10 Kasım 2017 Cuma

SA5141/KY57-AHCZD55: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 18: Âl-i İmran (176-200)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


ÂLİ İMRÂN SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (176-200. Ayetler)[1]

 وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِۚ اِنَّهُمْ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ اَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

“(Resulüm!) –doludizgin- İnkârda yarışanlar seni üzmesin; Onlar Allah’a hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor; onlar için büyük bir azap vardır.” (Âli İmrân,3/176.)

1- Üzülmeyin, ümitsizliğe kapılmayın! Onlar ALLAH’a bir zarar veremezler. Yeterki siz bir Müslüman olarak, bu asrın muhafızları ve şahitleri olarak elinizden geleni yapın. Bu dinin sahibi Allah’tır ve O koruyacaktır. (Hicr,15/9.) Kaybetmeye mahkûm bâtılın herhangi bir çarpışmada galip gelmesi ve bir zaman diliminde güçlü ve baskın görünmesi, yüce Allah’ın bâtılı bıraktığı ya da yenilmeyecek bir güç olduğu veya hakka, kalıcı ve öldürücü zararlar dokundurabileceği anlamına gelmez. 

Aynı şekilde, herhangi bir çarpışmada hakkın sınanması, bir zaman diliminde zayıf görünmesi, yüce Allah’ın onları yalnız bıraktığı veya unuttuğu ya da batıla dilediği gibi öldürüp eziyet etmesi için terk ettiği anlamına gelmez. Pisin temizden, münafığın Müminden ayrılması için, hakk da imtihana tabi tutulur… Böylece imtihan karşısında direnenler, sorumluluklarını yerine getirip Müslüman olma rüştlerini ispat edenler büyük sevaplar kazanırlar. Kuşkusuz bu, hakk için bir kazanç, batıl için ise bir kayıptır.

Ayetin biz Müslümanlara verdiği mesaj açıktır; şu küfürde koşuşanlar, her fırsatta İslâm’a ve müminlere saldırmayı, zarar vermeyi, onları üzmeyi bir yarış konusu haline getirenler aslında  Allah’la savaşmaktalar ve Allah onlara mühlet veriyor ama ihmâl etmiyor. Oysa âlemlerin Rabbi olan Allah’a  zarar veremeyecek kadar zayıftırlar. 

Buna göre, küfürde ne kadar koşuşsalar, Müminlere ne kadar işkence etseler de ne Allah’ın davasına ne de davayı yüklenen Müslümanlara hiçbir zarar veremezler. Bâtıl zaten kaybedenler kulübüdür. Ebedî cehenneme gireceğini Kur’an’ın haber verdiği yenilmiş, kaybetmiş ve kibirli şeytan, cehenneme girerken yalnız olmamak ve yanında birilerini de götürmek istemektedir. Kaybeden şeytanın peşinden giden bâtıl cephesi de kaybetmeye mahkumdur.

 “İnkârda yarışanlar”dan maksat küfre iyice dalanlar, küfrünü açığa vurmakta tereddüt etmeyenler, fırsat düştüğünde küfrün gereklerini yerine getirenler, her fırsatta İslâm’a ve müminlere saldırmayı, zarar vermeyi, onları üzmeyi bir yarış konusu haline getirenler, diğer insanların da inkârcı olmaları için gayret gösterenlerdir. Hz. Peygamber, müşriklerin inkârda ısrar etmeleri ve Kur’an’a karşı olumsuz tavır almaları, münafıkların aleyhte propagandaları, İslâm’a tam ısınmamış olanlardan bazı kimselerin dinden dönmeleri ve yahudilerin yıkıcı hareketleri sebebiyle üzülüyordu. 

Yüce Allah onların bu tutumlarını “inkârda yarışma” olarak değerlendirmekte, bu ve benzeri âyetlerde Hz. Peygamber’i teselli ederek onların bu düşmanca davranmaları karşısında kendini üzmemesini tavsiye etmektedir (krş. Kehf 18/6; Şuarâ 26/3). Çünkü onlar bu davranışlarıyla Allah’a ve O’nun dinine hiçbir zarar veremezler. Onlar istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır. Onların yaptıklarının vebali kendilerine aittir, hesaplarını Allah’a kendileri vereceklerdir; bu sebeple Peygamber’in üzülmesine gerek yoktur. Onun görevi inanmayanları mutlaka imana getirmek değil, Kur’an’ı tebliğ ederek onları hak yoluna çağırmaktır (Nahl 16/82). 

İnkâr eden, üstelik müminleri maddî ve psikolojik yönden ezmek için yarışırcasına çaba harcayan zalimler hakkında Allah yasasını uygulayacak, onlara güzel olan hiçbir şey nasip etmeyecek ve onlar âhiret nimetlerinden mahrum kalacaklardır. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 720-721)
---
اِنَّ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

“İmanı küfürle değiştirenler, şüphesiz Allah’a bir zarar veremeyeceklerdir. Onlar için elem verici bir azap vardır.” (Âli İmrân,3/177.)

2- Bu ayetlere rağmen yüce Allah’ın batıldan, kötülükten, inkarcılıktan ve azgınlıktan hoşnut olduğunu, bu yüzden ona süre tanıdığını ve dizginlerini serbest bıraktığını ya da yüce Allah’ın hakk ile batıl arasındaki savaşa müdahale etmediğini, batılın hakkı yutmasına göz yumduğunu ve zaferine karışmadığını sanan kimsede iman zaafı vardır. 

Şayet yüce Allah, onları koşuştukları küfürden alıkoymuyorsa, dünyada yararlanıp eğlenecekleri bir pay bahşetmişse, yüce Allah’ın onları bu şekilde denemesi bir fitnedir, sağlam bir tuzaktır. Ve uzun vadeli bir cezalandırmadır. Yalnız zalimler, münâfıklar ve kâfirler bunun farkında değillerdir.

وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَبَقُواْ إِنَّهُمْ لاَ يُعْجِزُونَ

“İnkâr edenler, asla yakayı kurtardıklarını zannetmesinler. Çünkü onlar (sizi) âciz bırakamazlar.” (Enfâl,8/59.)

Elmalılı Muhammed Hamdi’ye göre, 176. âyette anlatılanları “münafıklar ve onlarla birlikte küfürde yarışan, bütün inkârcılara öncülük eden kâfirler” olarak yorumlamak; buradakileri ise “imanı küfürle değiştirerek onların ardından giden mürtedler” diye tefsir etmek daha uygundur (Hak Dini Kuran Dili, II, 1235).

“Yüce Allah 166. âyetten buraya kadarki bölümde mümin kullarını ihlâslı davranmaya, bütün işlerinde Allah’a dayanıp güvenmeye, yardımcı olarak Allah’ın yarattıklarını değil sadece Allah’ı tanımaya ve O’nun takdirine razı olmaya, kendisinin ve dininin düşmanlarına karşı cihad etmeye teşvik etmiş; onların kalplerini kuvvetlendirmiş ve onlara şunu bildirmiştir: Allah birinin dostu ve yardımcısı olunca ona muhalif olanların hepsi birleşerek o kişiye düşmanlık etseler, yine de Allah onu yardımsız bırakıp onlara ezdirmez. Allah kimi de yardımsız bırakırsa onun destekçileri ve yardımcıları çok dahi olsa onların yardımı hiçbir fayda sağlamaz.” (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 721)


وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

“İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor. Onlar için alçaltıcı azap vardır.” (Âli İmrân,3/178.)

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَأَمْلَيْتُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ

"Andolsun, senden önce de nice peygamberler alaya alındı da ben inkâr edenlere bir süre (mühlet) verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış!" (Ra’d, 13/32)

فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ

“İnkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsü ile cezalandıracağız.” (Fussilet,41/27.)

3- Batıl taraftarları, şeytanın milisleri, zâlimler, tağutlar ve bozguncular, İslam’a olan olanca nefretleri ile kibir içinde yüzerek, küfürde koşuşur durumda, azgınlık içinde terk edilirler yani ipleri salınır. Onlar da işlerinin yolunda olduğunu ve karşılarına dikilmesinden korkulacak bir gücün söz konusu olmadığını zannederler. Kendilerine ebedi cehennem paketini kazandıracak dinin, aklın, vicdanın ve insan olmanın kabul edemeyeceği işler yaparlar. Bu yöntemi daha büyük suç şebekelerini çökertmek için ya da biraz daha delil toplamak için emniyet teşkilatları da kullanır. Yaptığı bütün suçlar tespit edilmiş ve delillendirilmiş olduğundan suçlu yakalandığında söyleyecek ya da yapacak hiç bir şeyi kalmamıştır.

Ayette kâfirlerin dünyada iradelerini serbestçe kullanabilmeleri için kendilerine fırsat verildiğini ifade etmektedir. Bu, Allah’ın bütün insanlık için koymuş olduğu değişmez kanunudur (sünnetullah). İnsanlar bu dünyada kendi hür iradeleriyle tercihte bulunurlar, diledikleri gibi yaşarlar. Ancak yüce Allah burada inkârlarına rağmen kâfirlere böyle bir fırsat vererek onları serbest bırakmasının kendileri için hayırlı bir şey olduğunu sanmamaları gerektiğini, onlara sadece günahlarının artması için mühlet verdiğini, dolayısıyla bunun sevinilecek veya övünülecek bir şey olmadığını haber vermekte ve bu suretle onları uyarmaktadır. (Kur'an Yolu Tefsiri, I/ 722.)


مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

 “(Ey inkâr edenler!) Allah müminleri, pisi temizden ayırmadan bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Allah size gaybı da bildirecek değildir; fakat Allah (gaybı bildirmek için) peygamberlerinden dilediğini seçer. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin; inanır ve sakınırsanız sizin için büyük bir ecir vardır.” (Âli İmrân,3/179.)

4- Allah müminleri münafıklardan, sadece onlara; münafıklar şöyle şöyle insanlardır diye bildirerek ayırmamıştır. O, müminleri, münafıklardan Uhud örneğinde olduğu gibi fiilî olaylar yaratarak ayırır ve iki grup birbirinden apayrı şekilde kendini belli eder. Uhud imtihanı münafıkların kendilerini ele vermelerini de sağlamış oldu. Bütün bu imtihanlar; iyi ile kötünün (münafıkla müminin) özelliklerinin ortaya çıkması ve aralarındaki farkın gösterilmesi, Müslüman safların temizlenmesi, nifaktan arınması, Müslümanların içindeki pisliğin temizlenmesini ve yapıdaki zayıflığın giderilmesini; gönüllerde ve vicdanlarda bulunanların iyice ortaya çıkması için gereklidir.

قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ

De ki: “Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.” (Neml,27/65.)

“Allah size gaybı da bildirecek değildir” derken gaybı bildiğini ve gaybtan haber verdiğini söyleyen ve bu din simsarlarına inanan ve onları yücelten zavallılara  ne demelidir?

 Bâtinî ve mistik düşüncenin hakim olduğu Tasavvufı düşüncede gayb-ı mutlakı kimsenin bilemeyeceği, gayb-ı izafıyi bazı velilerin bilebileceği düşüncesi hakimdir. Hatta bu bağlamda bazı  şeyhler arasında gaybı bildiklerini iddia edenler olduğu gibi daha da ileri giderek kıyametin ne zaman kopacağım, yarın ne olacağım ve nerede öleceğini bildiğini söyleyenler bile olmuştur.[2] “Sufilere göre, ledünni ilme vakıf olanlar gaybe muttali' olurlar. Yani Allah Teala'nın hükümlerinin batınını bilen, Cenab-ı Allah tarafından seçilmiş yakîn ehli arifler, yakinden kaynaklanan düşüncelerin tafsilat ve hükümlerini bilirler. Çünkü onlar gayb alemindeki çıkış yerlerini müşahede eder ve Yüce Allah'ın hiçbir perde tanımayan nuru, hiç ayrılmadıkları yakınlığı ve her zaman hükmünü geçiren desteği ile o düşüncelerin sıfatını ve gereğini bilirler.” [3]

“Konevî’den nakledilen berzahiyyetin ikinci yönü olarak insan-ı kâmilin gaybdan dilediği bilgiye muttalî olması durumu konuyu açıklar.”[4] İbnü’l-Arabî, bazı sûfî ıstılâhlarını açıkladığı risalesinde gayb kelimesini “Hakkın kendisiyle ilgili değil, seninle ilgili olarak senden gizlediği her şey” olarak tarif etmektedir.[5] Allah’ın kimseye bildirmediği gaybı, İbnü’l-Arabî ve diğerleri, profesyonel bir hinlikle kendi uydurdukları ve daha çok Hıristiyan ve aşırı Şiî fırkaların akidelerini yansıtan Tasavvuftaki “ricalu’l-gayb” kavramı ile aşmaya çalışmışlardır. Gaybı herkes bilmez ama zaten “ricalu’l-gayb” ta herkes değildir, kutsal kişiliklerdir (Hristiyanlıktaki Aziz). Dolayısıyla zorlayarak bunlara gaybı bildirmişlerdir…

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْراً لَهُمْۜ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

“Allah’ın lutfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri mal kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Âli İmrân,3/180.)

5- Allah’ın insana lutfundan vermiş olduğu nimetleri, ömrü, ilmi, malı ve serveti yaratılış gayesine uygun bir şekilde harcamayıp cimrilik edenler ve onu sımsıkı tutanlar güzel ve yararlı bir şey yaptıklarını sanırlar. Oysa yaptıkları kendileri için kötülüğün ta kendisidir. Çünkü bu davranışları hem dünyada hem de âhirette onları küçük düşürecek, alçaltacaktır. Bakara ve Ali İmrân surelerinde genişçe kendilerinden bahsedilen ve  “Allah fakirdir biz ise zenginiz” diyen Yahudiler kendilerine verilen nimetlere nankörlük etmede de en kötü örneklerdendir. 

Müslüman iman eder ki, göklerin ve yerin yaratıcısı da sahibi de Allah’tır. İnsanlar yeryüzünde yaşadıkları sürece bu mülkün emanetçileridirler; bu emaneti birbirlerinden miras yoluyla, geçici olarak alırlar ve nimetlerinden faydalanırlar. Ancak mülkün asıl sahibi Allah olduğu için gerçek ve kalıcı anlamda miras da O’na aittir. Kişi ne kadar mal biriktirirse biriktirsin onu ahirete götüremeyecektir. Âhirete ancak yaratılış gayesine uygun olarak, ihlâs ile riyâdan uzak bir şekilde Allah’ın istediği yerlere harcanan malların sevapları götürülmektedir.

Allah’ın insana lutfundan vermiş olduğu nimetleri, malı ve serveti yaratılış gayesine uygun bir şekilde harcamayıp cimrilik edenler böylece kendilerinin Allah’tan daha zengin olduklarını, O’nun mükafatına ve kendi yolunda infak edenlere vaadettiği “kat kat” arttırmasına ihtiyaçlarının olmadığını sanan yahudiler kınanmaktadırlar. Ayetin anlamı geneldir. Sorumluluklarını yerine getirmekte cimrilik yapan yahudileri kapsadığı gibi onların dışında Allah’ın lütfundan verdiği şeylerde cimrilik yapan ve bu cimriliğin, malları koruması ve infakla heder olmasını önlemesi bakımından hayırlı olduğunu sanan herkesi kapsamaktadır.

Cimrilik, kazanma içgüdüsünde meydana gelen bir sapkınlıktır. Cimrilik, nefsin yakalandığı tedavisi güç hastalıklarından biri kabul edilmiştir. İnsanın bu özelliği Kur’an’da cimrilik anlamına gelen “kutûr”, “şuhh”, ve “buhl” kelimeleriyle ifade edilmektedir. Mal yığma ve servet edinmedeki ölçüsüz tutumlar cimriliği motive eden davranışlardır. 

Cimri hem haset bir kişidir hem açgözlü hem de kendini beğenmiş birisidir. Cimri, zalim kimselerden daha katı kalpli ve acımasız olabilmektedir. Cimri parayı amaç edinir ve paranın kendisini sevmeye alışır, parayı hırslarını tatmin etme vasıtası sayar, onu biriktirmekten sevinç duyar. Artık para, bir vasıta değil, gaye olarak kişinin hayatı üzerinde bağlayıcı bir etki yapmaya başlar. Bu yönüyle cimrilik bir nefis hastalığıdır yani bir kişilik sorunudur. 

Cimriliğin insanda sebep olduğu olumsuz ruh hali onun diğer davranışlarını etkiler, düşüncesini ve aklını esir alır, para ve mal hırsı kişiliği üzerinde hakimiyet kurar. Genel anlamda cimriliğin dışa vurum biçimi ise, cimri kimsenin başka birini sevindirmeye asla yanaşmaması, bir anlamda topluma ve bireylere karşı yakınlık göstermede cimri olması, çevresine bir duvar örerek kendisine ait sözde değerli hazinelerini koruma altına almak istemesidir. İstifçi kimselerin cimrilikleri para ve maddî şeyler konusunda olduğu gibi, duygular ve düşünceler alanında da geçerlidir.[6]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ

“Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara,2/254.)
---
لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ

"Allah fakirdir, biz zenginiz" diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Hem bu söylediklerini hem de haksız yere peygamberleri öldürmelerini elbette (bir tarafa) yazacağız ve "Yakıcı azabı tadın!" diyeceğiz.  Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullara asla zulmedici değildir.” (Âli İmrân,3/181-182.)

6- Bugün karşımızda “Allah fakirdir, biz ise zenginiz” diyen ve peygamberi öldürenler Yahudilerin torunları olan Siyonistler vardır. Küresel sermayeyi elinde tutan ve küresel fitne ve kaos çıkartan bu ve buna benzer daha bir çok büyük cürümleri işleyebilen bu insanlardan Müslümanlar büyük zararlar görmektedir. Dünya üzerinde Evangelist ve diğer sapkın Hristiyanlar, masonlar, Siyonist Yahudilerle birlikte –birbirlerini de kullanarak-  İslam ve Müslümanlarla savaşmaktadırlar.

“Bakara sûresinin “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” meâlindeki 245. âyeti indiğinde buradaki zarif ifadeyi anlamayan veya anlamazlıktan gelen yahudiler bu âyetle alay etmiş ve “Allah servetini kaybetti, şimdi de kullarından borç istiyor” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir. Başka bir rivayete göre ise Bakara sûresindeki âyet inince yahudiler Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Muhammed! Rabbin fakir mi ki kullarından borç istiyor?” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir. Âyetin iniş sebebi olarak tefsirlerde yer alan ayrıntılı rivayetlerin özeti budur. Bu sözü söyleyenlerin kimler oldukları âyette açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, sözün akışı içinde anılan “peygamberlerin öldürülmesi” olayı yahudiler hakkında olduğu için bu sözün de onlar tarafından söylenmiş olduğu anlaşılmaktadır.” (Kur'an Yolu Tefsiri, Cilt: 1 Sayfa: 726-727)
---
اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

“Onlar, "Doğrusu Allah, ateşin yakıp bitireceği bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere inanmama hususunda bizden söz aldı" diyenlerdir. De ki: "Benden önce nice peygamberler size mûcizeler ve dediğiniz şeyi getirmişlerdi. Doğru söylüyorsanız onları niçin öldürdünüz?" (Âli İmrân,3/183.)

7-  Yahudilerin bu sözü, kendileri tarafından Allah'a yöneltilen bir iftira ve yalandır; çünkü, Allah böyle bir şeyden berîdir. Tahrîf edilmiş Kitab-ı Mukaddes'te yakılmış kurbanlardan bahsedilmesine rağmen, bunlar, peygamberliğin asıl işaretlerinden kabul edilmezler. Bunlar sadece Allah'ın kurbanları kabul ettiğini gösteren sembollerdir. (Tefhim,I/313.)  

“Allah fakirdir, biz zenginiz” dedikleri bildirilen Medine yahudilerinden bir grup Hz. Peygamber’e gelerek ve cürümlerine cürüm ekleyerek Allah bizden, “ateşin yakacağı bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere inanmamamız” hususunda söz aldı demişlerdir. İnkar suçlarına Allah’ı sebep olarak kullanmışlardır. Rabbimiz de kendine iftira eden Yahudileri kınamak üzere “Doğru söylüyorsanız onları (peygamberleri) niçin öldürdünüz?” buyurarak onların Hz. Peygamber’den kurban mûcizesi istemelerinde samimi olmadıklarına işaret etmektedir.

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ

“Seni yalanladılarsa bil ki senden önce belgeler, sahîfeler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberleri de yalancılıkla suçlanmışlardı.” (Âli İmrân,3/184.)

Ayet-i kerimede Rabbimiz, son elçisi Muhammed Mustafa’yı (sav) teselli etmek, yardım etmek, onlardan gördüğü şeylerin asırlar boyu gelmiş geçmiş peygamber kardeşlerinin karşılaştığı şeylerin benzerleri olduklarını bildirerek rahatlatmıştır. Allah’ın elçisini yalanlayanlar, Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu mûcizelerdeki veya kitaptaki eksiklikten değil, aksine niyetleri ve inançları bozuk olan insanların kibir ve azgınlıkla öteden beri peygamberlere karşı açığa vurdukları isyan duygusundan ileri gelmektedir.
---
لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ

“Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.” (Âli İmrân,3/186.)

8- Geçmiş peygamberin kardeşlerinin karşılaştığı şeylerin benzerleri onlara iman eden Müslümanlar da yaşamışlardır. Müslümanlar olarak karakterinizin sağlamlığını, tahrikler karşısında bile hiddetinizi kontrol ederek ispat etmelisiniz. İnkar edenlerin suçlamalarına, sataşmalarına, alaylarına, kötü laflarına ve propagandalarına sabırla karşılık vermelisiniz ki sabredenler müjdelenmiştir. (Bakara,2/155.) 

En zor durumlarda bile yanlış, adaletsiz, gayri medenî ve ahlâkdışı söz ve hareketlerde bulunacak şekilde hiddetlenmeyip Müslüman kalitesini ve farkını ortaya koymak zorundasınız. Eğer siz sabredip direnemezseniz, Müslüman olma sorumluluğunuzun gereğini yapmazsanız, yeryüzünde karışıklık, fitne, kargaşa, kaos ve büyük bir bozulma olur. (Enfâl,8/73.)

Mü’minler her şeyin sahibi olan Allah’ın kendilerini şu geçici dünya hayatında verdiği her şey ile imtihana tabi tuttuğunun farkındadırlar. Mü’minin kalite kontrolü yapılmaktadır aynı zamanda. Bu nimetler aynı zamanda asıl ebedi olan cennetin de giriş bileti mesabesindedir. Zaten Mü’min olmakla şereflendirilmiş olmamız en büyük nimettir. 

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara,2/155.)

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَمَن زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âli İmrân,3/185.)

9- Ne tuhaftır ki insan, birkaç gün misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Halbuki asıl mesele “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattığı” (Mülk,67/2.);  “İnsan gerçekten (tükenen ömür sermayesi açısından, her an) mutlak bir zarar içinde” (Asr,103/2.) olduğu bize haber verilmiştir. 

"Her canlı ölümü tadacaktır." (Al-i İmran,3/185) Allah'tan başka herkes ve her şey için bu kaçınılmaz sondur: 

“(Yer) üzerinde bulunan her şey yok olacaktır, sa­dece Celal ve İkram sahibi Rabbin bakî kalacaktır." (Rahman,55/26-27.) Böylesine kesinlik içindeki ölümün bir başka kesin niteliği de ne­rede, ne zaman ve nasıl tahakkuk edeceğinin bilinememesidir. 

"Hiç kimse nerede öleceğini bilmez." (Lokman,31/ 34) Bilinen tek şey eceli gelenin öleceğidir. 

"Allah'ın izni olmadan hiç bir kişi ölemez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır." (Al-i İmran,3/145) "Herkes yarın için ne takdim ettiğine dikkat etsin!"(Haşr,59/ 18) meâlindeki âyet-i kerîme de, "ölüm son­rası için çalışan"ların ne kadar isabetli ve akıllıca davranmış olduklarını belgelemektedir. Ayetler bize, kendi kendimizi yeni baştan kontrol edip gerekli tedbirleri almamızı, böyle bir gayret içine gir­memizi hatırlatmaktadır. Akıl bunu gerektirmekte, dinimiz bunu istemekte, Peygamber Efendimiz de bizlere bunu tavsiye etmektedir.

Dünya geçici olduğu için dünyada alınan karşılıklar da geçici ve aldatıcıdır. Bu yüzden âyette “Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir” buyurulmuştur. Bir kimsenin dünyada bolluk ve refah içinde yaşaması onun kurtuluşa erdiği anlamına gelmediği gibi fakirlik ve yoksulluk içerisinde yaşaması da onun yanlış yolda ve Allah’ın yardımından yoksun, bedbaht biri olduğunu göstermez. Asıl kurtuluş ve mutluluk âhirette cehennem azabından kurtulup cennet nimetlerine erişildiğinde gerçekleşecektir. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 730-732)

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

“Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût,29/57.)

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ,21/35.)

وَجَاءتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَحِيدُ

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de; İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir denir.” (Kâf,50/19.)

قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

De ki: “Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah’a döndürüleceksiniz de, O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.” (Cuma,62/8.)

أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ

“Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.” (Nisâ,4/78.)

وَاَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَٓا اَخَّرْتَـن۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۙ فَاَصَّدَّقَ وَاَكُنْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللّٰهُ نَفْساً اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهَاۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“Her birinize ölüm gelip, "Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan da gönüllü yardımlarda bulunsam ve iyi kişilerden olsam!" diye yalvarmadan önce size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın. Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır.”  (Münâfikûn, 63/9-11.)

Kulluk sınavının bütünlemesi de ömür denilen sınav süresi içindedir. Ek bir zaman/süre asla söz konusu değildir. İnsan kendisini dünya telâşının anaforuna kaptırırsa, âhiret için bir şeyler yapmak gerektiğine inansa bile, henüz önünde uzun bir ömür bulunduğunu düşünüp varlık amacına ilişkin görevlerini ileriye erteleme gibi yanılgılara kapılır. Değişmez gerçek olan ölümle yüz yüze geldiği zaman ise kendisine ek süre verilmesi için yalvarır. Ama sınav süresi dolmuş, artık sıra değerlendirmeye gelmiştir. Artık hesaba çekilecektir.

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekâsur,102/8.)

وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا ثُمَّ لاَ يُؤْذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ وَلاَ هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ

“Kıyamet günü her ümmetten bir şahit göndereceğiz; sonra inkâr edenlere ne (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne de Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilecek.” (Nahl,16/84.)

O hâlde sonlu bir dünyada sorumlu ve sınırlı bir ömre sahip kılınmış bulu­nan insanın, vakit kaybetmeden “Allâh’a koşun…” (Zâriyât,51/50) hitâbından nasîb alarak, "nefse hâkimiyet" ve "ölüm sonrası için gayret" bilinci ile; dünya arka­sını dönmüş, yel gibi esip gitmekte, ahiret de aynı hızla karşıdan gel­mekte iken kendine çeki düzen vermeli,  ölüm ve kıyamete inanmanın mümine verdiği dürüst ve aktif yaşama azmini ve  yaşama sevinci ile asıl hayat olan âhirete hazırlığını yapmalıdır. Önlenemeyen zarardan, tükenen ömür sermayesinden, aşağıların aşağısına düşme tehlikesinden kurtulma şansı vardır ve bu şans iman, sâlih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye kayıtlarına bağlı kılınmıştır. Daralan zamanı ve bozulan insanı görüp ihmale uğramış görevleri ikmal etmenin peşinde olmaktan, her yeni günü bu yolda değerlendirme gayretine soyunmaktan başka teselli yolunun bulunmadığını kendimize anlatmanın günlerindeyiz.

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diye sağlam söz almıştı. Ama onlar bunu kulak ardı edip kitabı az bir dünyalıkla değiştiler. Karşılığında aldıkları ne kadar da değersiz!” (Âli İmrân,3/187.)

10- Yahudiler dinin anlamını, İslâm’ın doğruluğunu, onun ve önceki dinlerin arasındaki temel ilkelerin birliğini, İslâm’ın onları, onların da İslâm’ı tasdik etmeleri gerektiğini  bildikleri halde hakkı gizleyip batılla örtmeye çalıştılar. Çünkü Tevrat ellerindeydi. Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) getirdiklerinin, hakk olduğunu ve Tevrat’la aynı kaynaktan geldiğini biliyorlardı. Halbuki yüce Allah, kendilerine kitap verirken onu insanlara açıklamak, tebliğ etmek, gizleyip saklamamak üzere söz almıştı ama onlar Allah’a verdikleri bu sözü kulak ardı ettiler. Gerçi, kendi dinlerine karşı sadakatsizlik gösteren ve peygamberlerini öldüren bir topluluğun Muhammed Mustafa (sav)’in  peygamberliğini inkâr etmeleri fazla yadırganacak bir husus sayılmaz.

Âyet-i kerîme Ehl-i kitabı eleştirmek üzere inmiş olmakla birlikte hükmü geneldir ve bilgisi olup da onu insanlara açıklamayan veya gizleyen herkes için geçerlidir. Bazı alimler bu ayetin, Ehl-i kitap’tan daha ziyade Kur’an’ı insanlara açıklamadıklarından dolayı müslümanları kınadığı kanaatindedir. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 733-734.) Kur’an’ın mehcûr bırakıldığı, Kur’anı okuma, anlama ve yaşama noktasında çok ciddi zafiyetlerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Kurtuluş reçetemiz elimizde ama onu kullanmayı, ondan istifade etmeyi bilmiyoruz. 

Yahudilerde olduğu  gibi bir olmaları gerekirken paramparça olmayı seçen, tevhîd ve vahdeti koruyamayan, dünya menfaatini görünce Allah’a verdikleri sözü göz ardı eden; vahye yabancı, Rabbini hakkıyla tanımayan, dünya menfaatlerini öne çıkararak Allah’a verdikleri sözü unutan, iman sözleşmesine aykırı davranmaktan endişe duymayan, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu gerçeğini bilip ama Onu kendine rehber edinmeyen ve Allah’ın âyetlerini görmezden gelen Müslümanların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Bu acı durum ve korkunç benzeşme ise zaten Kur’an’ın ve mesajının doğru anlaşılamadığının göstergesidir.

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

“Sanma ki yaptıklarından memnun olanlar, yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananlar, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır! Onlar için elem verici bir azap vardır.” (Âli İmrân,3/188.)

11- Bu ayetin ehl-i kitap ve münafıklar hakkında indiğine dair rivayetler vardır. Sebep ne olursa olsun âyetin hükmü mümin, kâfir ve münafıklardan böyle bir karakter taşıyan herkes için geçerlidir. (Kur'an Yolu Tefsiri, Cilt: 1 Sayfa: 734-735.) 

Ayette haber verilen bu tür insanlar, gerçekte var diye lanse ettikleri  karakterlerin hiçbirine sahip olmadıkları halde, başkalarının kendilerini muttakî, dindar, Allah'tan korkan bir mümin ve İlâhî Kanun'un koruyucusu diye övmelerinden hoşlanırlar veya gerçekte tam tersi olduğu halde başkalarının kendilerini samimi, fedâkar, şerefli, başkaları için kendisini feda eden, diye propaganda etmelerini isterler. Ne yazık ki bu, bugün hemen hepimizin rahatlıkla müşahede edebileceği bir gerçektir.  Bugün küreselleşen dünyada kutsaldan bağımsız hareket ettiği halde kendisini dindar diye kamufle edebilebildiği; riyâ ve gösterişin ön palana çıktığı, tiribüne oynamanın ve hiçbir değere bağlı kalmadan gemisini yürütmenin akıllılık sayıldığı bir dönemdeyiz.

Kolonyalizmin keşif kolu olan oryantalizmin “birşeyi yok edemiyorsan, kendine benzeteceksin” taktiği işe yarıyor gâliba. Biz yolunu şaşırmış, kendisine verilen hidayete ihanet etmiş, hevâ ve hevesini tanrı edinmişlere Müslümanlar olarak örnek olacakken, biz sapan ve gazaba uğrayanlara benzemeye başlamamız hayra alamet değildir.

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Âli İmrân,3/189.)

Allah müminleri, imanın yükümlülüklerini yerine getirmeye yöneltmiştir.  “Sanki yüce Allah şöyle demek istemiştir: Ey müminler! Sakın üzülmeyin, zayıflık göstermeyin, sabırlı olun, kötülükten sakının, azminizi kırmayın, hakkı açıklayın, sakın onu gizlemeyin, Allah’ın âyetlerini az bir değer karşılığında satmayın, yaptığınızla övünmeyin, yapmadığınızla övülmek istemeyin, sizi üzecek olaylara karşı Allah size yeter; O sizi, yasaklanan bu çirkin şeyleri yapmaya muhtaç kılmaz. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O mülkünden istediğine dilediği kadar verir. O, her şeye kadirdir. Ehl-i kitap ve müşriklerden sizi elleriyle ve dilleriyle incitenlere karşı size yardım etmek O’na zor gelmez. Bütün işler O’na döner; işleri hikmetiyle ve sünnetiyle (ilâhî kanunuyla) yürüten O’dur.” (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 735-736)
---
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âli İmrân,3/190-191.)

12- Müminler,  göklerin ve yerin yaratılışından; Allah’ın birliği, eşsizliği, kudreti, yaratması hakkında akıl sahipleri olarak  ibret alırlar. Allah’ın yarattığı bir kul olarak Allah’ın diğer mahlûkâtını tefekkür ederler. Allah’ın birliğini, yüceliğini ve sonsuz kudretini, gökleri ve yeri düşünürler. Allah’a iman edenler, kendilerine verilmiş olan aklın sağlıklı kullanırlar, yetki ve sorumluluklarının farkındadırlar, bu dünyada yaptıklarının ceza veya mükâfat olarak karşılığını alacaklarını bilirler. Müminler, Rablerini her türlü noksanlıktan tenzîh ederek hep Allah’ı zikreder, akıl, zihin, gönül ve hayatlarından uzak tutmazlar. 

“Rahman olan Allah’ı anmaktan uzak yaşayana, yanından hiç ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş olarak musallat ederiz. Artık o şeytan daima onunla beraberdir.” (Zuhruf,43/36.) 

Şeytanın yâranı olmak istemezler. Allah’a rağmen ve ya da Allah’ı yok sayarak (emir ve nehiylerini) Müslüman kalamayacaklarını bildiklerinden, Allah’sız bir hayatları olamaz Müslümanların.
Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin hemen hemen onda birine yakın kısmında aklın çeşitli kullanım ve fonksiyonlarını gösteren kavramlar bulunmaktadır. Taakkul (akletme), tedebbür, tefekkür, tezekkür, nazar, idrak ve ibret bunlardan ilk akla gelenleridir. Kur’ân’da isim-mastar şeklinde değil de fiil kalıplarıyla fonksiyonel içerikte kullanılan bu kavramlar akla sahip olmaktan ziyade onu kullanmanın kıymetine işaret etmektedir. 

Akılla ilgili âyetlerin Mekkî ve Medenî sûrelere dağılımı neredeyse birbirine eşittir. Mekke’de işin başında imana davette aklını kullanması istenen toplulukların iman ettikten sonra Medine’de aklın kılavuzluğunda bu imanı hayata geçirmeleri istenmiştir.

Allah, kâinata bir ölçü ve denge koyup ve her şeyi insanın hizmetine sunmuş, insanı özgür irade sahibi kılmış ve insanı halife tayin edip ve ilâhî emaneti üstlenme fırsatı vermiştir.  Allah verdiği ve kullanılmasını istediği bu akılla, kendini yaradan Rabbini tanıması ve sadece O’na kulluk etmesini kullarından istenmiştir.

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk ettiler/mehcûr tuttular.” (Furkân,25/30)

Müslümanların bir kısmı Kur’an’ı Kerim’i okumaya fırsat (!) bulamadıklarından,  taakkul (akletme), tedebbür, tefekkür, tezekkür, nazar, idrak ve ibret ile Kur’an’ı anlamaya da fırsat bulamamakta ve Kur'an mehcûr kalmaktadır. Müslümanların diğer bir kısmı da  sadece Kur’an’ın lafzını okumayı ibadet olarak telakkî ettiğinden onlar da Kur’an’ı anlamaya fırsat (!) bulamamaktadır. Yine bir kısmı da “biz kim Kur’an’ı anlamak kim” diyerek ya da “siz kimsiniz ki bu Kur’an’ı anlayasanız” diyenlere (Yahudi din adamlarından el almışlara)  kulak verip hedefe varamamaktadır. Bazıları da kendi hevâ ve hevesleri ya da kendi düşüncesini legalize etmek için bir okuma sergilemektedir. Bir kısım da Kur’an’dan  şifre, gizli ilimler üreterek kitabımızı istismar etmekte, kimi de musiki tat almaktan öteye geçememektedir. Bir kısmı Kur’an’dan para kazanmakta; bazıları tarihsellik diyerek Kur’an’ın hükümlerini kaldırmaya çalışmakta; diğerleri ise bâtini anlamlar üzerinden kendine ait, istediği kadar saçmalama ve Allah’a iftira etme yolunu seçmektedir.

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا ﴿٢٤﴾

“Kur'an'ı düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir? “(Muhammed,47/24.)

Yani kurtarıcımız olan azîz kitabımız olan Kur’an ile ilişkimiz dünyadaki Müslümanların halinden de anlaşılabileceği gibi hiç iyi değildir. Halbuki Kuran en doğru yola götüren bir hayat nizamı olmak üzere inmiştir. Müslüman Kur’an ile doğru, sahih anlama-yaşama üzerine bir ilişki kuramayınca da ellerinde Kur’an varken cahiliye devrinin hükmünü isteme, sapma, aldanma, aldatma, istismar, hakkı gizleme, hakkı değiştirmeye çalışma gibi mühendislik faaliyetlerine de fırsat vermiş oluyor. Bir de, kişi bilmediği, tanımadığı, anlamadığı bir şeyi nasıl/ ne kadar sevebilir ve nasıl tâbi olabilir ki?

فَأَعْرِضْ عَن مَّن تَوَلَّى عَن ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا ﴿٢٩﴾

“Öyle ise bizim zikrimizden (Kur’an’dan) yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir.” (Necm,53/29)

---
رَبَّنَٓا اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ رَبَّنَٓا اِنَّـنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ

“Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. Rabbimiz! Doğrusu biz ‘Rabbinize inanın!’ diyerek, imana çağıran bir davetçiyi işitip iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil ve bize iyilerin ölümünü nasip et. Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vaad ettiklerini ver bize; kıyamet gününde bizi rezil etme. Sen asla sözünden caymazsın." (Âli İmrân,3/192-194.)

13- Mü’minin her işi Allah iledir, Allah içindir ve bunu da Allah’ın yardımı ile yapabilecektir. Müminler aklıselim sahipleri olarak ve dünya-âhiret mutluluğunu elde etmek için gereken sebeplere sarıldıktan sonra   rezil eden cehennem azabından Allah’a sığınır, kendilerini ondan koruması ve günahlarını affetmesi, kötülüklerini bağışlaması ve kendilerine iyilerin ölümünü nasip etmesini; Allah katında iyi ve makbul sayılan sâlik kişilerle birlikte kılmasını; kendilerini ölünceye kadar dinden dönmeden iyi bir hal üzere yaşatmasını; Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölebilmek; Mümin olarak Kur’an’da kendilerine söz verilen mükâfata liyakat kazanmaları için yüce Allah’a dua ederler.

Âlemlerin Rabbi olan Allah iman edip takvâ-ihlâs ile iyi/sâlih işler yapanlar için, dünyada yükselme, yücelme, savaşta zafer, ilim de ilerleme, uluslararası itibar ve benzeri maddî ve mânevî her türlü nimeti, âhirette de cehennem azabından kurtuluş ve cennet nimetlerini kazanma gibi mükâfatları vaad etmiştir.

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّ۪ي لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

“Rableri onların dualarına şöyle karşılık verir: "Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun -ki birbirinizden meydana gelmişsinizdir- sizden bir şey yapanın emeğini asla boşa çıkarmam. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğratılanların, savaşanların ve öldürülenlerin, işte onların günahlarını elbette sileceğim. Andolsun ki, Allah katından bir mükâfat olarak onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Şüphe yok ki nimetin güzeli Allah’ın katındadır!" (Âli İmrân,3/195.)

14- İman ve sâlih amel…Rabbimiz, kadın olsun erkek olsun kendisine kulluk yolunda sarfedilecek hiçbir çabayı boşa çıkarmayacağını, Allah’a samimiyetle dua eden herkesin duasının kabul edeceğini, kendi yolunda yürüyenlerin günahlarını bağışlayacağını ve katından bir lutuf olarak onları cennetlere koyacağını müjdelemiştir. Ayrıca mevlâmız olan Allah, erkek olsun kadın olsun, kendi yolunda cihada katılanların günahlarını affedeceğini ve onları cennetlere koyarak ödüllendireceğini vaad etmiştir.

لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِۜمَتَاعٌ قَل۪يلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نُزُلاً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ

“İnkâr edenlerin (gönüllerince) diyar diyar dolaşmaları sakın seni yanıltmasın; Kısa süren bir faydalanma... Sonra sığınakları cehennem. Ne kötü bir mesken! Fakat rablerine karşı gelmekten sakınanlara, Allah katından bir ikram olarak, altından ırmaklar akan cennetler vardır; orada temelli kalacaklardır. Allah katındaki mükâfat iyi kimseler için daha hayırlıdır.” (Âli İmrân,3/196-198.)

مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ

“Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.” (Yûnus,10/70.)

Her şeyin sahibi ve mâliki olan Rabbimiz Hz. Peygamber’in şahsında müminleri teselli etmekte ve kâfirlerin yeryüzünde nimetler içerisinde dolaşmalarına aldanmamalarını tavsiye etmektedir. Çünkü onlara verilen nimetler ne kadar çok olursa olsun geçici olup yok olmaya mahkûmdur; bu sebeple Allah katında hiçbir değeri yoktur. Allah mal ve nimetlerde kafirler, isyancılar ve Allah’ın metoduna karşı çıkanlar için gizli bulunan fitneye dikkat çekmektedir. Bu; malın, gerçek ölçüsüne ve gerçek değerine dikkat çekmektedir. Tâ ki müminler için bir fitne olmasın. Bu geçici olan mal ve nimetler yok olup gidecek az bir geçimdir. Ama inkar edenlerin sürekli ve kalıcı olarak dönecekleri yer; Cehennem’dir. Ne kötü barınaktır.

Yüce Allah, müminlere her zaman zaferi, düşmanlarını kahretmeyi ve bu hayatla ilgili herhangi bir şeyi vaad etmiyor. Her zaman düşmanlarıyla karşılaştıklarında dostlarına yardım edeceğine dair takdirini de vaad etmiyor. Karşılığında dünya malı, zafer, galibiyet, hakimiyet ve üstünlük gibi şeyler vaad etmeksizin onlara bir tek şeyi, müttakî olup topyekün Allah’a teslim olduktan sonra,  Allah’ın rızâsını ve Allah katında bulunan nimetleri vaadediyor.  Kârlı bir alış-veriş, ne bozarız ne de bozulmasını isteriz.

Bu ayetleri okuyunca küresel bir çeteden hiçbir farkı olmayan NATO ve onun amiral gemisi ve milyonlarca insanın katili Amerika, Rusya, İsrail, Avrupa; bunların legal terör örgütleri (CIA, BND, MOSSAD,MI6..) ve illegal terör örgütleri ( Kaide, ISIS (IŞİD), FETÖ, PKK) ile yeryüzünü kana ve kaosa boca eden bu kokuşmuş azgınların refah içinde yaşamalarının sürekli olmadığını ve işledikleri suçların onları ne dünya da ne ahrette peşlerini bırakmayacağını öğreniyoruz.


وَاِنَّ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِع۪ينَ لِلّٰهِۙ لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

“Ehl-i kitap’tan öyleleri vardır ki hem Allah’a hem size indirilene hem de kendilerine indirilmiş olana inanırlar, Allah’a karşı saygı duyup Allah’ın âyetlerini az bir pahaya değişmezler. İşte onların rableri katında mükâfatları vardır. şüphesiz Allah hesap görmekte çok çabuktur.” (Âli İmrân,3/199.)

Az da olsa Habeş Necâşîsi Ashame  gibi ehl-i kitaptan Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene inananlarlar olduğunu haber veriliyor. Bu ayrımın sebebi de, onları, ehl-i kitabın kibir, Allah’a karşı hayasızlık, adi hayat metaını elde etmek uğruna yalan dolan içinde olmak ve Allah’ın ayetlerini gizlemek olan temel özelliklerinden ve onların saflarından ayırmaktır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! Sabredin, kararlılıkta yarışın, düşmana karşı hazırlıklı olun (birbirinize dayanıp bağlanın), Allah’a karşı gelmekten sakının ki başarıya ulaşabilesiniz.” (Âli İmrân,3/200.)

Tevhidin kıymetini bilen ve bu inançlarına küfür, şirk, fısk ve nifak karıştırmayan, Peygambere iman eden;  asıl hayat olan âhirete kendisini hazırlayan; Müslümanların vahdetini korumaya ve parçalanmalarına engel olmaya çalışan muhsin ve müttakî Mü’minlerin sabretmesi ve cihad ederken ondan daha fazla direnmelerini, gevşeklik göstermemelerini, düşmanlarına karşı uyanık olmalarını, başarıya ulaşmak için de düşmana karşı her daim hazırlıklı olmaları istenmiştir.

Mü’minler takvâ ehlidirler, Allah’ın emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden kaçınmak sureti ile Allah’ın gazabından ve azabından kendini koruyabilen insandır. Bu ayet ile Müslümanlara,  hakk'ı savunurken kâfirlerin yanlış bir şeyi savunurken harcadıkları çabadan daha fazla gayret göstermeleri ve kâfirlerle savaşırken de şecaat, yiğitlik göstermede birbirleri ile yarışmaları emredilmiştir.
Sabretmeleri, sabırda yarışmaları, hazırlıklı olmaları ve Allah’tan korkmaları için, onlara çağrı yapılmaktadır. Bu davada sabır, yol azığıdır. Çünkü yol uzun ve meşakkatlidir. Öte yandan yardımcıların azlığına, destekçilerin zayıflığına, yolun uzunluğuna, zorluk ve sıkıntı anında şeytanın vesveselerine karşı sabır. Arkasından da takvâ sahibi olmaları istenmiştir çünkü takvâ, vicdanda uyarıcı bir bekçi fonksiyonunu icra ederek onu gafil olmaktan, zaaftan, haksızlık yapmaktan, şurada veya burada yoldan çıkmaktan korumaktadır.

Müslümanlar olarak bizler bugün Ümmet-i Muhammed’in kalitesini de gösteren sabır, takvâ testi yapmak zorundayız. Başımız bunaldıkça salih ameller ve infakla, sadakayla donanmamız gerekmektedir. Fitneler, acılar, ölümler çoğaldıkça biz, anasına sığınan çocuk misali Rabbimize sığınmak ve daha iyi bir kul olmaya çalışmak zorundayız. Zaten fitne-fesatlar, bombalar, işgaller, tehditler çoğaldıkça bu ümmetin vazifesi Kur’an’a sarılmak, Allah’ın şeriatına sarılmaktır.
Ayette Rabbimiz bizlere “düşmana karşı hazırlıklı olmamızı” emretmektedir.  Güç ve kuvvet Allah’ın emridir ve onun iman eden kulları da güç ve kuvveti temsil etmelidirler. Çünkü küfür tek dilden anlar: Güç ve kuvvet. Küfür başka hiçbir dilden anlamaz. Mümin güçlü olduğu zaman küfür, secde edecek fırsat kollar. Mümin zayıf olduğu zaman ise küfür, önünde secde ettirmek ister. Ne yazık ki bugün bu kahredici zillete Müslümanlar şahitlik etmektedirler.

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.” (Enfâl,8/60.)


Yüce Allah’ın yardımı ile Âli İmrân  Suresindeki “Müslümanların Vasıfları” tamamlandı.



<<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 10.11.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları

[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] Prof.Dr. Ahmet YILDIRIM, Tasavvufta Gayb Problemi Ve Tasavvuf Literatüründe  Gaybı Rivayetler, s.187-188.
http://isamveri.org/pdfdrg/D02034/2003_9-10/2003_9-10_YILDIRIMA.pdf
[3] Ahmet YILDIRIM, Tasavvufta Gayb Problemi Ve Tasavvuf Literatüründe  Gaybı Rivayetler, s.190.
[4] Doç. Dr. Zafer ERGİNLİ, İBN ARABÎ’YE GÖRE HZ. ÂDEM’DE TEMEL İNSAN NİTELİKLERİ, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü‟l-Arabî Özel Sayısı-1), s.184. (105 nolu dipnot açıklamasından alıntı)
[5] İbn Arabî, Kitabu Istılahı’s-Sufiyye, (Resailu İbni’l-Arabî, c. II içinde) Dairatü’l-Maârifi’l Osmâniyye, Haydarabad, H.1367/M.1948, s. 15.; Bkz. Ahmet Atlı, Doktora Tezi, Ankara-2011, s.13.
http://www.ussakiorder.com/uploads/5/8/1/7/58178045/102354402-tasavvufta-ricalu-l-gayb-307s-doktora-ahmet-atl%C3%84%C2%B1.pdf
 [6] Daha geniş bilgi için bkz. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman KASAPOĞLU, Kur’an’a Göre Cimrilik -Sebepleri, Zararları ve Eğitimi, s.330-364. http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/2312.pdf




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı