24 Eylül 2017 Pazar

SA4914/KY59-MLÖZ16: Bu Böyle Olmuştu; Kırım Tatarları 1

"Tarihçiler, sürgünün ilk yıllarında yaklaşık 100.000 insanın, yani halkın neredeyse yarısının hastalıktan, açlıktan ve soğuktan öldüğünü söylüyorlar."


Kırım Tatarları 1

13 Mayıs 1944 yılında Kırım yarımadası Nazi askerlerinden kurtarıldı. 18 Mayıs, sabahının 3’ündeyse Kırım Tatarlarının sürgünü başladı. Her yerde olduğu gibi, Kırım’dan sürülen de çoğunlukla kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oldu. Erkekler henüz cepheden dönememişlerdi. 

Üç gün içinde Kırım’dan yaklaşık 180.000 kişi sürüldü. Bir kısmını da 27 -28 Haziranda Ermeniler, Bulgarlar ve Yunanlarla birlikte sürdüler. Tehcir edilenlerin toplam sayısı 200.000’den fazlaydı. Milli hareketin aktivistleri tarafından 1960 yılında yapılan sayıma göre sürülen Kırım Tatarlarının sayısı 238.000’di. Çoğu Özbekistan’daki özel yerleşim yerlerine nakledildi.

Kızıl Orduda savaşan Kırım Tatarlarına sadece birkaç yıl sonra ailelerinin yanına gidebilmeleri için izin verildi. Savaş bittiğinde Kırım Tatarlarından yaklaşık 9.000 eski asker Sibirya ve Ural’ın çalışma kamplarına gönderildi. 

1945 yılında Kırım, Özerk Cumhuriyet statüsünden, il statüsüne düşürüldü. 1948 yılında binden fazla Tatar yerleşim yerlerinin ismi değiştirildi. Yarımada 1954 yılında Ukrayna’ya bağlandı. 

Tarihçiler, sürgünün ilk yıllarında yaklaşık 100.000 insanın, yani halkın neredeyse yarısının hastalıktan, açlıktan ve soğuktan öldüğünü söylüyorlar. 1956 yılında Kırım Tatarlarına özel yerleşim yerlerini terk etme izni verildi. 1967 yılına kadar Kırımlılar resmi olarak “Vatan haini” olarak adlandırılıyordu. Sonraları suçlamalar kaldırıldı ama Vatan topraklarına ancak geçen asrın 80’li yıllarının sonlarında dönmeye başlayabildiler.

18 Mayıs, Kırım Tatarlarının Hakları İçin Mücadele Günü olarak kabul edilmiştir. 



“Hatıralar

Sabahları annem genelde omzuma dokunarak sevgi dolu bir sesle beni uyandırırdı. Bu sefer sarsarak kaldırıp ayaklandırdı. Bir türlü uyanamıyordum, ayaklarım tutmuyordu ama o beni yine de ayaklarımın üzerine dikmeye çalışıyordu ve ağlamaklı ses tonuyla tutarsız bir şeyler söyleyip duruyordu. Annemin elleri titriyordu ve cansız koluma kadife ceketimi giydirmeyi bir türlü başaramıyordu. Gaz lambasının sönük ışığı odanın içinde yanıyordu.  Postal sesleri geliyordu, kaba, sabırsız konuşmalar duyuyordum. Üç buçuk senelik işgalden sonra artık her çocuğun tanıyabileceği barut kokusunu alıyordum. Pencerelerin arkası karanlıktı ve bu kadar erken bir saatte bize kimin gelebileceğini bir türlü akıl edemiyordum.

Beş yaşıma henüz yeni girmiştim ve gördüğüm bütün asker üniformalı adamların yüzleri bana aynı görünüyordu. Düşmanlarımı annemin ve ninemin yüz ifadelerine bakarak tanımayı öğrendim. Sonra dedem bana bizim askerlerimizin başlığında mutlaka bir yıldız olması gerektiğini anlatmıştı. Bize gelen askerlerin kapaklarında yıldızlar vardı. Ama yüzleri neden bu kadar kızgındı ve neden annem ve ninem bu kadar şaşkın ve tedirginlerdi? Neden dedemin yüzü bembeyaz kesilmiş halde duvara yaslanarak taburede oturmaya çalışıyordu? Herhâlde yine kalbi tutmuştu. Birinci Emperyalist Savaşından beri kalbi sık sık tutuyordu.

Birkaç gün önce faşistlerin köyün kenarında bir kere bile atış yapmadan askeri bataryayı nasıl bırakıp kaçtıklarını kendi gözlerimle gördüğüm için olanları anlamlandırmakta zorlanıyordum. Bir ya da bir buçuk saat sonra ise bizim Büyük Aktaçı köyümüze Sovyet askerlerinin öncü birlikleri girdi. Saki’ye giden yoldan askeri kamyonlar geçmeye başladı.  O sıralar erguvanlar görkemli bir şekilde açmıştı ve yerde bolca bozkır çiçeklerinden vardı.  Köy sakinleri yol boyunca toplanıp dizilmişti. Askerleri sevinç içinde karşılıyorlardı. Arabaların kabinlerine, arkalarına, tekerleklerin altına çiçek buketleri fırlatıyorlardı. Askerler gülüyorlardı, el sallayıp bir şeyler bağırıyorlardı, erguvan demetlerine yüzlerini sürüyorlardı. Bazen askerlerden biri araba hareket ederken yere zıplayıp kalabalığa doğru koşuyordu. Annesine, eşine, kız kardeşine, yakınlarından birine rastlayınca da gözyaşları ve sarılmalar başlıyordu. Sonra sarıldığı akrabalarından koparak tekrar onu yol kenarında bekleyen arabaya koşuyordu. 

Peki ya yüzü hiç gülmeyen bu askerler kimdi? Bizimkiler değil miydi, yabancı mıydı yoksa? 

- Sovyet yönetimi adına!.. Vatana ihanetten!.. Toplanmanız için beş dakika! Toparlanın! Kişi başına en fazla yirmi kilo eşya! Hızlı, hızlı!..

Annemi ve ninemi daha önce hiç böyle görmemiştim. Gerçi onlardaki bu bitkin hal, gestapo askerleri babamı götürmeye geldiklerinde de vardı. Yani yalnızca bir sene önce. Her şeyi çok net hatırlıyordum. Lavaboya henüz uzanamıyordum ve o sabah annem yüzümü mutfakta kendisi yıkıyordu. Tam yüzümü sabunlamıştı ki, kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Annem hızlıca girişe koştu ama orası üniformasıyla korku salan gestapo askerleriyle dolmuştu bile. Annemi kenara ittiler ve babamın birkaç gündür yüksek ateşler içinde hasta bir şekilde yattığı odasına girdiler. Sabun gözlerimi yakmaya başlamıştı ve ben bir türlü musluğa uzanamıyordum. Ninem hızlıca yüzümü duruladı ve odaya koştum. O sırada babamı dışarı çıkarıyorlardı, iç çamaşırların üstünde sadece omuzlarına attığı paltosu vardı. Beni kollarına alıp göğsüne bastırdı ve ben yüzümde onun uzamış sakalını hissettim. Biri beni onun kollarından çekip yere fırlattı ve başımı sandığın alt kenarına çarptım.

Evet, o sabah annem ve ninem aynı öyle korkmuşlardı. Neden korkmasınlardı ki. İlk gelenlerin kalpaklarında kuru kafa ve çapraz kemikler vardı. Bunlarda ise kızıl yıldız!
Sokaktan emir sesleri ve kadınların ağlamaları geliyordu. Köpekler, depremi haber verir gibi uğulduyorlardı. Sonra silah sesleri geliyordu ve köpekler inleyip bir süre sonra susuyorlardı. 
Annem bahçeye gömülü valizi çıkartmak için izin istedi. İyi ki onu hatırlamıştı. Alman askerler gelmeden önce babam el yazması eserlerini, akraba ve dostların fotoğraflarını içeren bu valizi bahçeye gömmüştü. Bu belgeler faşistlerin eline geçseydi, başımız beladan kurtulamazdı. Babam, Osman Amit, şairdi ve Kırım’da tanınmış bir kişiydi.  Ayrıyeten Rus ve Ukrayna klasiklerini anadiline çeviriyordu. Onun çalışmaları sayesinde okurlar Puşkin, Krılov, Şevçenko, Lermontov’un eserleriyle tanışma fırsatı buldular. 1941 yılında babamın kendi şiir kitabı çıkacaktı ama savaş engel oldu. Kitap, el yazması olarak kaldı. Valizin içinde babamın üzerinde birkaç senedir çalıştığı ve savaştan sonra bitirmeyi hayal ettiği “Seyitoğlu Seydamet” şiirinden bazı bölümler de vardı. Hayali gerçekleşemedi. Saki şehrinde, gestaponun hapishanesinde uzun günler süren işkencelerin sonunda şair Osman Amit idam edildi.

Annemin ricada bulunduğu asker koridora çıkıp komutanına danıştı. Anneme valizi bahçeden çıkartmasına izin verdiler. Valizin saklandığı yeri tam olarak bilmiyordu, sadece babamı onu ağaçların arasına gömerken pencereden görmüştü, yine de kazmayı alıp askerler eşliğinde bahçeye yöneldi…

O kâbus dolu sabahın bazı detaylarını çok daha sonra öğrendim ama sanırım onlardan tam burada söz etmek yerinde olacaktır. Bundan birkaç saat evvel, gece yarısı ninem, birinin evin camına yavaşça tıklamasıyla uyanmış. Kapıyı açtığında bundan birkaç gün önce evimizde yatıya kalan Binbaşıyı tanımıştı. Binbaşı hızlıca kapıdan eve girip fısıldayarak konuşmaya başlamıştı: “Ben büyük bir riski göze aldım ama sizi uyarmadan edemeyeceğim. Bundan üstlerimin haberi olursa, hepimizin başı belaya girecek. Yani… - duraksadı, söylemeye zorlanıyordu; gözlerini kaçırarak- sabah hepinizi sürecekler. O yüzden hızlıca en değerli eşyalarınızı paketleyin. Djankoy’un yakınlarında bir arkadaşım hayatımı kurtarmaya çalıştığı sırada vuruldu. O da buralıydı. Yakınlarını düşündükçe kalbim sızlıyor. Hiçbir şey sormayın! Başka hiçbir şey anlatamayacağım! Hoşça kalın!”, deyip karanlıkta kaybolmuş. 

Ninem dedemi uyandırdı. O dindar bir insandı. Biraz düşünüp şöyle dedi: “Böyle bir şey olamaz, Allah izin vermez. Hem bizi neden sürsünler ki?”

Lambayı yakmadan, uzun süre susarak oturdular. Aklındakileri dile dökmeye korkuyorlardı. Binbaşının sözlerinden korkunç bir soğukluk esiyordu: “Sabah hepinizi sürecekler.” Yahudiler ve Çingeneler, faşistler tarafından daha yeni sürülmüştü. Hepsini götürüp öldürüyorlardı…

… Dedem sabahın ilk ışıklarıyla sokağa çıktı ve birkaç dakika sonra geri döndü. Dedi ki: “Galiba bir şeyler olacak. Köy askerlerce çevrilmiş. Ben evden çıkar çıkmaz hemen “Geri git! Ateş edeceğim!” diye bağırdılar. Hiçbir şey anlayamıyorum.”

Beş buçukta kapıyı tıkladılar. Önceden uyarılmış olan ninem ve dedem bile yanlarına ne alacaklarına karar veremiyorlardı. “Ne duruyorsunuz? Zaman geçiyor!”, dedi askerlerden biri ve sesinde sanki acıma duygusu vardı: “Evde ekmek var mı? Ya da un? Yolda ne yiyeceksiniz?” Askerler iki kişiydi. Annem bahçede gömülen valizi ararken onlar duvardan kilimi kopardılar, sandıkta ne varsa içine boşalttılar, halatlar yardımıyla çapraz bir şekilde bağladılar ve ikisi birden kaldırarak: “Çıkın!” dediler. 

Bağırışların ve ağlama seslerinin geldiği arabanın yanına bir asker tarafından sırtından iteklenen yetmiş yaşındaki ihtiyar Abdülvahap Akay yaklaştı. Sımsıkı sarıldığı birkaç soba borusu taşıyordu. Savaşın daha ilk günlerinde tek oğlunun ölüm haberini almıştı. Bir sene önce hayatını kurtaran gelini tifodan öldü. Dört yaşındaki torununu akrabalarından biri yandaki köye götürdü. O ise yapayalnız, tek başına kaldı. 

- Tamamen sıyırdı ihtiyar, - gülüyordu asker. Ben ona “Yiyecek bir şey al!” diyorum, o yırtık bir namazlığı alıyor. Ben seccadeyi attım, o da bu borulara sarıldı… “Eh, ne yaparsan yap, dedim.”
İhtiyarın elinden boruları da alıp attılar, kendisini de artık tıklım tıklım dolan kamyonete bindirdiler. Ninem ve dedem bohçanın üzerinde birbirlerine sarılarak oturuyorlardı. Ben dedemin dizlerine oturdum. Beni sıkıca tutuyordu, sanki kaybetmekten korkuyordu. Gözyaşının boynuma aktığını hissettim.

Kapye teyze yanımızda çömelmiş oturuyordu. İki küçük çocuğa sarılıp bomboş gözlerle önüne bakıyordu. Ne düşünüyordu ki? Büyük ihtimalle o sırada cephede savaşan kocasını ve dört büyük oğlunu düşünüyordu. Geriye sağ olarak sadece bir tanesinin, ortanca Server’in döneceğini henüz bilmiyordu…

Askerler deli gibi bağırıyorlardı. Annem yüzünden durduğumuz aklımıza bile gelmiyordu. O ise o sırada valizi arıyordu. “Çabuk, çabuk! Bütün arabalar seni bekliyor!” Her yeri kazıyordu, nihayet kürek yumuşak toprağa gömüldü. Aradığını bulana kadar bahçenin yarısını kazmıştı. Üç buçuk sene boyunca toprakta kalan valiz çürümüştü. Komutan, valizi annemin ellerinden çektiğinde valiz dağıldı ve fotoğraflar, kâğıtlar, kitaplar, içinde ne varsa yere döküldü. Komutan ayağıyla her şeyi karıştırdı, değerli bir şey bulamayınca bağırmaya başladı. “Bunlar yüzünden mi başımızı yedin!” Annem bütün kâğıtları topladı, toprağa bulanmış kâğıtları valizin içine soktu. Tekrar eve dönmesine izin vermediler ve o, valize sarılarak arabalara doğru gitti. 

Bizi, şehirden ve yakın köylerden toplanan diğer insanlarla beraber Saki demir yolu istasyonuna getirdiler. Hayvanları taşıdıktan sonra yeri süpürmeye dahi tenezzül etmedikleri vagonlara bindirdiler. Dayanılmaz bir şekilde gübre ve idrar kokuyordu. Girişin sağ ve sol tarafında geniş ranzalar vardı. Biz şanslıydık; yerimiz üst katta, dikenli telli pencerenin yakınındaydı. Buraya temiz hava ulaşıyordu ve daha kolay nefes alıyorduk. İnsanlar aşağıda, ranzalarda ve ranzaların altında birbirlerine sıkıca sarılmış oturuyordu. Birisi bir yere gitmek istediğinde, diğerlerinin üzerinden atlayarak ilerlemek zorundaydı. 

Kapı gürültüyle kapandı… Kapkaranlık oldu. Tren harekete geçti. 

… Bu şekilde yaşlıları, kadınları ve çocukları yok etme mekanizması hayata geçirilmiş oldu. Hiç kimse nereye ve neden götürüldüklerini bilmiyordu. Hiç kimse halka, aslında Kırım Tatarlarına ölüm fermanı olarak ilan edilen 11 Mayıs 1944 tarihindeki emri açıklamaya gerek duymadı. Biri, hükümlülerin bu kararı duymalarına gerek olmadığına kanaat getirdi, yeter ki kararı uygulayanlar bilsindi.

Emil Amit.”


Kırım’dan sürülen halkların anısına; Evpatorya, Kırım


Sürülenlerin anısına; Kerç, Kırım



<<Önceki           Sonraki>>


Melek Öz, 24.09.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Makale, Çeviri-Analiz

Melek Öz Yazıları
 




Kitabın Orijinal Metni:

http://www.e-reading.club/bookreader.php/1028371/Alieva_-_Tak_eto_bylo_Nacionalnye_repressii_v_SSSR._1919-1952_gody.html




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı