17 Eylül 2017 Pazar

SA4881/KY59-MLÖZ15: Bu Böyle Olmuştu; Çeçenler ve İnguşlar -3-

"23 Şubat 1944 tarihinde Çeçen ve İnguş halklar 24 saat içerisinde Orta Asya’ya ve Sibirya’ya sürgün edildiler. Yolda ve on üç yıllık sürgün süresince Çeçenlerin yüzde ellisi hayatını kaybetti."


Çeçen ve İnguşlar 3

Çeçenler, Stalin yönetimi tarafından sürülen sayıca en kalabalık gruptur. Teorik olarak normal şartlarda böyle bir tehcirin mümkün olamayacağı düşünülebilir. Fakat vicdanların doğal olarak anlamayı reddettikleri bu vahşi sürgünü, Sovyet yönetimi istikrarlı bir şekilde planlayıp uygulamaya koydu. 

Daha önce de söylendiği gibi, diktatör yönetimin ilk hedefi Müslüman halklardı. Ne yazık ki gayelerine ulaştılar ve XX. yüzyılın en büyük Soykırımı gerçekleşmiş oldu. Yapılanlardan, sadece o gün hayatta olan Müslümanlara değil,  atalarına ait her türlü hatırayı da yeryüzünden silme amacı güdüldüğü anlaşılıyor.

1990 yılında kaydedilen bir rapora göre Grozni şehri yakınlarında bir yığın haline getirilmiş 6.000 mezar taşı bulunduğu tespit edildi. Her biri sanat eseri olan bu anıt mezarlar Çeçen ve İnguşların atalarına ait hatıralardı. Onlar Vatan topraklarından sürüldükten sonra, mezar taşları Grozni şehrindeki bir otobanın kenarında 3 kilometre boyunca uzanan bordür görevi yapmıştı. Hatta o dönemde köprü, bina ve ahırların yapımında bile kullanılmıştı. Sonra bu mezar taşlarından bazıları ölenlerin aileleri tarafından tanındı ve eski yerlerine dikildi, kalanlar ise, aileleri sürgünde hayatlarını kaybettikleri için sonsuza kadar sahipsiz kaldı.



1992 yılında, Cahar Dudayev yönetimde olduğu sırada bu mezar taşları toplandı ve Grozni şehrinde yapılan anıt mezarlıkta yerlerini aldı. Anıtın arkasındaki duvarda Çeçence dilinde “Yıkılmayacağız! Ağlamayacağız! Unutmayacağız!” yazılıydı. Birinci Çeçen Savaşı bittiğinde bombardıman sırasında zarar gören anıtın restorasyonundan sonra son cümle “Bırakmayacağız!” olarak değiştirildi.


“Yıkılmayacağız! Ağlamayacağız! Unutmayacağız!” 

2014 yılında Cahar Dudayev tarafından yapılan bu anıt demonte edildi ve Grozni’nin başka bir bölgesine nakledildi. Bu işlemin, İçkerya’nın ilk Cumhurbaşkanının hatırasını unutturma amacıyla yapıldığı söyleniyor.


İnguş ve Çeçen insan hakları savunucularına göre sürgünün boyutları hala tam olarak tespit edilebilmiş değildir ve sınır dışı edilen Vaynah kurbanlar hakkında tek güvenilir kaynak,  onların torunlarıdır.

Zorba rejim her ne kadar Müslümanları yok etme amacı edinse de, belki de hesaba katmadıkları, onlardan bağımsız gelişen olaylar binlerce insanın ayakta kalmasını ve soylarının devam etmesini sağladı.  Aşağıdaki hikâye Kazakistan yerlilerinin zor günlerde yardım eli uzattıklarının, tehcir edilmiş mazlum insanlara sahip çıktıklarının hikâyesidir.



 “Halkın Kaderleri

23 Şubat 1944. Suçlu ilan edilmiş Cumhuriyetin her bir köşesinden toplanan insanlar daha önce özellikle hazırlanmış arabalarla demir yolu istasyonuna taşındı. Şaşırmış, korkmuş, olanlara hiçbir anlam veremeyen dağlıları yük trenlerine binmeye zorluyorlardı. Vagonlar tıklım tıklım dolduktan sonra sıkıca kapatılıp kilitleniyordu ve tren yola çıkıyordu. Nereye gittiğini ise, kimse bilmiyordu. 

Bazı vagonlarda şubat soğuğunu az olsun kıran demir sobalar bulunuyordu, diğerleri ise sıcak vagon olarak adlandırılmalarına rağmen hiçbir şekilde ısıtılmıyordu. Vagonların deliklerinden karlar giriyordu ve yeri buz tutuyordu, Kafkasya’nın hafif geleneksel kıyafetlerini giymiş insanlar ise iliklerine kadar işleyen soğuktan kurtulabilmek için çaresizce bir birbirlerine yapışıyorlardı. 

Yolculuk iki hafta sürdü. Yol boyunca yemek vermiyorlardı, duraklarda indirmiyorlardı, insanları hayvan sürüsü gibi götürüyorlardı. İnleyen, ağlayan, bağıran, Allah’ın yardımını dileyen insanlar dolusu vagonlar tam hızla büyük istasyonlardan geçiyordu. Soğuktan, açlıktan ve pislikten hastalıklar türemeye başlamıştı. İnsanlar tifodan ölüyorlardı ve ölülerin defnedilmesine izin verilmiyordu. Askerler bomboş bozkırlarda ara sıra duran trenlerin vagonlarında dolaşıp, cenazeleri dışarı çıkartıyorlardı. Karşı çıkan yakınlarının gözleri önünde ölülerin üzerleri hızlıca karla kapatılıyordu oracıkta. Bundan sonra insanlar cenazeleri saklamaya başladı.

Bir çavuşla askerin bizim bulunduğumuz vagonda cenazeleri aradığını hatırlıyorum. Bir köşede oturan garip, saçı sakalı karışmış bir adamın yanına geldiler. Yanında zayıf bir kadın kıvrılarak ona yaslanmıştı. Birden kadın ayağa fırladı ve vücuduyla adamı kapatmaya çalıştı. Çavuş onu kabaca itti ve tüfeğin ucunu adama batırdı. Adam ağır bir şekilde yana yıkıldı. Kadının bağırmalarına aldırmayan çavuş ve asker ölen adamı ellerinden ayaklarından çekerek çıkışa götürmeye başladılar. Kadın insanın içini parçalayan çığlıklarla ve çılgına dönmüş gözlerle çavuşa saldırdı. Çavuş cenazeyi bırakıp tüfeğe sarıldı ve o saniyede kadını vurdu. Vagondakiler korkudan geri çekilip iki ölmüş bedeni nasıl dışarı atıp sonra demir kapıları sıkıca kapattıklarını izledi sadece.

Bu yüzden insanların yalnızca yarısının son durağa kadar varabilmesi şaşırtıcı değil. Kalanlar ise yolda öldü. Mezarlarıysa meçhul.

Bizim tren Kuzey Kazakistan’ın “52’nci kilometre” adlı istasyonunda durdu. İnsanların nihayetinde tekerlekli hapishaneden çıkıp gözyaşları içinde birbirlerine nasıl sarıldıklarını unutamıyorum. 

Koşturarak akrabalarını ve tanıdıklarını arayıp ölenlerin yasını tutuyorlardı. “Vah… Bize ne olacak! Vah... Şimdi biz ne yaparız!” diye inliyorlardı kadınlar. Her birinin kucağında ve sırtında çocuklar ağlıyordu. Erkekler, her zaman ki gibi gözyaşlarına hakim olarak,  getirdikleri cenazeleri kimse gelip almadan hemen orada gizlice gömmeye başladılar. 

Trenden inen kalabalığı orada bekleyen asker birliği çevirmişti. Bu genç çocuklar ne hissediyordu? Birçoğunun gözlerinden acı çektiği anlaşılıyordu.

Korumaların arkasında, yeni gelen işgücünün dağıtımıyla ilgili bir toplantı yapılıyordu. Kolektif çiftliklerin ve fabrikaların temsilcileri özel yerleşimci ailelere dikkatle bakarak, kendilerine çevik, genç olanları ve yanında yük eşya bulunanları seçiyorlardı. Kalabalık gitgide azalıyordu.  Geriye sadece hiçbir şeyi olmayan ihtiyarlar ve çocuk sahibi yalnız kadınlar kaldı. 

Her birinin kaderi farklı gelişti. Ben sadece bir tanesinden söz edeceğim.

Yedi yaşındaki Anzor korku içerisinde çalışabilir durumdaki insanların nasıl at arabalarıyla bir yere götürüldüklerini izliyordu. Gitmekten korkmuyordu, asıl burada, açık havada, soğukta ve rüzgâr altında kalmaktan korkuyordu. Annesi çaresizce bohçaların üzerinde yatıyordu; onun oturmaya dahi gücü yoktu. Ağır hasta olduğu hemen anlaşılıyordu. Anzor, onları da alacakları ümidiyle her arabanın arkasından koşuyordu. Ama hiç kimse onlarla ilgilenmiyordu. Sonuçsuz koşuşturmacadan yorulan Anzor annesinin yanında uyuya kaldı. Bekist uyuyan oğluna bakıyordu, ona yardım edebilmek için elinden hiçbir şey gelmiyordu. Uyurken sürekli huzursuzluk içerisinde sıçrayan çocuğu okşayacak bile gücü yoktu.  

- Nerede o? Nerede? – sıçradı Anzor, - Nereye gitti, anne?

- Kim, oğlum?  Şefkatle sordu annesi.

- Babam! Ben babamı gördüm. Nerede o? – Çocuk şaşkınlık içerisinde etrafa bakınıyordu.

- Baban savaşta oğlum. Sen rüya gördün.

Anzor içini çekti ve ağlamaya başladı.

O sırada yanlarına uzun boylu, iri yarı bir kazak kadın yaklaştı. Üzerinde belinde kuşakla bağlanmış yere kadar uzun bir kürk vardı. Başında tilkiden yapılmış şapkası, elinde bükülmüş bir kamçı. Anzor anında ağlamayı bıraktı, kadına atladı ve kamçısına yapıştı. Hiçbir şey söylemeden yalvarırcasına kadının gözlerine bakıyordu. Kadın çocuğu şefkatle okşadı. “Öyleyse “Kızıl Oktyabr” çiftliğine gidelim mi küçük dağlı?” dedi.

Anzor kadının söylediği Kazakça cümleyi anlayamadı. Kadın aynı sözleri Rusça tekrarladı. 

- Elbette! – Çeçence bağırdı Anzor ve sevinçten zıplayıp, kurtarıcısına sımsıkı sarıldı.

- Anne, anne, kalk! Bizi alıyorlar, - diye bağırdı annesine.

Kazak kadın Bekist’e doğru eğilerek:

-Kocan yok mu? dedi.

- O cephede, savaş başladığından beri, dedi Bekist.

- Ben Nagima, kolektif çiftliğin başkan yardımcısı. Toparlanın, gidelim!

Bekist zar zor doğruldu. Onun ne kadar zorlandığını gören Nagima başını sallayarak: - Bekle, şimdi ben arabayı buraya çağırırım,- dedi. 

Kısa süre sonra boyunduruklardan arabalı bir öküzü tutarak döndü. Kadının arkasından çiftliğin başkanı olabilecek bir adam atıyla yaklaştı.

- Nedir senin bu yapmaya çalıştığın şey, Nagima? 

- Ne demek nedir? Bu aileyi alıyorum, – dedi Kazak kadın omuzlarını silkerek. Başkan dudağını bükerek:

- Onları ne yapalım ki? –dedi.

- Nereye gitsinler? Karda donsunlar mı? Görmüyor musun, kadın hasta.

- Görüyorum. İşte bize lazım olmamalarının sebebi de bu. Bize çalışacak insan lazım, hastalarla başkaları ilgilensin.

- Yok ya, - başını kaldıran Nagima’nın şapkasındaki kuyruk sallandı. - Onlar da insan, biz de insanız. Sen korkma, ben onları yanıma alırım.

Nagima, Bekist’i ve Anzor’u evine getirdi. Savaşta bir bacağını kaybeden sakat kocasıyla yaşıyordu, bir de Beskemper adında oğulları vardı. Beskemper Anzor’la aynı yaştaydı. Kazak aile yerleşimcileri sıcak bir şekilde karşıladı. Onları doyurdular ve hastanın bakımını sağlayarak iyileşmesine yardım ettiler.

Baharın gelmesiyle birlikte Nagima, Bekest’e iş buldu. Yaz bitince de Anzor’u okula gönderdi. Hayat, aynı diğer sürülenlerde olduğu gibi zorluklar içerisinde devam ediyordu. Bekist için ise her şey daha da zordu. Yerleşimciler komutanlığa her hafta belirli bir gün ve saatte gelmek zorundalardı. 

Komutanlık çok uzaktaydı ve on beş kilometrelik yolu yürüyerek kat etmesi gerekiyordu. Ayrıca özel izin olmadan köyün dışına çıkmak kesinlikle yasaktı. Yasağın ihlali üç ila on yıl arası hapisle cezalandırılıyordu.



Bekist kocasından haber alamadığı için çıldırıyordu. Yeni adresinden gönderdiği mektupların hiçbirine cevap alamadı. Ailesini ve tüm hemşerilerini bulan bu beladan kocasının haberi var mıydı? Mektuplarını alabiliyor muydu? Kimileri bütün Çeçen ve İnguşların cepheden çağırılıp, ailelerin peşinden sürgüne gönderildiğini söylüyordu… Doğru muydu bunlar, kimse bilmiyordu. 

Çatışmada hayatını kaybeden kocasının akıbetinden Bekist’in haberi yoktu. Büyük bir özlemden ve ona çok ağır gelen hayat şartlarından dolayı göz göre göre eriyordu. En sonunda dayanamayarak yataklara düştü. Ölmeden evvel oğlunu yanına çağırdı:

- Anzor, Nagima teyzeye ve Sabir amcaya her zaman müteşekkir ol, onlar çok iyi insanlar. Bu aileye fazla yük olmamaya çalış. Ağır işten çekinme, oğulcuğum. Çalışkan ve dürüst bir insan ol. Babanı bekle! Nerede, hayatta mı, bilmiyorum ama her halükarda o bir kahraman, çünkü baban gerçek bir erkektir. Onun gibi ol! Genel olarak, Vatanını unutma oğulcuğum! Bu sözlerden sonra annesi sonsuza kadar gözlerini yumdu.

Bir sonraki gün Bekest’i defnettiler. Yabancı insanlar sedyeyle tabutunu taşıyordu, Anzor ise durdurmak istercesine sedyeye tutunmaya çalışıyordu. Sanki annesinin bu dünyadaki varlığını biraz daha uzatmak istiyordu. Mezarlığa kadar gitmedi, sadece uzaklaşan tabuta bakakaldı. Gitgide küçülüyordu ve nihayet gözden kayboldu. Küçük bir çocuk için dünya anlamını kaybetti.

- Bitti, titreyen dudaklarla fısıldadı Anzor yanında duran Beskemper’e. –Annem artık yok ve ben bittim!

Beskemper dostuna sımsıkı sarıldı: 

- Asla! Atam birlikte yaşayacağımızı söyledi. Sana sahip çıkacağız. 

Nagima ve Sabir, Anzor’a acıyıp, ona öz oğulları gibi davranıyorlardı. O da onların bu ilgisinden dolayı müteşekkirdi ama zamanın geçmesine rağmen anne özlemi bir türlü geçmiyordu. Çok az yemek yiyor, iyi uyuyamıyor ve memleketine gitme arzusu günden güne kafasında büyüyordu. 

Bir gün Anzor çocuklarla birlikte okuldan dönerken Rahim adında bir çocuk ona sataşmaya başladı:

- Neden bana kopya vermedin? Cevabını biliyordun! Sizi Kafkasya’dan sürdüklerinde çok haklılardı! Hepiniz hainsiniz! 

Beskemper hızlıca yetişip Rahim’e çantasıyla vurdu. 

- Bakma sen ona. O sadece bir aptal, -  dedi, kırgınlıktan kızaran Anzor’u sakinleştirmeye çalışırken.
Ertesi sabah Anzor hiç kimseye hiçbir şey söylemeden kayboldu. Nagima her yerde çocuğu arıyordu. Her yere mektuplar gönderiyordu ama nafileydi. Seneler sonra kaçaktan bir mektup alabildi. Anzor, hiçbir zaman, bir an bile olsa ona yapılan iyilikleri unutmadığını yazmıştı. Sonra kısaca kendisinden bahsetti.

O, bir istasyonda yakalanıp polis tarafından götürülene kadar çok uzun zaman farklı şehirlerde dolaşmıştı. Evsiz olduğu için bir çocuk kolonisine gönderdiler ama hayat orada da daha kolay değildi. Koloniden kaçtı ve hırsız çetesine girdi. Çetede her şey olabilirdi. O da bir gün hırsızlıktan yakalanıp, üç seneliğine hapse girdi. O zamana kadar Çeçen ve İnguşların rehabilitasyonu ilan edildi ve Anzor, hapisten çıkıp vatanına gitti. Ama orada da acı üstüne acı yaşadı. Ne oturacak bir evi vardı, ne de parası. Aklına intihar etme düşüncesi geliyordu. Ona bir mucize yetişti: tesadüfen babasıyla birlikte savaşan bir adama rastladı, adam çocuğunun babasına inanılmaz benzerliğinden dolayı Anzor’u tanıdı. Babasının cephe arkadaşı, Anzor’a işinde, ev bulmada yardım etti ve en önemlisi, babasının nasıl cesur bir adam olduğunu anlattı. Duydukları Anzor’a güç verdi. Babası sonuna kadar pes etmemişti, oğlunun da pes etmeye hakkı yok. Hayat her ne kadar acımasız da olsa, babasının, dedesinin soyu devam etmeliydi…

Magomed Musayev.”


<<Önceki              Sonraki>>


Melek Öz, 17.09.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Makale, Çeviri-Analiz

Melek Öz Yazıları
 




Kitabın Orijinal Metni:

http://www.e-reading.club/bookreader.php/1028371/Alieva_-_Tak_eto_bylo_Nacionalnye_repressii_v_SSSR._1919-1952_gody.html




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı