21 Mart 2019 Perşembe

SA7529/SD1324: Christchurch Saldırısı ve Müslümanlık Karşıtı Terörizmin Normalleşmesi

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metni, metinden alıntıladığımız şu cümleyle yorumsuz olarak yayınlıyoruz: "Doğu halklarını olduğu gibi Batı halklarını da yağmalayan ve kilisede, sinagogda veya camide düzenli olarak ibadet etmeyen bu oligarkların, daha barışçıl bir dünyaya yönelik gerçek tehdit olduklarını kabul etmenin zamanı geldi."
Seçkin Deniz, 21.03.2019

The Christchurch Shooting and the Normalization of Anti-Muslim Terrorism

"Birçok Müslüman çoğunluklu ülkenin harap edilmesinden sorumlu olan gerçek güçler ve birçok Batı ülkesinde var olan kaos, sivil nüfus veya dinler tarafından değil, küresel oligarşinin mühendislerince ve bu kaostan elde edilecek olan kâr amacıyla üretiliyor." 

Kuşkusuz Yeni Zelanda tarihinin en kötü kitle katliamı, 28 yaşındaki Avustralyalı Brenton Tarrant’nın iki Christchurch camisindeki silahlı saldırısıyla (15 Mart 2019) Cuma günü gerçekleşti. Tarrant da dahil dört kişi, en az 49 masum insanın öldürüldüğü yasadışı eylem yüzünden tutuklandı. Tarrant, Facebook'ta canlı yayınladığı saldırılarla aralarında birkaç çocuğun da bulunduğu 40'tan fazla kurbanı öldürmekten sorumluydu, Müslüman topluluğu, özellikle de Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar’ı tehdit ediyordu.

74 sayfalık bir manifestoda açıkça anlatılan Tarrant’ın sembolleri ve ideolojisi, beyaz olmayan grupların doğurganlık oranları ve beyaz olmayanların Yeni Zelanda ve Avustralya gibi ülkelere göçünü bu ülkelerdeki beyaz çoğunluğu tehdit eden bir “işgal"e benzeten endişeleri yansıtıyordu. Ancak Tarrant -cehaletiyle- hedeflediği Müslüman göçmenlerin çoğunun, kendi ülkelerinde yaşadıkları Batılı destekli saldırılardan, işgallerden veya zulümlerden kaçarak Yeni Zelanda'ya geldiğini anlamadı.


Tarrant’ın görüşleri arasında dikkat çeken şey, farklı etnik grupların kültürel veya etnik ifade ve özerklik içinde sınırlandırılmamış “ayrı, benzersiz, [incelikli] bir şekilde seyreltilmemiş” bir şekilde tutulması gerektiği fikrini destekleyen açık bir etno-milliyetçi olduğu gerçeğidir. Tarrant, müslümanlardan nefret etmediğini ve yalnızca “topraklarımızı istila etmeyi, topraklarımızda yaşamayı ve halkımızı değiştirmeyi” seçen Müslümanları (yani göçmenleri) hedeflediğini de iddia ediyor.


Ayrıca, Müslümanları hedef almayı seçtiğini, çünkü “özellikle İslam uluslarının ırk veya etnik kökene bakmaksızın yüksek doğum oranlarına sahip olduklarını” ve “Batı'ya ve dünyanın diğer halklarına yönelik 1.300 yıllık savaş ve yıkım için İslam’dan intikam almak istediğini” belirtiyor. Görüşlerinin, Norveçli terörist Anders Breivik’in görüşlerine epeyce benzemesi, Tarrant'ın kendisini saldırı için bir ilham kaynağı olarak tanımladığı göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir.


Pek çok - saldırıdan sonraki saatlerde - Başkan Donald Trump veya Laura Loomer ve Jacob Wohl gibi “cihad karşıtı” göçmen karşıtı- alternative right- alternatif sağın önemli demagoglarını suçlamış ve parmaklarıyla göstermiş olsa da Tarrant'ın motivasyonlarını bağlam içine yerleştirmek önemlidir.


Nitekim, bu, Trump’ın siyasal iktidar gücünü elde edişi İslamofobik söylemleri kamusal alana yadsınamaz bir biçimde taşınmış olsa da, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı ülkelerin halklarının, Müslüman çoğunluğa sahip ülkelere yönelik saldırılara ve askeri işgallere destek vermesini sağlamak için propaganda yapmayı amaçlayan çok daha büyük bir girişimin delilidir.


Bununla, büyük ölçüde Batılı hükümetlerin ürünü ve itaatkâr bir medya aracı olarak İslamofobi üretildi, ülkelerinin yağmalanmasını haklı çıkarmak ve onların dikkatini yaşadıkları acılardan saptırmak için dine terörizm çamuru-iftirası atarak tüm Müslümanlara hükmetmeye çalıştılar.


Bu, Batılıların Müslümanların ülkelerinde ve yurtdışında bölünmelerini sağlamayı amaçlayan klasik bir “böl ve yönet” aldatmacasıdır. Christchurch'teki korkunç saldırı, bu aldatmacanın talihsiz başarısının ve yaygınlığının yanı sıra durdurulması gerektiğine dair güçlü bir uyarının kanıtıdır. Nitekim, bu imal edilmiş İslamofobi, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanların Batı destekli savaşlardan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını ve eğer “daha güvenli” olan Batı'ya kaçsalar bile, Müslüman çoğunluklu ülkelerde yapılan Batılı askeri operasyonlarını haklı çıkarmak için kullanılan savaş propagandasıyla boyanmış sırtlarının hedef olduğunu gösteriyor.


İslam, medya ve “Bitmeyen Savaşlar”: “Gerçek” terörist kim?


11 Eylül'den ve “Teröre Karşı Savaş”ın ortaya çıkmasından bu yana, kitle iletişim araçları giderek artan oranda Müslümanları ve Müslüman çoğunluklu ulusları savaş, terörizm ve şiddet ile ilişkilendirmeye çalıştı. Nitekim, Müslümanlar, İslam ve İslami örgütlerle ilgili 10 ana akım haberin 9'u şiddetle ilgilidir ve ana akım medyada adları sıklıkla anılan Müslümanlar savaş lordları veya terörist liderlerdir.


İslam ile şiddet arasındaki bu yakın ilişki çağrışımı, İslam dininin doğası gereği şiddet içerdiği ve Müslümanların da şiddetli ve tehlikeli olmaları gerektiği yönündeki yanlış algıyı yarattı. Bu medya odaklı çağrışım çok gerçek ve can sıkıcı sonuçlar doğurdu. Örneğin, Exeter Üniversitesi tarafından 2010 yılında yapılan bir araştırmada, "Müslümanlara saldıranların, ana akım ya da aşırılık yanlısı medyadaki ulusalcı haberlerden ya da medyadaki yorumlardan edindikleri Müslümanlara yönelik olumsuz bir bakış açısıyla kaçınılmaz şekilde motive edildiğini gösteren deneysel kanıtlar" bulundu. İslamofobik medya haberleri, Müslümanları hedef alan nefret suçlarıyla doğrudan ilgiliydi..


Müslüman çoğunluğa sahip uluslara yönelik taraflı,önyargılı bu haberler, Irak ve Afganistan gibi ülkelerdeki Batılı destekli savaşların, bu ülkelerin doğal kaynaklarını, yani petrol ve maden zenginliklerini Amerikan şirketlerinin ele geçirmesini sağlaması gibi, kaza(!) eseri değiller. İslamofobik anlatıları rutin olarak yayan medya kuruluşlarının üst düzey fon sağlayıcılarının  diğer ülkelerdeki “Teröre Karşı Savaş”tan ve Batı destekli rejim değişikliği savaşlarından büyük ölçüde faydalananlar olması şaşırtıcı değil.


Müslümanları aşağılamak için harcanan bu çaba, muhtemelen Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerde Batı askeri maceracılığının Batılıların Müslüman mağdurlara yönelik empati duygusunu azaltma tasarımından kaynaklanıyor.


Gerçekte, ana akım haber bültenleri genellikle Amerikalıların “radikal İslami terör” ile karşı karşıya kaldıkları tehlikeleri bağıra çağıra duyururken, ABD liderliğindeki “Teröre Karşı Savaş”ın öldürdüğü, çoğu Müslüman olan masum insanların sayısı, aynı dönemde terör saldırılarından ölen Amerikalıların sayısından çok daha fazladır



Sakinler, Musul'un batısındaki Irak güvenlik güçleri ile İslam Devleti arasındaki savaşlarda öldürülen birkaç kişinin cesedini taşıyor, Irak, 24 Mart 2017, Cuma.

Örneğin, 2001-2013 yılları arasında, 11 Eylül saldırılarının yanı sıra beyaz milliyetçilerin ve üstünlükçülerin yaptığı yerel terör eylemleri dahil olmak üzere, yerli ve yabancı terörizm sonucu yaklaşık olarak 3.380 Amerikalı öldü. 
11 Eylül ölümleri hariç, aynı dönemde Amerikan ölümlerinin sayısı 400 civarındadır ve çoğu Müslüman olmayan katillerin kurbanlarıdır. 


Buna karşılık, ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki politikaları ve savaşları sonucu 2001’den 2015’e kadar Müslüman çoğunluklu ülkelerde yaklaşık olarak 8 milyon masum insan öldü. Ancak, bu “değersiz mağdurların” yaşam kaybının büyüklüğü medyanın ve hükümetin sessizliği ile en aza indirgenmiş ve Batı'da bir İslamofobi iklimi yaratılmasına, saldırgan Batılı ülkelerdeki toplum tarafından toplu katliamların kabul edilme kolaylığını arttırmaya hizmet etmiştir.


Terör gruplarının ve Batılı destekli emperyalist savaşların yol açtığı ölüm oranlarındaki şaşırtıcı eşitsizliğin ötesinde, “radikal İslami terör” ile savaştıklarını iddia eden Batı hükümetlerinin hemen hepsinin çoğu zaman en kötü terör gruplarını yaratıp finanse ettiği bir gerçektir. Nitekim ABD hükümeti El Kaide'nin kurulmasına yardım etti ve El Kaide'nin Suriye'nin İdlib şehrindeki Suriye kolu olan Heyet Tahrir al-Şam'ı korumaya devam ediyor. Ek olarak, CIA'nin  yakın zamanda Suriye mülteci kamplarında DAEŞ-IŞİD'in yeniden toplanmasına yardım ettiği ortaya çıktı. Dahası, ABD uzun süredir Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi müttefik devletler tarafından terör gruplarının finanse edilmesine çok az dikkat etmektedir.


Müslüman çoğunluktaki ülkelerde radikal Vahhabi terörist gruplarının yaratılması ve desteklenmesinde Batı parasının, silahlarının ve politikalarının rolü, batılı medya portallarınca genellikle göz ardı ediliyor; böylece, aslında devlet destekli terör ithal edildiği halde, bu şiddetin bu uluslara özgü olduğu gibi yanlış bir imaj yaratılıyor.


Gerçek duruma ait bu nüanslar, ana akım medyada yer alan anlatılarda nadiren görülüyor ve düzenli olarak ana akım haber kaynaklarından beslenenlerin, bu anlatıları desteklemeleri büyük olasılıkla mümkündür.. Bu nedenle, Donald Trump gibi birinin- her gün sekiz saat televizyon (çoğunlukla Foxnews) izlediği söyleniyor- sahip olduğu görüşlerin nasıl desteklendiğini görmek kolaydır. Yaygın medyanın İslamofobi üretimi sayesinde, “Muslim Ban-Müslüman yasağı” denilen ırkçı politikalar geniş destek buluyor, çünkü bu yanlış anlatım, İslam'ı şiddetle karıştırıyor, çünkü çoğu kişi yalnızca İslam'ı yasaklayarak şiddet uygulayarak 
ABD'de terörizm azaltılabileceğine inanıyor.


Ancak, Christchurch'teki son saldırılar, Tree of Life-Yaşam Ağacı- Sinagogu saldırıları ve diğer son iç terör eylemleri, ABD ve diğer hükümetler tarafından on yıllardır işlenen kitlesel cinayetleri örtbas ederken, Amerikan yaşamını tehlikeye sokan bu sahte anlatının ürettiği nefret olduğu konusunda bizi uyarmalıdır.

İsrail'in etnik milliyetçiliği teşvik etmedeki öncü rolü


9/11 sonrası Amerikan gerçekleri ve ayrıca Trump Dönemi’nde beyaz etninasyonalizmin görünürlüğündeki yükseliş, göçmenlere yapılan saldırıları normalleştirmek için çok etkili olsa da, Müslüman aleyhtarı terörizmi normal hale getirmek için çok şeyler yapan ülke aynı zamanda İsrail devletiydi.


İsrail, kuruluşundan bu yana geçen uzun zaman aralığında ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi diğer yerleşimci devletlerin arkaplanındaki ideolojik temele oldukça benzer olan neo-sömürgeci ideolojide sürekli sertleşti. Bu inanç sistemi, yerel halkın - Filistinliler, Sioux veya Maori - “ilkel” ve beceriksiz olduklarını ve 
Avrupalı yerleşimcilerin “şanslı” gelişleri olmasaydı toprağın “vahşi” olarak kalacağını ve gelişmemiş olacağını söylüyor. MintPress'in konuyla ilgili önceki bir raporunda belirtildiği gibi, bu tür anlatılarda yerlilerin daha aşağı ve anormal olduğu işlenirken, yerleşimciler hem üstün hem de normal olarak ifade edildiler, böylece yerleşimcinin yabancı ve işgalci durumunu kararttılar.


İsrail örneğinde, bu ideoloji, bütün Arapların “çölün oğulları” olduğu fikrini desteklerken, çöl aynı zamanda “ilerleme” ve gelişmenin önünde barbar bir engel oluyordu. Bununla birlikte, İsrail Devleti, mevcut Başbakan Benjamin Netanyahu'nun uzun süren görev süresince, Siyonist devletin bu uzun süredir devam eden ve bir şekilde gizlenmiş temellerinin açığa çıktığını gördü.


Sonuç, İsrail’in ABD’de Richard Spencer gibi beyaz milliyetçilere ve Brezilya da Jair Bolsonaro ve Hindistan da Narendra Modi gibi çok sağcı etno-faşist liderlere ilham kaynağı haline gelmesi, etnisasyonalizmin açık ifadesi oldu. 
İlham, Yahudi gazetesi Forward tarafından yayınlanan haberlere ve referanslara-itiraflara göre karşılıklı olmuştur.


Yıllarca, İsrail hükümeti ve ordusu Filistin'i askeri olarak işgal etmek için, çocuklar da dahil olmak üzere tüm Filistinlileri “terörist” veya “sempatizan terörist” olarak boyamaya çalıştılar. Örneğin, 2014’te şu anki Adalet Bakanı Ayelet Shaked’in yazmış olduğu “Bu iki toplum arasındaki bir savaş. Düşman kim? Filistin halkı… ” ifadeyi alın.


Daha yeni bir örnek, geçtiğimiz yıl Gazze Şeridi'nde “masum insan bulunmadığını” ve Gazze’nin nüfusunun neredeyse yarısı çocuklar ve gençlerden oluşsa da enklavdaki her sakinin bir şekilde Hamas'a bağlı olduğunu iddia eden eski Savunma Bakanı Avigdor Lieberman'dan geldi. Bu tür retorik ve stratejik bir rota olduğuna dair sayısız örnek, Shaked ve Lieberman'ın görüşlerinin günümüzde İsrail'de giderek daha fazla kabul gördüğünü ve “normal” olduğunu göstermektedir.


Bununla birlikte, İsrail’de Müslüman aleyhtarı terörün normalleşmesinin en açık göstergesi Otzma Yehudit’in ya da “Yahudi Gücü” Partisi’nin son yükselişidir. Amerikan doğumlu Radikal Haham Meir Kahane'nin adanmışları tarafından kurulan bu parti şimdi - Netanyahu’nun çağrısıyla - Yahudi Evi Partisi ile birleşti ve Netanyahu seçimleri kazanırsa İsrail’in yönetici koalisyonunun bir parçası olmaya başlayacak.


Itazma Ben Gvir’in ofisinde, Otzma Yehudit’in liderlerinden biri olan Baruch Goldstein’ın çerçeveli bir resmi var. Christchurch'teki olaylarla çarpıcı bir benzerlik gösteren bir eylemle Goldstein -uzun süredir Kahane'nin takipçisiydi-,1994 yılında Batı Şeria'daki Hebron kentindeki bir camiye girdi ve ateş açarak namaz kılan 29 müslümanı öldürüp 125'ten fazla müslümanı yaraladı. Saldırının ardından Kahane'nin Kach partisi - Otzma Yehudit'in selefi - ABD ve İsrail tarafından terör örgütü olarak etiketlendi.


Resmi kınamaya rağmen, Goldstein’ın bu vahşi davranışı, Netanyahu hükümeti yönetiminde gittikçe normalleştirilen sonraki aşırılık yanlılarına övgü ve ilham kaynağı oldu. Goldstein'ın mezar taşında “İsrail halkına, Tevratına ve topraklarına hayatını verdi” yazıyor ve Netanyahu'nun siyasi kazanç için açık bir şekilde kullandığı aşırı uçtakiler tarafından hac ve saygı alanı olarak kullanılmaya devam ediyor.


Kahane'nin takipçileri İsrail'de geri dönüş yaparken, bazı önemli Arap siyasi partileri, İsrail’in on yıllardır süren Filistin’in askeri olarak işgaline muhalefetleri nedeniyle “teröre destek olmakla” suçlanarak İsrail’deki seçimlere katılmaktan men edildi. Ancak, Yahudi Güç Partisi'nin safları arasında terör destekçilerinin artmasıyla, Müslüman aleyhtarı terörizmi açıkça desteklemenin ve savunmanın bugünün İsrail’inde meşruiyet ve politik güce engel olmadığı açıkça görülüyor.


'Medeniyetler çatışması' yok, sadece farklılıkların manipülasyonu ve kullanılması var


Yeni Zelanda'nın Christchurch kentindeki trajik ve barbar saldırı, Hıristiyanlık ile İslam, Batı ve Doğu arasında sözde “medeniyetler çatışması” olarak adlandırılan “parçala ve işgal et” savaş propagandasının bir başka dehşet verici ve göz kamaştırıcı yönü olduğunu hatırlatıyor; bu propaganda sadece canavarca etkili olmuyor aynı zamanda her iki taraftaki insanlara da canavarca yıkıcı olmaya devam ediyor.


Bununla birlikte, medyanın İslamofobi üretimi, Müslümanların acı çekmesini ve Batı'nın masum Müslüman sivillere yönelik empatisini azaltmayı hedeflerken, her yerde Müslümanların sırtına giderek artan hedefler koyuyor, İslam inancının uygulayıcılarının yaşadıkları yer- ister doğu ister batı- neresi olursa olsun kendilerini güvende hissetmelerini zorlaştırıyor.


Müslüman çoğunluğun yaşadığı birçok ülkede artık, müslümanlar Batı destekli savaşlarda ölüyor; baskıcı, Batı destekli diktatörlüklerle yönetilen veya Batı destekli rejim değişikliği tehdidi altında olan ve “medeni” olarak daha güvenli ve daha sessiz bir yaşam arayan Müslümanlar bile, kendilerini Batı'nın ülkelerindeki yıkımı haklı çıkarmak için kullanılan savaş propagandasının hedefinde buluyor.


Katil Tarrant, korkunç suçunun Batı ülkelerinde "iç savaş"ın durdurulmasına yardımcı olacağını umduğunu söylese de, bu trajedi, Müslümanların çoğunluğunun imhasından gerçek güçlerin sorumlu olduğu her yerde yaşayan insanlar için uyandırma çağrısı olarak hizmet etmelidir. Birçok Müslüman çoğunluklu ülkenin harap edilmesinden sorumlu olan gerçek güçler ve birçok Batı ülkesinde var olan kaos, sivil nüfus veya dinler tarafından değil, küresel oligarşinin mühendislerince ve bu kaostan elde edilecek olan kâr amacıyla üretilmektedir.


Doğu halklarını olduğu gibi Batı halklarını da yağmalayan ve kilisede, sinagogda veya camide düzenli olarak ibadet etmeyen bu oligarkların, daha barışçıl bir dünyaya yönelik gerçek tehdit olduklarını kabul etmenin zamanı geldi. (Stratejik Kültür, 16 Mart 2019)



Whitney WebbThe Truth Seeker, 17 Mart 2019 


Seçkin Deniz, 21.
03.2019, Sonsuz Ark, Çeviri, Çeviri ve Yansımalar
Takip et: @Seckin_Deniz


Not: Çeviri programları kullanılarak İngilizce'den çevrilmiştir.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı