26 Temmuz 2019 Cuma

SA7858/KY1-CÇ656: Mahcup Bir Öğrencinin Muazzep Öyküsü

"Sadık, Muzaffer’in odasında şekerli çay hayali kuruyor. Elinde silahı olsa şakağına dayayacak ve o söylediği yalandan ötürü kendisini cezalandıracak. Böylesi bir imkândan mahrum. Bu mahrumiyet şekerli çay hayaline yönlendirmiş."


1986’nın temmuz ayının son haftasıydı. İkinci sınıf üniversite öğrencisi Sadık öğlene doğru uyandı. Cuma günü olmasına karşın öğlene kadar uyumasında bir sakınca yoktu, zira okul tatildi. Gece geç yatmıştı. İki gözlü bekâr evinde yalnızdı. Uyanması için bir gerekçesi yoktu. Bir süre daha hem yatak hem oturma işlevi gören çek yatta bir süre daha yatar vaziyette durdu. Sırt üstü dönmüştü. Tahta tavandaki şekillerden bir şeyler çıkarmaya uğraştı her zamanki gibi. Çözecek bir giz mi vardı? Hayır. 

Şekilleri kâh bir insan başına benzetiyor, kâh şaha kalkmış bir ata, kâh salkım saçak hiç bilmediğim her hangi bir ağaca. Kalksa ne yapacaktı? Hiç! Dışarı çıksa nereye gidecekti? Samimi olduğu arkadaşlarının neredeyse tamamı memleketlerine, uzaktaki evlerine gitmişlerdi. Kimi bulacaktı? Kimle vakit geçirecekti? 

En fazla arkadaşlarıyla takıldıkları kahvelerden birine gider, şansı varsa kahvehane sahibi videoya hiç izlemediği bir filmi koyar –nedendir bilinmez hep izlediği filmleri koyarlardı, arkadaşı Yılmaz’ın ‘nuhi nebiden kalma’ dediği türden filmler- böylece sıkılmadan vakit geçerdi. Ama kahve tehlikeliydi. Cebinde son yirmi lirası kalmıştı ve bu yirmi lira ailesinin pazartesi günü göndereceği –bu da parayı Salı günü alacak demektir- harçlığa kadar dikkatli harcaması gerekirdi. Cuma, cumartesi, Pazar ve pazartesi. Her gün için en fazla beş lira harcaya bilirdi. Kahveye giderse limit aşılır ve aç kalırdı. Borç isteyecek kimsesi yoktu. 

Ve evin hemen yanı başındaki bakkaldan veresiye alacak yüzü de kalmamıştı. İki aylık borcu birikmişti. Bakkal ters ters bakıyordu. Sadık görmezden gelse de bakkal kendini bir şekilde gösteriyordu. harçlığı gelir gelmez borcun en az üçte ikisini ödeyecekti. Böyle karar vermişti son üç paket birinci sigarasını utana sıkıla yazdırırken. Allah’tan üç paket almıştı. Neyse ki bir buçuk paketten fazla sigarası vardı. Sigara işi kolaydı aslında. Tren istasyonu sağolsun.. bolca içilecek izmarit her zaman bulunurdu. Yine de evde durmak pek akıllıca değildi. sıkıcıydı. Bırak başka evci öğrencilerin evlerindeki televizyonu kendi evinde radyo bile yoktu. Birkaç kitap. Kendini eve kilitleyip kitap okuyarak vakit geçirmek olacak iş değildi. 

Evden çıktı. Bakkala gözükmemek için tarla tarafına saptı. Geniş bir yay çizip mısmıl ırmağın ilk köprüsüne vardı. köprüyü geçip cumhuriyet caddesine çıktı. Paşa Camii'nin önündeki seyyar simitçiden bir liraya simit alıp Güler Kahvehanesine doğru yürüdü. Kahvehane her zamanki gibi kalabalıktı. Dışarıda boş bir sandalye bulup oturdu. Garson çayını getirdi. Gülerek;

- Ne o memlekete gitmedin mi? dedi.

- Biraz işim vardı! diye yanıtladı Sadık. 

Çayından bir yudum alıp simidinden bir parçayı ağzına attı. Sabah ve öğle yemeklerini birleştirmenin hazzıyla doldu. Sarışın, pörtlek gözlü bu garsonu oldum olası sevmemişti Sadık. Bir an önce başından gitsin diye bardağa sarılmıştı. Neyse ki garsonun gevezeliği bugün üzerinde değildi ve hemen çekip gitmişti. Sadık rahat bir nefes aldı. Çayını aheste aheste içecek böylece ‘Tazeleyeyim mi?’ sorusuna muhatap olmayı geciktirecek, bu arada videoya film konulursa en fazla iki çay daha içip sonra kalkıp gidecekti. isterse film bitmemiş olsun. Günlük bütçesine uygun olan üç çay iki simitti. Dördüncü bir çay yarınki paradan harcamak olurdu. Bu hiç işine gelmiyordu. Hemen arkasındaki masada okey oynayanların konuşmaları çalınıyordu kulağına. Şişko’nun –oyunculardan biri- çok şanslı olduğunu, geçen ay ev kirasını okeyden çıkardığını ballandıra ballandıra anlatıyorlar, Şişko dedikleri oyuncu da;

- Maşallah deyin oğlum.. nazar vereceksiniz! Diye karşılık veriyordu. 

Sadık üç günlük harcayacağı on beş lira ile şansını denemeyi geçiriyor aklından. Bunun intihar olduğunu bile bile. Ama düş kurmanın bir zararı var mı? Oyuna dahil oluyor. Her el kendisi bitiyor. Her el on beş lira. On el oynasa bu masada yüz elli eder. Sonra bir başka masa. Bu kahvede kendisinin, birkaç arkadaşının bir günde tüm harçlıklarını –altı yüz, yedi yüz civarında bir meblağ- kaybettiğini gözlerinin önüne getiriyor. Demek ki şansı olsa iki üç bin lira bir meblağla kahveden ayrılmak işten bile değil. Ama düşlendiği gibi olmadığını biliyor. Cebindeki son yirmi liranın nasıl son yirmi lira olduğunu unutmuş değil. Hayır, diyor kendi kendine. Çayı ne kadar yavaş içerse içsin çay bitmiş. Simit de bitti. Videoya filmde konmadı. Masadakilerin konuşması cebini, zihnini gıdıklıyor. Şeytan dürtüyor. Geveze garson boş bardağı alıyor;

- Tazeleyeyim mi?, diyor gevrek gevrek gülerek. 

- Kalkacağım, diyor Sadık oturduğu sandalyeye daha bir yerleşerek.

- Ne o cumaya mı gideceksin? Diyor Garson.

Dik dik bakıyor Sadık garsonun yüzüne. Garson çekip gidiyor. Sala veriliyor. Sadık sandalyesinde şöyle bir hareket ediyor. Camiye gitmekle gitmemek arasında bocalıyor. Kahvedekilerden kimse oralı değil. Kimse yerinden kıpırdamadı. Cami elli yüz metre aşağıda. Sadık kalkıyor. İçtiği çayın parasını veriyor. Camiye doğru yürüyor. Ezan okunup bitince paşa caminin avlusunda buluyor kendini. Hutbeyi dinliyor. İki rekât Cuma namazını kılıp yeniden kahvehanenin yolunu tutuyor. 

Hani şansı dönmüş olsa iki üç bin de değil, şöyle memleketten gelecek harçlık kadar kazansa, bakkala olan tüm borcunu kapasa, tren yerine değil de otobüsle memleketle gitse. Tren yedi saatli yolu on iki saatte ancak alıyor. Tamam tren ucuz. Ama birader git git bitmiyor yol. Otobüs öyle mi? Neredeyse trenin yarısı denecek kadar bir zamanda varıyor. Şansı belki dönmüştür. Örümcek ağına yakalanmak üzere olan bir sineğe benzetiyor kendini. Ağın etrafında mütereddit dönen bir sinek. Bir fare hatta. Peynir kokusunun sarhoş ettiği bir fare. Durumun bu olduğunu biliyor Sadık. Yine de ‘Ya kazanırsam, ya şans benden yana gülerse!’ diye geçiriyor içinden. ‘Hem tüm parayla oynamam. Nasılsa her el beş lira. Bir bilemedin iki el oynarım. Kaybettiğim için içtiğim çayları nasılsa ben ödemeyeceğim. Dört lirayla masadan kalkarım!’ diye kuruyor.

Kahveye varıyor. Kapı önündeki boş sandalyelerden birini oturuyor. Pörtlek gözlü garson kendisini bekliyormuş gibi başı üstüne dikiliyor. Sadık sıkılarak;

- Dördüncü arayan yok mu? Diyor. Gözleri fıldır fıldır dönen garson duyulur duyulmaz bir ıslık çalıyor, ocağın yanındaki masadan üç baş ona dönüyor. Eliyle Sadık’ı işaret ediyor. Onlar da başlarını sallıyorlar. Sadık yanların gidiyor. Masaya oturuyor Sadık. Taşlar dağıtılıyor. El harika. Sevinçten göbek atacak neredeyse. Üç ya da dördüncü elde tek taşa düşüyor. Alacağı on beş liranın hayaliyle olduğu yere yığılacak gibi. Sarı on üç’e al tamam. Sıra kendisine geliyor, taşı çekiyor. Gözlerini yumuyor. Gözlerinin önüne kadar getiriyor elini, gözlerini açıp bakıyor. Kırmızı altı. Başını sallıyor. Dudaklarını ısırıyor. Bir el daha, diyor içinden. Kırmızı altıyı sinirle koltuğunun altındakine atıyor. Adam kırmızı altıyı alıp okey atıyor. Sadık sağ eliyle sağ ayağını çimdikliyor.

Karanlıkta bekâr evine doğru yürüyor Sadık. Cebindeki son bozuklukları da harcıyor öfkeyle. İki simit almış. Cumartesine be pazara birer simit. Evden çıkmayacak. Salıya kadar. Su ve simit. Çayı iki gün önce bitmiş. Çay olsa da demleyecek piknik tüp bitik. Su ve simit. Yapacak bir şey yok. ‘Allah vere de bakkal kapatmış ola!’ diyor kendi kendine. Saatine bakıyor. Saat akşamın sekizi. Bakkal çoktan kapamıştır. Eve rahatça normal yoldan gidecek. Sokağın başına varında bakkalın ışığını yanar buluyor. Naçar yolunu değiştirip tarlalara sapıyor. Bir yarım saat daha yolu uzatmış oluyor. ‘Allah vere de, köpek möpek karşıma çıkmasa!’ diye geçiriyor içinden. 

Korku ve öfke karışımı duygularla eve dar atıyor kendini. Işığı yakmıyor. Bakkal belki kendisini bekliyordur,  akşam akşam çekemeyecek. Ayakkabılarını giysilerini çıkarmadan dağınık çek yata uzanıyor. Ağlamak istiyor. Ahmaklığına, salaklığına yoksulluğuna ağlamak, kendine lanetler savura savura ağlamak istiyor. 

Cumartesi, Pazar birer simitle yarı aç yarı tok geçiyor. Bakkal kapısını çalmıyor, 'Bu iyi', diyor Sadık. Pazartesi suyla karnını doyurmaya çalışıyor. Midesine kramplar giriyor. Midesinin düğüm düğüm olduğunu düşünüyor. Aç karna sigara da içilmiyor. Öfkeyle yarım paket birinci sigarasından bir sigara alıyor, iki fırt çekip kül tabağında öfkeyle söndürüyor. Midesi bulanıyor. Öğürüyor. 

Midesinden dışarı çıkacak ne var ki? Hiç! ‘Bugün geçmeyecek!’ diyor kendi kendine. Suyla yatışacak bir açlık değil bu. ‘Lan’ diyor kendi kendine ‘Evde bari şeker bulundursan ya? Tamam çayı şekersiz içiyorsun, ama misafirlerin şekerle içiyor, her defasında bakkaldan bir avuç kesme şeker alacağına doğru düzgün şeker bulundursan ya?’

Aklına birden Muzaffer geliyor. Sınıf arkadaşı. İki sokak ötede yerli Muzaffer. İyi çocuktur. Ailesi de. Tanışıyor. Bir iki kere gitmişliği var. Hem cömerttirler. Akşam yemek saatlerini de biliyor. Sevinçle doluyor, açlığını unutuyor Sadık. Gidecek. Akşam ezanı okunur okunmaz kapılarını çalacak. Muzaffer buyur edecek. Bundan adı gibi emin. Muzaffer’in cömertliği, arkadaşlığı, dostluğu dillere destan. Ailesinin de öyle. Sadık bu kararla neredeyse zil takıp oynayacak. Akşamı dar ediyor. Bakkala görünmeden sıvışıyor evden. Akşam ezanı okunalı çok olmuş.. yemeğin ortasında olmalılar. ‘Bu daha iyi!’ diyor Sadık. Rastlantı olmadığı kimsenin aklına gelmez, diye düşünüyor. Büyük bir heyecanla Muzaffer’lerin tek katlı betonarme evlerinin zilini çalıyor. Şansına Muzaffer açıyor kapıyı. Gülerek sarılıyor Sadık’a. 

- Hoş geldin Sadık, diyor Muzaffer. Kaynanan da seviyormuş ha.. biz de yeni sofraya oturduk.

Sadık bön bön bakıyor Muzaffer’e.

- Sağol be Muzaffer, ben de yeni yedim, diyor. Diyor ama kendi dediğine kulakları bile inanmıyor Sadık’ın. Sadık’ın kulakları inanmasa da Muzaffer inanıyor. Muzaffer Sadık’ın ne inatçı olduğunu biliyor.

- Sağlık olsun, başka zaman olur, geç odama ben de sana bir çay getireyim, diyor neşeyle.

Sadık Muzaffer’in odasında şekerli çay hayali kuruyor. Elinde silahı olsa şakağına dayayacak ve o söylediği yalandan ötürü kendisini cezalandıracak. Böylesi bir imkândan mahrum. Bu mahrumiyet şekerli çay hayaline yönlendirmiş. Muzaffer odadan içeri elinde çay giriyor. Çayı Sadık’ın önündeki sehpaya bırakırken;

- Sen şekersiz içiyordun değil mi? diyor. Sadık yarım ağızla, duyulur duyulmaz bir sesle;

- Evet, diyor.




Cemal Çalık, 26.07.2019,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları











Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı