü müsteşarının içişleri bakanı ve emniyet genel müdürü ile ilgili söylediklerine takılmıştı. Renk vermemeye, adamları kuşkulandırmamaya gayret ediyordu. Müsteşarın kuşkulu sözleri üzerine başkanlık araştırmadan her iki isim hakkında acil bilgiler istedi. Özellikle maddi durumları üzerine durmalarını istedi. 

İdris Kuzgun’dan fazla kuşkulanmasa da her zaman emniyet genel müdürünün yaşam biçimi kendisini kuşkulandırmıştı. Bir kere adamın dinsel bir yaşam sürmediği, dinsel kaygıları olan biri olmadığını bilmekle beraber bir zamanlar Nizarilerle çok fazla haşir neşir olmasına bir anlam veremiyordu. 

Elbet bu kendisinin Nizarilere karşı başlattığı savaşımdan önceydi. Nizarilerle kim içli dışlı değildi ki? Eğer bu içli dışlılık bir suçsa, kuşkulanmak için yeterli koşulsa kendisinin de bu kuşkuların muhatabı olacağı kesindi. Az mı desteklemişti Nizarileri? Başka ülkelerde okullar açması önünde engeller çıktığında yardımı istendiğinde devreye girmemiş miydi? Elbette girmişti. Bilmiyordu. Fuat Sansar’ın da bilmeme durumu vardı. Öyle ise adamın bu ifritlerle olan savaşımdan önceki durumu kanıt olarak ileri sürülemezdi. Artık o sıkı fıkılık durum yoktu. Acaba yok muydu? Diyelim ki yoktu, önceki sıkı fıkılığın bir açıklaması var mıydı? O da yoktu. 

Fuat Sansar memuriyeti boyunca özellikle muhafazakâr yapılarla mücadele etmiş, takip altında tutmuş, legal olanları bile sürekli gözetlemiş raporlar tutmuştu. Sonra birden bire –ki bu da en fazla on yıllık son dönemi kapsıyordu- Nizariler onun ilgi alanından çıkmıştı. Kâh adamların kermeslerinde, kâh yemekli toplantılarında, kâh düzenlenen yurt dışı etkinliklerinde bulunmaya başlamıştı. Ancak özel yaşamında –inançlar bağlamında- her hangi bir değişim olmamıştı. Bunun bir açıklaması olmalıydı. 

Nizarilerle iletişime geçmiş nicesi vardı ki bir süre sonra onların inançlarını paylaşır, sıkı bir savunucusu, mübelliği olarak karşımıza çıkardı. Sansar’da böyle bir değişime rastlanmıyordu. Üstüne üstlük aile bireylerinde de dinsel motifleri görmek neredeyse olanaksızdı. Çocukları pahalı Nizarilerin en üst ve oldukça pahalı kolejlerinde eğitim görmüşlerdi. İki kız bir erkek üç çocuğu vardı Sansar’ın. Çocukların yaşam biçimleri de ladini bir yaşam biçimiydi. Hem de Nizarilerin okullarında okumuş olmalarına rağmen. Geriye tek şey kalıyordu o da akçalı işler. 

Alper Eken adamın son on yıllık kazanımlarıyla-edinimleriyle ilgili acil bilgiler istedi. Yarım saat sürmeden toplantı salonuna istenilen bilgiler gelmişti. Ekibinin hızı onu her zaman şaşırtırdı, bu kere daha çok şaşırtmıştı. Takdir duygularıyla. Rapor sadece kendi anlayacağı dilde yazılmıştı. Korkunç bir gelir artışı olmuştu Sansar’ın. Bu açıktı. On yılın ilk yılında kendi kişisel geliriyle elde edemeyeceği gayr-i menkul sahibi olmuştu. Muhteşem bir yazlık, aynı evsafta bir kışlık. Dikkatleri çekecek kadar bir harcama ve fakat gelir aynı. 

Bir başkası olsa anında kuşkulanılırdı. Ancak Sansar’ın her şeyi ortadaydı. Değme bir borsa uzmanıydı. Çevresinde böyle bir ün kazanmıştı. Zaman zaman kayıplar yaşasa da müthiş kazanç sağlıyordu ve kazanç medyada bile dile geliyordu. Tamim gazetesi “Süper emniyetçi broker” adını vermişti Sansar’a. Zaman zaman kendisiyle röportajlar yapılmış borsada küçük yatırımcılar için ne gibi tüyolar verirsiniz, türünden sorularla adamın ne denli büyük borsacı olduğu gözler önüne serilmişti. 

Bu durumda kim niye kuşkulansın Sansar’dan? Eğer spekülasyon savıyla gündeme gelen kâğıtlar olsa yine küçük de olsa minicik de olsa bir kuşkuya yer bulunabilirdi. Ama hakkında en ufacık bir şayia olmayan kâğıtlardan kazanıyordu Sansar. Asıl bakılması gereken noktanın burası olduğunu raporu okudukça anlıyordu Alper Eken. Adam kendini satmıştı ifritlere. Kim bilsin kaç operasyonu onlara bildirmiş, onlar da gereken önlemleri almıştı. Hele mücadele kızıştığında kimi ihbarların, hem de Nizarileri daha ilk başlarda yok edecek ihbarların önü alınmıştı. 

Alper Eken başını rapordan kaldırıp Sansar’a baktı. Adam laptopunda harıl harıl gelen bilgileri tasnifle meşguldü. Bir dava uğruna can verilmesi, kişinin gözünü karartıp kendini adamasını anlıyordu başkan, ancak para için.. bunu anlayamıyordu. Adama bakarken midesi bulandı. 

Fuat Sansar on yıl önce Tahir Kirmani ile bir ganyan bayiinde patron odasında karşılaşmıştı. Henüz başkomiserdi. Her zamanki gibi şeytana uymuş at yarışında bütün aylığını kaybetmişti. Karısı “Bir daha at yarışı oynadığını fark edersem ayrılırız!” demişti. Bu blöf değildi. Fakat Fuat Sansar kendine engel olamıyordu. Gerek eşi gerek arkadaşı Serdar Akkuş ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar engel olamıyorlardı. “Küçük bir miktar oynarım, eğlencesine!” demiş ganyan bayiinden içeri dalmıştı. Sivil kıyafetliydi. Altılı bir ganyan yapmış, yarışı her zamanki gibi patron odasında izlemeye başlamıştı.

Çoğu kere patron kendisine refakat ederdi, bazen de işlerinin yoğunluğu nedeniyle adamı odasında yalnız bırakırdı. Daha ikinci ayakta yatmıştı altılı ganyan. Çileden çıkmıştı. Üçlü plaseye kaybını çıkarmak için daha yüksek bir meblağ koymuştu. Oldum olası üçlü plasede şansı yaver giderdi. Bu kere de gider, diye ummuş, onu da kaybetmişti. Cebindeki parayı, son kuruşuna kadar İkili plaseye yatırdı. Bir de büyük bir fincanla kahve istedi. 

Bir yandan kahvesini yudumluyor, bir yandan da koşan atlara yalvarıyordu. İkinci gelmesini umduğu at hücreden çıkamamıştı bile. Sansar masanın üzerine bıraktığı bilete bakıyordu. Tabancasını kılıfından çıkardı. Biletin yanına koydu. “Keşke” demişti “Keşke Serdar burada olsa da, dediğini yapsa!” 

Can ciğer arkadaşı Serdar Akkuş onu ganyan bayiinde onca insanın içinde tabancasını çekip şakağına dayamış ve “Bir daha çoluk çocuğunun rızkını böyle heder edersen inan gözümü kırpmadan vururum seni!” demişti. Kahveden bir yudum daha almış sonra tabancaya uzanmıştı ki, kapı açıldı. Badem bıyıklı, uzun boylu kırk beş yaşlarında bir adam içeri girdi. Gayet rahat tavırlıydı. Fuat Sansar tabancaya uzattığı elini geri çekti. Adam gayet rahattı. Fuat’ın karşısına oturdu. Yüzündeki gülümseme, rahat tavırlar Fuat’ı çileden çıkarmaya yetmişti yetmesine fakat her hangi bir tepkide bulunmadı. Ne yapacağına karar veremez haldeydi. Adamın tipini de sevmemişti. Ki bu tipleri hiç sevmezdi Fuat. “İfrit bukalemunlar!” derdi bu tiplere. “Böylesine sahtekâr tipleri sorgu sual etmeden derdest edip ıssız bir adaya atacaksın!” diye söylenir dururdu sohbetlerde. 

Sert bir sesle “Ne istiyorsun? Kimsin?” dedi Fuat Sansar. Adam sırıtarak elinde tuttuğu oynanmış tabela bahis biletini uzattı. Dört katı. Maaşının neredeyse iki katı bir miktardı bu. “Adım Tahir Kirmani” dedi adam, “Eğer kabul ederseniz bugünkü geçen ayki kayıplarınızı geri alacaksanız.”

Fuat zaten alt üst olmuştu kayıplarıyla daha da öfkelendi, “Neyi kabul edersem sersem şey?” karşılığını verdi. Tahir Kirmani geri çekildi iki eliyle korunuyormuş gibi yaptı:

“Sadece bileti başkomserim.. sadece bileti. İstemeseniz de yırtıp atın! Sanırım birilerinden borç bulmanız gerekiyor. Aylık falan kalmadı değil mi?”

Fuat bilete bakıyor, arada bir başını kaldırıp tv.de yarışı gözetliyordu. Daha son ayak başlamıştı. Birkaç dakikası vardı. Eğer tutarsa! Tabancasına uzandı, eline aldı. Tahir’e baktı. Tahir iki elini yüzüne doğru çekmiş, daha da korkuyormuş gibi yapmıştı. Ancak apaçık sahte bir tavırdı bu. “Tam onlara göre bir davranış!” dedi kendi kendine. İğrendiğini belli ederek,

“Bana bak badem bıyıklı bilsen ki tabancamın muhatabı olacaksın böyle geri çekilir gibi yapmaz kurtuluşunu üçüncü katın bu penceresinden denerdin. Rol yapmana gerek yok! İndir ellerini yoksa gerçekten!” dedi namluya kurşunu sürdü. 

“Dua et bu yarışı kazansınlar.. hiç değilse giderayak bir badem bıyıklıyı peşime takarım!” diye tısladı.

Bilet kazanmıştı. Fuat Sansar rahatlamış, elini bilete uzatırken gözleri fıldır fıldır dönen Tahir’e bakmıştı. “Bugün şanslı gününmüş!” dedi Fuat Sansar. Adam iki elinin parmaklarını birbirine yapıştırmış Fuat’a bakıyordu. O sinsi gülüşün hiç eksik olmadığı suratta daha başka anlamlar da gizliydi elbet.

“Pekala, açık konuşmayı severim.. ve kimseye de borçlu kalmak istemem. Ne istediğini söyle o yapılacaktır. Ancak bu ilk ve son kez olandır. Anlaştık mı?” 

Tahir öksürdü, ellerini birbirinden ayırmadan,“Hiçbir şey sayın müdürüm!” karşılığını verdi.

Fuat gülerek. “Müdür mü? Yağcılığı iyi beceriyorsunuz, hem de her zaman becerirsiniz. Bana bu rütbeden sonra emeklilik gözüküyor, ne müdürü lan!” dedi.

Tahir yeniden öksürdü: 

“Siz isterseniz hem bugün kazandığınızdan daha fazlasını kazanır hem de yükselebilecek ne yüksek noktaya genel müdürlüğe bile ulaşırsınız. Elbet isterseniz. Ve elbet ilgilenirseniz.”

Fuat Sansar dudak büktü, kuşkuyla kaşlarını kaldırdı:

“Bu nasıl olacak bayım.. hadi diyelim iki üç –gerçi bir yarışı üç kere bilmek bile o bilenden kuşkulanmaya yeter- yarışı bildim, üçüncü dördüncü de insanlar demeyecek mi ne oluyor lan? Ve garantisi ne her yarışı bileceğinizin? Lan siz at yarışlarında da mı varsınız? Mafyanın ekmeğine de mi göz diktiniz elinden aldınız?”

Tahir Kirmani koltuğa geri yaslandı, sağ ayağını altına alıp sol ayağını yukarı çekti, daha bir yerleşti:

“Müdürüm at yarışından söz eden kim? Elbet insanlar kuşkulanır. Ama bizim yarışlarla ilgimiz ne? Herkesin gözü önünde bir bilen olarak çok para kazanmak mümkün. Yeter ki bir bilen olsun. Mesela borsa..”

“Hah.. işte tam bildiğim şey.. at yarışında ders veririm ancak borsa da kapıcılık bile yapamam, at yarışından daha kötü!”

“At yarışından kötü olduğuna katılırım” dedi Tahir, “Ancak herkesin gözü önünde hiç kimsenin kuşkulanmadığı para borsada kazanılır ve size bunu taahhüt ederiz. Küçük bir meblağ kâğıt alacaksınız. Diyelim aylığınızın dörtte biri kadar. O kâğıt ay sonunda en az on yirmi katına ulaştıracak sizi. Bir kere. Sonra da kazandıklarınızı çevirip duracaksınız. Bir yıl olmadan siz bile inanamayacaksınız. Ama kimseyi inandırmak zorunda kalmayacaksınız. Çünkü herkesin gözü önünde kâğıt alıp sattınız. Ne diyorsunuz?”

“Evet!” demişti Sansar. Ve yeni bir başlangıç yapmıştı yaşamında. İtibarı artmış, en yukarılarda adı anılır olmuştu. Bir zamanlar Serdar Akkuş’un yanında sönük bir komiserken şimdi parmakla gösterilen ve sürekli yukarılara tırmanan biri olmuştu. Şimdi de Şendilya Emniyet Müdürüydü. 

İdris bir muammaydı şimdilik. Ekonomik durumunda kuşku çekecek bir yön yoktu ve kendisi de muhafazakâr bir çevreden gelmekle beraber Nizarilerle yolları buluşmamıştı. Deyim yerindeyse rakip yapılardı. İdris Kuzgun da dinsel bir cemaatin bünyesinde büyümüştü Alper Eken’in de içinde büyüdüğü bir yapıydı. Zaman zaman gençliklerinde birbirleriyle karşılaşmışlar, sohbet etmişlerdi. Çay içip yemek yemişlerdi. Bir takım etkinlerde bulunmuşlardı fazla yakın olmasa da. İdris konusunda Kaan Ardıç yanılıyordu büyük bir ihtimalle. Fakat dediğine göre görsel kanıtlarla geliyordu adam. Kendinden emin bir biçimde. Acaba Nizariler devlet yapısına sızdıkları gibi diğer cemaatlere de sızmış olabilirler miydi? Niçin olmasın? Bunu çok önceleri söylemiş olsalardı Alper Eken şiddetle karşı çıkardı. Şimdiyse emin değildi. 

Nizariler ifritlerin bir yapılanmasıydı ve onların hiçbir ahlaki kuralları takmadığını biliyordu. İnandıkları şeyin yasakladığı şeyleri bile yapmaktan kaçınmayan, yeri geldiğinde en kötü şeylere bile izin veren bir yapı hangi ilkeye sadık olabilirdi ki? “Umarım İdris onlardan biri değildir” dedi kendi kendine başkan, kocaman bir soru işaretinden başka bir şey olmayan onun hakkında istediği rapora bakarken.

İdris başkanın kendisine baktığını hissetmiş elindeki kâğıtları masaya bırakmış, geri çekilip gülerek,

“Başkanım ben bakanlığa gitsem.. işleri hızlandırsam, kaplumbağa hızıyla akıyor bilgiler bu da canımı sıkıyor!” dedi. 

Başkan elindeki notu okuyormuş gibi yapıyordu, başını evet anlamında salladı, okumasını bitirmiş gibi yaparak başını kaldırdı:

“Haklısın bakanım” dedi. “Gidin ve fakat neye ulaşırsanız ulaşın hemen buraya bildirin, kriz masası burası. Bir de basın toplantısında yanımda olmanızı istiyorum, eğer bir sakınca yoksa. Medya bu kere çok acımasız saldıracaktır, paslaşırız. Olur mu?” 

Bakan ayağa kalktı:

“Elbette sayın Başkan!” dedi. 

Başkan Fuat Sansar’a hitaben, “Sayın müdürüm isterseniz siz de gidebilirsiniz.” dedi. 

Fuat Sansar yanıtlamadan bakan kalktığı koltuğa yeniden oturdu. Bu hareket başkanın gözünden kaçmamıştı. Bu ikiliden biri gitmek istediğinde diğerini de göndermek istiyormuş gibi yapmıştı başkan bunun üzerine gitmek isteyen istediğini unutup yerine oturuyordu. 

Fuat Sansar:

“Eğer müsaade ederseniz buradan izlemeye devam edeyim efendim, sıcağı sıcağına paylaşım için daha iyi olur?” diye yanıtladı başkanı. 

Başkan kafasını salladı. Kapı açıldı içeri elinde dosya genç bir bayan girdi. Doğrudan başkana ulaşıp dosyayı başkana verdi, eğilip başkanın kulağına bir şeyler fısıldadı. Başkan kafasını ağır ağır salladı. Dudaklarını ısırdı. Sansar ve Kuzgun bir an bakıştılar, tekrar bakışlarını başkana çevirdiler. Dosyayı veren bayan gitmişti. Başkan dosyayı açmış okumaya başlamıştı. Anlamsız şeyler yazıyordu. Bu bir mizansendi ve iki Nizari casusunu burada tutmak için uygulamaya konulmuştu. 

Ne Kuzgun ne Sansar bir şey sormaya yeltenmediler. İşlerinin başındaymış gibi yapmak, başkana gelen şeyleri başkan bir şey söylemeden konuşmamak, sormamak kendileri üzerine çekilecek dikkatleri baştan uzaklaştırmak demekti. Çok dikkat etmeleri gerekiyordu. Başkan öksürdü. Elini çenesinin altına koydu:

“Arkadaşlar” dedi öfkeli bir tonla, “Bombanın Nizariler tarafından patlatıldığı kesinleşti. Bunu notlarımız arasına alalım!” 

Tekrar dosyaya dönmüştü başkan.

İdris Kuzgun kuşkusunu belli ederek,

“Nasıl kesinleşmiş Efendim? Bilginin kaynağı güvenilir mi? Nizarileri günahım kadar sevmediğim herkes tarafından bilinir, böyleyken düşmanım diye onlar hakkında söylenen her şeyi de doğru kabul edemem.” dedi.

Başkan yumuşak bir sesle, ikna etmeye çalışıyor gibi yaparak,

“İdris Bey, bilgi kaynağı başkanlık araştırma kurulundan geliyor. Yani dedikodu mahiyetinde bir şey olmadığını anlarsınız?” diye sordu.

“Tamam da” diye karşılık verdi bakan, “Nizariler her türlü pisliğin, kumpasın içindedirler bunu bilirim, yalnız cinayet, bomba.. onların hiçbir zaman işi olmadı. –emniyet müdürünü işaret ederek- müdürüm daha iyi bilir, hemen her olay, her eylem yapanın imzasını taşır. Yani eylemin boyutuna biçimine bakarak araştırmayı o imza üzerine yoğunlaştırırız. Nizarilerin bugüne kadar böylesi bir eyleme kalkıştığına dair en ufacık bir bilgimiz yok! Öyle değil mi müdürüm?” 

Fuat Sansar hiç renk vermeden,

“Evet!” diye yanıtladı bakanı. 

Başkan itirazını sürdürdü:

“İyi de canlı bombanın Nizari yurtlarında büyüdüğünü, onların okulunda eğitim gördüğünü dikkate almıyorsunuz.” 

İdris bu sözler üzerine rahatlamıştı. Başkanın elinde olayı Nizarilere bağlayacak en ufak bir kanıt yoktu. Tebessümünü gizlemeye gerek duymadan,

“Başkanım hatırlayın bu bilgiyi size bizzat ben verdim. Her ne kadar yurt ve okulun kendilerinin Nizarilerle bir ilgisi olmadığını iddia etseler de söylentileri kabul edip üzerine gitmemiz gerektiğini de söyledim. Ve şunu da söyledim ki çocuk dün geceden beri yurtta değilmiş. Bu çocuk arada sırada kaybolurmuş. Fakat etüt hocaları bu durumu yönetime hiçbir zaman bildirmemişler. Çocuğun kendilerinden daha fazla soğuyup hepten kaçıp gitmesini önlemek için böyle yapmışlar. Nihayetinde çocuk ceza alacaktı kaçışı yüzünden. Etüt hocalarının savunmaları böyleymiş. Savunmaları akılcı olsa da yöneticilere etüt hocalarını sorguya çekmelerini tembihledim. Okul yöneticileri kuşku bulutlarının üzerinde dolanmasından rahatsız. Kendilerinin Nizari söylentisini de rakiplerinin çıkardıklarını söylüyorlar. Gerçi ben ne Nizari olduklarını ne de olmadıklarını söyleyebilirim.”

Fuat Sansar, “Afedersiniz” diyerek bakanın sözünü kesti, “Evet eylemler örgütlerin imzasını taşır, doğru bugüne kadar Nizarilerin cinayete yönelik eylemler yapmadığını biliyoruz, ancak yapmayacakları anlamına gelmez. Yaptı kabul etmek ne kadar hatalı ise yapmadı kabul etmek de o kadar hatalıdır. Bence aklımızın bir köşesinde dursun. Bilgiler düzmece olabilir. Ben ayrılıkçı örgütün bu eylemi örtme girişiminde bulunacağı kuşkusunu taşıyorum. Böylesini beklemiyorlardı belki de. Belki de yurt dışı desteklerinin kesilmesinden endişe ettikleri için bu eylemi üstlenmedikleri gibi, başka bir örgüt üzerine yıkmak için harekete de geçmiş olabilirler. Ancak dediğim gibi, yine de Nizarilerin yapmadığını da söyleyemeyiz. Her ne kadar bugüne kadar yapmamış olsalar da!”

Başkan başını salladı:

“Ben de müdürüme katılıyorum. Ne red ne kabul. Aklımızın bir köşesinde dursun bu!”

İdris Kuzgun alayımsı bir sesle;

“Umarım bu haber alma örgütünün bir üfürmesi değildir!” dedi. 

Başkan kaşlarını çattı:

“Sayın bakanım bilgi kaynağını söyledim. Ve itiraf edeyim ki, haber alma başkanının iyi güzel ve uzun bir  tatile ihtiyacı olduğunu düşünmeye başladım!”

İdris ve Fuat birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi. İdris elinde olmadan fazla da umursamadan Fuat’a göz kırptı.

Masa üzerindeki telefonun titreşimi üzerine telefonu alıp yanıtladı.

“Evet.. Tamam! Hemen geliyorum!”

Başkan ayağa kalktı odadakileri şöyle bir taradı:

“Arkadaşlar bana bir beş- on dakika müsaade. Ha bakanım gitmek isterseniz gidin, ama basın toplantısında mutlaka yanımda olun!” dedi.

İdris “Siz gelene kadar bekleyeyim!” karşılık verdi. Koltuğunda ileri geri sallanmaya başladı.

Başkan odadan çıkıp haber almadan gelen görevlilerin konuk edildiği yere doğru yürüdü. Onların gelişini özel korumasından başkası bilmiyordu. Gözlerden uzak bodruma giden hole çıktı. Hol oldukça sadeydi. Yerler makine işi ince halıyla kaplıydı, ayak sesini emmesi düşünülerek düzenlemişti. Duvarlarda ise reprodüksiyon tablolar vardı. Holde zaman zaman devriye gezen muhafızlar olurdu, başkan bir iki muhafızla karşılaştı. Muhafızlar gerekli uyarıyı almışlardı. Ve tedbirliydiler. 

Bodruma inen gizli asansöre bindi başkan ve konukların bulunduğu odaya indi asansörle. Otuz otuz beş yaşlarında sırım gibi uzun boylu, iri kaslı esmer genç bir adamla yirmili yaşlarda çelimsiz zayıf ve gözleri ağlamaktan kızarmış biri ile karşılaştı. Bekleyenler başkanı karşılarında görünce hazır ola geçmişlerdi. Çelimsiz, zayıf olan genç beceriksizce arkadaşını taklit etmiş, komik bir hale düşmüştü. 

Başkan görmezden geldi. Ve gözleri kızarmış gence, “Sanırım sen yeni biri olmalısın.. işinin ilk günü falan mı yoksa?” diye sordu şefkatle. 

Genç adam yutkundu onun yerine Suat; 

“Arkadaş sivil danışman efendim!” diye yanıt verdi.

Başkan hemen söze girdi:

“Pekala gençler bana ne getirdiniz?”

Suat sivil danışman dediği Tilki’ye baktı. başıyla “Hadi” der gibi işaret etti. Tilki heyecanını yenip masa üzerine bıraktığı laptopunu açıp filmi çalıştırdı:

“Buyurun efendim!” dedi.

Başkan gözlerine inanamıyordu. Emniyet müdürü Fuat Sansar ve iç işleri bakanı Nizarilerin başı Salih’ül Emre’nin karşısındaydılar ve direktifler alıyorlardı. Gözleri şaşkınlıktan daha da iri açılmıştı. Dudaklarını ısırmış, hırıltıyla,

“Vay canına!” demişti, “Allah kahretsin! Allah kahretsin!” dedi. “Bunları diri diri çarmıha germeli!” diye sürdürdü konuşmasını. “Gençler bu iki hainin yukarıda nasıl hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi davrandıklarını görseniz şaşarsınız? Bu itleri hemen tutuklayacağız. Ardıç size ne dedi?”

Suat hazır ol vaziyetinde, “Efendim sivil danışmanımız onlarla ayrı ayrı beş on dakika görüşecek sonra izin verirseniz ben uzun bir sorguya çekeceğim.” dedi.

“Anladım!”

Cebinden telefonunu çıkardı. telefondan “Şuan aradığınız numaraya ulaşılamamaktadır!” mesajını dinledi. Öfkeyle “Kahretsin..” Suat’a bakıp, “Ardıç nerede?” diye sordu.

Suat omuzlarını düşürüp, “Bilmiyorum efendim!” yanıtını verdi.

Başkan daha sert bir sesle:

“Gerçekten bilmiyor musun? Yoksa bilmiyorum de, dendiği için mi böyle diyorsun?”

Suat istifini bozmadan:

“Gerçekten bilmiyorum Efendim!” 

Başkan Tilki’ye döndü.

“Ya sen bay sivil danışman sen de mi bilmiyorsun?”

“Bilmiyorum efendim” dedi kekeleyerek.

Başkan iki adamı dikkatli bir biçimde inceledi. Sivil danışman gerçekten bilmiyordu. O açıktı. Ama diğeri? Kurt istihbaratçı da bilmiyor muydu? Niye yalan söylesindi ki?

“Adam tam da kaybolacak günü seçti. Pekala o iki haini buraya göndereceğim. Sorgu mu görüşme mi, her ne halt edecekseniz burada edeceksiniz. Kimse de bilmeyecek. Siz işinizi bitirip gittiğinizde de onlar burada alıkonacak. Ve siz bilmeyeceksiniz. Sanırım söylememe gerek yok, buraya hiç gelmediniz, ne bakanı ne de emniyet müdürünü görmediniz. Anlaştık mı?”

“Emredersiniz!” dedi Suat. 

“Bir şey daha” dedi Başkan, “Bay Ardıç’ı görürseniz bir zahmet bana uğrama şerefini bağışlasın!”

Suat tekrar “Emredersiniz!” yanıtını verdi. Başkan geldiği asansöre binip odadan çıktı. Suat derin bir iç çekti ve “Devrem,” dedi sevecen bir sesle, “Bu adamda tuhaf bir güç var. Bak inan bu adamda tuhaf bir kuvvet var.. lan az kalsın altıma edecektim birden bire karşımda görünce. Oysa ben aç yılanlarla bir torbaya konsam bu kadar tedirgin olmam.. Bak inan olmam!” dedi.

Tilki Süleyman gülmekle yetindi. Üçlü kanepeye oturdu. Suat Dönmez de hemen gencin yanına çöktü şen bir sesle;

“Lan Devrem dedik, arkadaş dedik.. gel gör ki somurtup duruyorsun arkadaş.. ne kötülüğümü gördün? Arabada gelirken de bin türlü şaklabanlık yaptık ama.. nafile.. Dayı o halimi görse beni arabanın camından dışarı fırlatırdı.”

Tilki güldü. Başını kaldırıp Suat’a baktı. Genç biraz da olsa kendine gelmişti. Başkanlık konutunun havası mı, kendi konuşmaları bilinmezdi ama bu iyiye işaretti. Tilki Süleyman sıkıntılı bir sesle;

“Niye Dayı diyorsunuz gerçek bir adı yok mu?” diye sordu. 

Suat içini çekti, kaşlarını çattı;

“Hop hemşehrim.. devlet sırrı.. yoksa sen karşı casuslardan mısın?” yanıtını verdi. ikisi de gülmüştü. 

“Valla niye Dayı denildiğini bilmiyorum. Haber almada ikinci yılım. Daha geldiğim ilk gün biri “Dayım seni çağırıyor!” dedi. Şaşırdım. Lan bana ne senin dayından, diyecektim, tuttum, kendimi. Sabahtan beri zaten duyup duruyordum Dayı lafını.. dayı geldi mi, dayı orada mı? Dayı dün demişti ki.. kimdi lan bu dayı? Demek her kurumun bir dayısı vardı. bizim dairede insanların gerçek adı söylenmez. La kardeş herkes herkese bir ad vermiş öyle gidiyor. Bak Dayı bana “Havel!” dedi, adım kaldı Havel. Suat Dönmez nerede diye sorsan tuhaf tuhaf yüzüne bakarlar, kimi soruyorsun diye. Havel burada mı, dersen hemen cevap alırsın. Anlamını sorsan havelin inan bilmiyorum, kötü bir şey mi iyi bir şeymi, aşağılıyorlar mı, yüceltiyorlar mı? bilmiyorum Tilki kardeş!”

“Tilki” sözcüğüyle irkilmişti Süleyman “Nereden biliyorsun?” diye sordu kuşkuyla. Suat genci sakinleştirmeye çalışarak,“Tam da bir istihbaratçıya soracak soruyu buldun. Sen bize gelmeden adın konmuş arkadaş. Kaderin bizim bura, öyle anlaşılıyor. Bizimle kalacak mısın?” diye sordu.

Tilki Süleyman dudak büktü;

“Benim eğitimim yok.. çaycı olarak ne kadar tutarlar bilmiyorum! Sahi Dayı’nın gerçek adı ne?”

Suat neşeyle “Dayı!” diye yanıt verdi. Tilkinin surat astığını görünce fısıltılı bir sesle ,“Bak aramızda kalacak, yoksa Dayı beni vurur, anlaştık mı?”

Tilki başını salladı aynı ses tonuyla;

“Anlaştık!” dedi. Suat sağa sola baktı gence doğru daha da yanaşıp;

“Ergin Muharip!” dedi. “Onlar sülale boyu istihbaratçıdır.. bilesin. Valla sana bakar bakmaz adını öğrendiğini anlarsa şaşırma.. yalnız beni ele verme!”

“Vermem!” dedi Tilki Suat’ın dizine hafif bir şaplak attı.

Asansörün hareket ettiğini gördüler. Sustular. Asansörün kapısı açıldı. İki hain renkleri kaçmış, yıkılmış bir biçimde odaya iki muhafızla birlikte girdiler. Sorgu için her şey hazırdı. Ayrı ayrı görüşeceklerdi. Tilki önce bakanı aldı karşısına. Müdür yan odaya götürülmüştü. Başında bir nöbetçi sürekli duracaktı. Her ne kadar üzerleri aranmış intiharlarını sağlayacak her hangi bir şey bulunmamış ise de gözlerini üzerinden ayırmayacaklardı. 

İdris Kuzgun Tilki’nin karşısında iki büklüm duruyordu. Görüntüler kendisine izletilmiş inkârın anlamsız olduğu anlatılmıştı. İtiraf ederse cezası hafiflerdi. Ne kadar hafiflerse. En azından belki hücre cezası almazdı. Kim bilsin?

Tilki adamın gözlerinin içine baktı bir süre. Adam rahatsız olmuştu. Bitkin bir sesle;

“Ne soracaksan sor.. bu işkence bitsin!” dedi.

Tilki:

 “Ben sizi sorguya çekmeyeceğim. Sadece bilmek istediğim bir şey var..”

“Neymiş o?”

“Uyuyan müritlerden haberiniz var mı? Ya da tanıdığınız uyuyan mürit var mı?”

İdris Kuzgun, “Hiç duymadım!” yanıtını verdi. 

“İyi düşünün!” diye ısrar etti Tilki.

Adam hafızasında geziniyor, her hangi bir toplantıda yahut her hangi bir etkinlikte, yahut sıradan bir konuşmada ‘uyuyan mürit’ söylemiyle ilgili bir şey duyup duymadığını hatırlamaya çalışıyordu. 

Toplantılarda olmasa da sıradan konuşmalarda bir şeyler duymuş olabilir miydi? Sıradan konuşmalar Nizariler arasında daha faydalı olan konuşmalardır. Birbirlerine üstünlük taslamak, önemli bir yeri olduğunu hissettirmek için salt duydukları bir şeyi bile detaylandırır, kendilerine mal etmeye çalışırlardı. Fakat öyle sıradan konuşmalarda bile duymamıştı. Kara kutudan bile duymamıştı. Kendini ne kadar zorlarsa zorlasın.. yoktu. ilk kez şimdi burada duymuştu. Bu kesindi.

“Anladım! Size inanıyorum!” dedi Tilki yumuşak bir sesle. 

Bakanın yerinde şimdi emniyet müdürü oturuyordu. Bakan bu adamdan daha insandı. Öyleydi. Bakanın kendisine bakışıyla bu adamın üstenci bakışı, aşağılayıcı tavrı.. itin teki olduğu belliydi. Tam Salih’ül Emre’nin aradığı sevdiği tip. Bencil, kendini beğenmiş, acımasız, anında her şeyi satabilecek tıynette biri. Yüzüne bakılacak biri değildi. Yine de gözlerini bu ifritin gözlerine mıhlamalıydı. Ve öyle yaptı. Sükûnetini sağlayıp aynı soruyu sordu;

“Bakan beye uyuyan mürit ifadesini duyup duymadığını sordum. Duymadığını sizin duymuş olabileceğinizi, bilebileceğiniz söyledi. Siz böyle bir şey duydunuz mu? Bu konuda bildiğiniz bir şeyler var mı? Uyuyan mürit.”

Fuat Sansar kayıtsızdı. Fakat bilmediği şey Tilki’nin bir televizyon izler gibi anılarını izlediği gerçeğiydi. 

“Uyuyan mürit ha! Pabucumun tersi. Ulan hayvan sana söyler miyim? Sen kimsin çaycı parçası?”, diye geçiriyordu içinden. Ve Tilki bunları hafızasına kaydediyordu. Adam suskunluğa gömüldükçe anılarında derinleşiyordu. Derinleştikçe görüntüler netleşiyordu.

“Demek uyuyan mürit. Haber almada Hülya var.. onu ben yerleştirdim oraya.” 

Bir odadaydı müdür. Yanında Tahir Kirmani ve genç bir kadın vardı. Kaan Ardıç’ın sekreteri Hülya Kostak. Tahir Kirmani ipnotize ediyordu kadını. Ve Fuat Sansar olan biteni büyük bir  sessizlik içinde izliyordu.

İkinci bir uyuyan mürit belirdi adamın anılarında çöp toplayan biriydi bu. Fuat Sansar Tahir Kirmani’ye,

“Böyle birinden ne elde edilir ki.. adi bir çöpçü işte!” diyordu.

Tahir Kirmani gülerek, “Müdürüm çöpçüler temizlik işinde deneyimlidirler.. çok işimize yararlar..” yanıtlamıştı.

Sonra bir başkası.. ayrılıkçı örgütünü üst yöneticilerinden biri. Hakikat gazetesi sahibi Turan Ramiz, baro başkanı avukat Talat Fevri.. ve..

Süleyman başını salladı. Gördüklerine duyduklarına inanamıyordu. Bu olamazdı. 

“Hayır!” diye bağırdı. Fuat Sansar şaşırmıştı.

“Ne hayır?” demişti. Tilki kendini topladı. Aman Tanrım.. kendisi. Tahir Kirmani on altı yaşlarındaki kendisini ipnoz ediyordu. Sansar “Demek uyuyan mürit ha!” demişti Tilki Süleyman’la olan anısını gözleri önün getirince. “Bay uyuyan mürit.. kim bilsin seni ne için hazırladılar.. Başkanın konağında olduğuna göre.. niye olmasın? Başkanın tam alnının çatısına çakacaksın kurşunu belki de.. belki de o el sensin.. pislik herif!”

Tilki adamı yan odaya gönderip hızla çalışmaya başladı. Görüntüleri işlemeli ve bu işe bir son vermeliydi. bu itin söyledikleri doğru olabilirdi. Doğru olsa bile onlara fırsat verecek değildi. Kendisine her hangi bir mesaj henüz iletilmemişti. Ve elini çabuk tutmalıydı. Görüntüleri işlemeyi bitirdi. Laptopu kapadı. Bakanı sorgulamakla meşgul Suat’ın yanına vardı. 

“Abi hole kadar gelir misin?” diye fısıldadı kulağına. Suat yerinden kalktı. 

Sevecen bir sesle, “Suat Abi tabancan yanında mı?” dedi. 

Suat şaşırdı: 

“Hayırdır!” 

“Bu Sansar’dan daha fazla bir şeyler alabilirim. Adam ölümden korktuğu kadar başka bir şeyden korkmuyor. Bugüne ait sakladığı çok önemli şeyler var ve bana söylemiyor. Tehditle alabilirim.” 

Suat hayır anlamında kafasını sallıyordu.

“Bak güven bana!” diye ısrar etti Tilki.

Suat razı olmuyordu, olmayacaktı. “Sen eline hiç silah aldın mı çaycı?” dedi gülerek “Tabancayla şaka olmaz.”

Tilki Suat’ın hafızasına kilitlenmişti. Şuan Suat’ın düşündükleri kendisi için, yapacağı şey için önemliydi. Suat’a odaklanmalıydı, bir açığı bulup üzerine gitmeliydi. “Oh!” dedi içinden. Adamı nasıl ikna edeceğini bulmuştu.

“Bak abi.. tek bir kurşun.. şarjörü boşalt. Bir kurşunu namluya sür ve bana ver.. güven bana abi.. dediğimi yapmazsan inan dayıya adını söylediğini söylerim!” 

Son tümceyi öyle içten ve sevimlice söylemişti ki Suat’ın usulca tabancasını çıkartmaya yetmişti. Şarjör boşaltılmış, tek bir kurşun namluya sürülmüştü. Tabancayı istemeye istemeye Tilkiye uzattı. Tilki tabancayı aldı:

“Abi” dedi Suat’a. “Abi bana bir şey olursa Kaan abime söyle şifresini kendisinin kolaylıkla bileceği bir dosya hazırladım. Orada her şeyi kolayca anlayacak, gerekli bilgilere ulaşacaktır. Kendisi kolayca bilecektir şifreyi..”

Suat hiçbir anlam verememişti bu sözlere. Tilki çoktan yan odaya geçmişti. Suat bir süre kararsız kalmıştı. Gidip yanında dursa, adamdan istediğini almakta zorlanırdı belki. Ya bir delilik yaparsa? Ya haine bir şey yaparsa? Ya Tilki gerçekten karşı taraftansa! 

Yan odaya kilitlendi. Odanın kapısı açılıp kapandı. Konuşmaları duymak için iyice yaklaştı. Duymanın imkânı yoktu.

Suat elinde tabanca odadan içeri girip müdürün karşısına oturdu. Şimdi sırıtma sırası kendisindeydi. Pis pis sırıttı. 

“Benim uyuyanlardan olduğumu biliyor muydun?” diye sordu. Adam omuz silkmekle yetindi. “Peki, benim sırrımı biliyor musun? İnsanları düşündürtüp sonra da onları bir TV gibi izlediğimi?” 

Bu kere adamın dikkatini çekmişti. 
,
"İstersen aklından geçirdiğin isimleri tek tek sayayım ha? Mesela haber almaya yerleştirdiğin Hülya Hanım. Gazete patronu Ramiz Turan.. tek tek saymamı ister misin?” adamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. “İşte böyle pislik torbası” dedi Tilki. 

Tabancayı ona doğrultup,

“Peki, benim görevimin ne olduğunu tahmin edebiliyor musun? Temennini değil. O boş bir temenni. Ahmakça bir heves. Belki bana günü geldiğinde senin gibi pislikleri temizleme görevi verilmiştir ha? Ne dersin? Sahi az kalsın söylemeyi unutacaktım. Sizin uyuyan güzellerinizden biri bugün temize havale edildi biliyor musun? Sekreter hakkın rahmetine kavuştu. Şimdi de.. bak bir silah elden nasıl alınırmış gör!” dedi, 

Adam silahın kendisine sıkılacağını sanarak masanın altına eğildi. Tilki namluyu ağzına sokup tetiğe asıldı. Sandalyeden yere düştü. Eli kapı kolunda olan Suat silah sesini duyar duymaz içeri daldı. Gözlerine inanamıyordu. Tilki boğazı parçalanmış yerde yatıyordu. Masanın altına sinmiş emniyet müdürü tir tir titriyordu.





<< Önceki                                                    Sonraki>>


Cemal Çalık, 23.01.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 


Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı