4 Mart 2017 Cumartesi

SA4052/KY1-CÇ378: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm II-2'nin devamı

 "Nasıl olacak o iş! Ne gizli polis ne muhabir ne de muhbir olmayan bu adam kimdi? Asıl çözülmesi gereken sorun bu sorundu."


Bölüm İki
-2'nin devamı-

Bayramdı. Ramazan bayramı. Nedendir bilinmez Bayram kahvehane önüne geldiğinde durdu. Durduğu yerde durarak top sektirmeye devam etti. Hiç aniden. Öylesine. Kesinlikle şeytanın dahli vardı bunda. O – Bayram- bir an önce arka sokağa gidip arkadaşlarıyla top oynamayı –belki çift kale, belki tek kale- kurmuştu. Ve işte hiçbir neden yokken kahvehanenin önünde durmuş topu sektirmeyi devam ettiriyordu ki Ali bitiverdi karşısında. 

Ali bir süre izledi Bayramı. Sonrada Bayram’ı korkutucu bir tonda –ki her halinden Bayramı korkutmak için davrandığı anlaşılıyordu ve Bayram da anlamıştı bu aleni tavrı, ki Bayram tüm aleni tavırlar anlayacak yeteneğe sahipti.- konuştu. Ali, Bayram'dan yaşça büyük olmalıydı. Yaşça büyük olduğu şuradan belliydi ki Ali’nin boyu Bayram'dan kısaydı.

- Bu top benim! demişti Ali.

Bayram şaşırmıştı. Top sektirme işini bıraktı, topu tekrar koltuğunun altına, güvene aldı. Şaşkınlığını gizlemeden ve azıcık korksa da korktuğunu belli etmeden;

- Ne münasebet? demişti. 

Bu münasebetsiz münasebet sözcüğünü annesi Sevgi’den öğrenmişti Bayram. Bu münasebetsiz sözcüğünü Bayram'ın öğrenmemek gibi bir lüksü olamazdı zira Allah’ın her günü, günün her dakikası, günün her saati anne Sevgi münasebet sözcüğünü kullanmak için fırsatlar bulurdu ve hiçbir fırsatı da kaçırmazdı, bulduğu fırsat üzerine hemen “ne münasebet!” sözcüğünü bir tümce olarak karşısındakinin alnına çatardı, bak sözü nasıl da gediğine koydum, der gibi bakarak yapardı bunu, hem lafı gediğine koyduğuna inanırdı da. 

Sevgi hanım böylesine tuhaftı, hem başka ne tuhaflıkları vardı Allah bilir, biz daha fazla ilerilere giderek kimsenin günahını almayalım.. Elbette Sacit olsaydı annenin adının ‘f’ ile başlamasına –f ile başlamadığı halde- aşırı bir özen gösterirdi. Mesela belki Figen derdi, mesela belki Ferda derdi, mesela belki Feride derdi, mesela belki Firuze derdi, mesela belki Ferhunde derdi. Veya bunlardan başka bir sözcük bulur ve Sevgi hanımı adından ederdi. Bayram annesi Sevgi’den duyduğu ve kullanmaktan hoşlanmasa da kullandığı ‘münasebet’ sözcüğüyle yabancı olan ve kendisine korku salmaya çalışan kendinde yaşça büyük –Ali’nin büyüklüğü belki bir yıl, belki altı ay, belki bir ay, belki bir haftalık bir büyüklük olabilirdi, bir yıldan daha fazla büyük olmadığı konuşma biçiminden belliydi- kısa boylu Ali’ye – Ali şimdilik Bayram'dan kısadır. Yoksa uzun olduğu birileri belki vardır, Ali’nin boy konusunda yapılacak tek kesinleme Bayramdan kısa olduğudur.- bir karşılık vermenin rahatlığıyla yoluna devam etmek istemiş ve fakat Ali yolunu kesmişti.

- O top benim! demişti üsteleyerek.

- Nerden senin oluyor? demişti Bayram

- Sabah kendi başıma oynarken şu evin –otelin üstündeki evin bir üstündeki evi gösteriyordu, yani Bayram'ın ikamet ettiği evi gösteriyordu- bahçesinden içeri kaçırdım.

- Daha neler? demişti Bayram. Bir kere bu topu Arife günü ortanca abim –Bayram'dan büyük üç abisi vardı- Suat alıp getirdi. diye de eklemişti.

- Rengi benim topum. Bu benim topum. Benim topum böyle kırmızı ve siyahtı. demişti daha da üsteleyerek Ali.

- Bir senin topun rengi mi böyle? Bu renkte başka toplar yok mu? demişti Bayram haklı olarak.

- Çıngar çıkarmak mı istiyorsun arkadaş? demişti horozlanarak Ali.

- Asıl sen çıngar çıkarmak istiyorsun! demişti daha da horozlanarak Bayram.

- İnat etme de ver şu topu! demişti Ali, biraz yumuşayarak.

- Ne münasebet asıl sen inat ediyorsun! demişti Bayram o da biraz yumuşamıştı.

- Ama benim topum o evin bahçesine düştü ve sen de o evden elinde bu topla çıktın? dedi Ali yeniden hiddetlenmişti.

- Ben topu bahçeden almadım! Odamda duruyordu oradan aldım. Ki abim bana getirip verdiğinde topu zaten odama koymuştum! demişti Bayram öfkeyle.

- Sen yalancı ve inatçısın! demişti Ali.

- Asıl sen yalancı ve inatçısın! demişti Bayram ve Eğer doğru söylüyorsan hadi gel bizim bahçeye bakalım top falan var mı? diye eklemişti. 

Ali bu teklif üzerine inat edemezdi. Kabul etti. Birlikte eve vardılar. Bahçe kapısından içeri girdiler. Ali’nin gösterdiği tarafa doğru –Ali kabataslak topun nereye gideceğini hesaplamıştı eve doğru yürürlerken- gittiler ve akasya ağaçlarından birinin –bahçede beyaz ve lacivert yapraklı akasyalar vardı- arkasındaki topu gördüler. Top Ali’nin dediği gibi kırmız siyah beneklere sahipti ve Bayram’ın dediği gibi bir tek kendi topu o renkte değildi.

- İkimiz de inatçıymışız, dedi Ali.

- Öyle, dedi Bayram gülerek ve bu olaydan sonra arkadaş oldular. Ve Bayram arkadaşını arka sokağa götürdü ve arkadaşlarıyla tanıştırdı ve yaşadıkları olayı anlattı ve her anlatışını bitirişinde gülerek

- İkimiz de amma inatçıymışız, dedi. Hani Ali inat etmese, ben inat etmesem topun kaçtığı yere hemen gider ve sorunu çözmüş olurduk. 

Böylece Sacit on iki yaşlarında inadı somut bir biçimde öğrenmişti ve mutluydu. İnatçı olmaktan ötürü değil elbet! Hayır! Somut bir biçimde ‘inat’ı öğrenmiş olmaktan mutluydu. Soyut bir bilgi değildi bu. Biri ona ‘ne inatçısın!’ dediğinde öyle olup olmadığını hemencecik anlar ya ‘yanılıyorsun kardeş, bu inatçılık değil!’ derdi yahut utanır başını eğerdi. Tıpkı şuanda başını eğdiği gibi. 

İhtiyardan kurtulmayı umut ederek başını eğmiş tali sokağın başında bekliyordu. Allah’tan ihtiyar, biri ile konuşuyordu da kendisini görmemişti. Sacit’e öyle geldi ki ihtiyar kendisini görse konuştuğu kişiyi de alır yanına koşardı. Bu ihtiyar da bir tuhaflık vardı. Muhayyel köpek Givendelin kadar olmasa da tuhaftı ve tuhaflığı ondan aşağı da değildi. Sacit kendi kendini yiyordu. 

Givendelin mi daha tuhaftı ihtiyar mı? Bir açıdan bakarsak –ki bu açının neliği hakkında bizim bir bilgimiz yok, Allah sizi inandırsın Sacit’in açıları kimsenin bildiği, sezdiği yahut dile getiremediği falan değildir, düpedüz sadece salt Sacit’in kendisinde olan açılardı- Givendelin'in üzerine tuhaf bir varlık olamazdı. Bir başka açıdan bakarsak ihtiyar Givendelini tuhaflık konusunda cebinden çıkarırdı. 

Hangi açıdan baktığında Givendelinden başka tuhaf varlık olamazdı, hangi açıdan baktığında ihtiyar Givendelini cebinden çıkarırdı karar veremiyordu. Öylesine usuna gelmişti Sacit’in. Pek önemsediği sayılmazdı. Belki de yeni bir sızlanma konusu arayışı içindeydi ve bu arayış gereksinimini gidermek için duruyordu bu sözde ikircikli durum üzerinde. Sızlanmaların köküne kıran mı girdi de böyle uçuk ikircikli durum üzerinden sızlanmaya çalışıyor? Türünden bir soru soran olursa Allah bildiği gibi yapsın! Ne diyelim? 

Sacit kararsızdı; dönüp çifte minareli medreseye oradan medresenin hemen arkasındaki Tebriz Kapı çarşısına mı gitseydi? İhtiyarın yanına mı gitseydi, karşıya mı geçseydi? Bir türlü karar veremiyordu Sacit. Her şeyden önce zaman daralmıştı. Bu dar vakitte olduğu yerden kımıldamamalıydı. Eşoya denk gelse hiç çekinmeden gider O’na sorardı. Ne soracaktı? Durup beklemeyi mi gidip gelmeyi mi? Eşo gibi birine hem de? Eşoya hem de. 

Eşo bir bakmışsın öyle abartmış öyle abartmış ki insan küçük dilini yutar. Sonra birden henüz hiçbir şey olmamışken birden abarttığını küçültür küçültür gözden ırak eyler. Bir an anlamlı bir an abes, bir an zarif bir an abullabut, bir an abus bir an güleç, bir an acar sonra elden ayaktan düşmüş güçsüz mü güçsüz, bir an acayip sonra bir anda normal, doğal, bir an yavaş ağır, sonra bir anda aceleci, bir an usta mı usta üstüne yok ustalıkta ve sonra birden acemilikte üstüne yok, dili bir an tatlı sonra en acı kornişon biberden daha acı bir dil, acılar içinde kıvranıyor görürsün daha sen arkanı dönmeden neşe içinde sevinç çığlıklarını savurduğuna tanık olursun o acıklı halden nasıl neşeli hale büründüğüne şeytan akıl erdiremez desek yeridir. 

Bakmışsın acımasız mı acımasız sonra birden merhamet abidesi kesilmiş, canını acıtmak için nefes alıyor sanırken birilerini hoşnut için en önde bulursun, doğuştan aç olduğuna hükmedersin sonra tokluktan ölecek görürsün. 

Bir bakmışsın söylediği her şer apaçıktır bir bakmışsın kilit üstüne kilit vurulmuş kapalı bir kutudan farksız. Ne ederse ettiği, ne söylerse söylediği hep vazıhtır, açıktır. Ve fakat gizli yapmadığı üstü örtük söylemediği şey yoktur. Saf ve hatta aptal dersin. Ve fakat saflığının aptallığının açıkgözlülüğünü saklamak için olduğu söylense itiraz edecek mecalin olmaz, Eşo bu, söylemesi kolay düşlemesi zor. Hem afacan hem uslu. Hem affedici hem korkunç cezalandırıcı ki bir keresinde (66 yılının yaz aylarından ağustos ayında) az kalsın koca kenti yerle bir edecekmiş. 

Sacit anımsamıyorsa da –o tarihte daha altı yaşındadır nasıl anımsayacak?- kentin ulularının aklındadır o deprem. Eşoyu kızdırmış çocuklar. Allah sizi inandırsın –ben inanmasam da- Eşo o kızgınlıkla Murat Paşa Camii'nin mezar taşlarından birine sarılıp bir o taraf bir bu tarafa sallamış hem ne sallayış. Gören olmasa da duyanlar olmuş böyle bir şeyin olduğuna ilişkin bilgiyi ve işte o tarihte (19 ağustos 1966) kent günlerce beşik gibi sallanıp durmuş. 

Bu işin Eşo'nun başının altından çıktığını bahçede kurulan çadırda kaldıkları sırada öğrenmişti Sacit. Anasından, babasından, dedesinden, babaannesinden, halasından, amcasından, eniştelerinden her hangi birinden yahut akrabaların her hangi birinden değil de çadır komşularından her hangi birinden duymuştu o günlerce süren bu depremlerin Eşo’nun başının altından çıktığını. 

Sacit Eşo'dan hem ölesiye korkar –günlerce evlerinin koca bahçesinde çadırda yatıp kalkmalarının müsebbibi Eşo'ydu ne de olsa- hem de Eşoya ölesiye hayrandı –aşkı yüzünden bu halde olduğu söylenirdi Eşo'nun- ve kendisini de Eşoluğa aday görürdü. Ve fakat bu adaylığın adaylıktan öte geçmeyeceğini de bilirdi. 

Nasıl bilmesindi ki Eşo çocukluktan beri Eşo idi. On yaşlarına kadar evlerinin olduğu sokakta dal daşşak dolaşırdı Eşo ve çevresine gülücükler dağıtırdı. Ağzından eksik etmediği şoğurtu (ağız suyu-salya) ile birlikte daha o yaşlarda Eşo idi Eşo. Ve fakat Sacit öyle mi? 

Bırakın sokakta –hem de o yaşlarda- donsuz tumansız gezmeyi tuvalete gittiğinde bile kendinden gizlerdi çıplaklığını. Hamamlarda da aynı şekilde davranırdı. Peştamalının altına mutlaka –kimsenin aklına niye gelmezdiyse- külot giyerdi. Demek ki kendisi Eşo olamayacaktı. Eşoluk doğuştan olan bir şeydi. Eşo bu bakmışsınız hastalıktan ölmek üzere ve siz gözleri açık gitmesin diye elinizi gözlerine götürüp gözlerini kapatmayı düşünürken birden yeryüzünde ondan daha sağlıklı daha afiyet içre biri olmadığına yemin edecek yüzlerce insan bulurdunuz. 

Bilgisiz mi bilgisiz heyhat o – Eşo- agâh değilse kimse değil dersiniz. Çorak bir topraktır bir vakit sonra balta girmemiş ağaçlık olur. Yalın bir anlatımla karşınızdayken son sözcükleri bitirmeden, daha ıslaklığı kurumadan öyle ağdalı bir şeyler söyler ki, siz ‘âmin’ demek zorunda kalırsınız. Ağırlığına ağırdır ve fakat hafifliğine diyecek söz yoktur. Ağlar hem iki göz iki çeşme ağlar ve o ağlayışlar arasına öyle gülmeler yerleştirir ki canlı cansız her varlık şaşkınlıktan büyük küçük dilini yutar. Ahbaplığı bilir ve fakat düşmanlıktan habersiz değildir. Uyumsuzluğun zirvesi iken sergilediği ahenk inanılmazdır. Hem aheste hem çabuktur. Akıbeti bilinmediği gibi evveliyatı da bilinmez. Ne akıllı dersin ne deli. Ne aktif dersin ne pasif. Ne akşamı var dersin ne sabahı, ne iyi dersin ne kötü, ne alacaklı dersin ne borçlu, ne alakalı dersin ne ilgisiz, ne albenili dersin ne itici, ne alçak ne yüksek, ne kibirli ne mütevazı, ne alelade ne fevkalade, ne alıcı ne satıcı, ne alicenap ne gaddar, ne âlim ne cahil ne allak bullak ne düzenli, ne yapıp ettikleri alenidir ne gizli, ne almayı bilir ne vermeyi, ne hazırlıksızdır ne amade, ne amirdir ne memur, ne analiz etme yetisi vardır ne sentez, ne antiktir ne yeni ne antipatisi vardır ne sempatisi ne arabulucudur ne bozguncu. Bakmışsın ara sıra vardır bakmışsın sık sık etraftadır. Ne aptaldır ne zeki, ne arabulucudur ne bozguncu ne temizdir ne kirli, ne arızalıdır ne sağlam, ne arsızdır ne utangaç, ne artçıdır ne öncü, ne aşikârdır ne gizli, ne aşırıdır ne ölçülü. ne aşinadır kimseye ne yabancı. Kâh atılgan kâh çekingen, kâh ayık kâh sarhoş, kâh aymaz kâh uyanık, kâh her günü aynı kâh her günü farklı, kâh aydınlıktır bakışları kâh karanlık. Ne azgındır ne uslu, ne azmandır ne ufak tefek. 

Dedik ya Eşo bu. Eşoya ne soracaksın? Eşo'nun hangi söylediğiyle amel edeceksin? Sacit bütün bunları bilmiyor muydu? Denilse yanıt evet olurdu ve fakat bu yüzden sormazlık etmezdi eğer sormayacaksa. Ki sormayacaktı. Soramazdı. Evet, Eşoya bir şeyler soramazdı. Korkardı. Depremli günler gelirdi aklına. Ne akla gelmesi aklından hiç çıkmazdı ki Sacit bu. Bütün bunlar neyse de ihtiyarın böyle hararetli-hararetli bir şeyler anlattığı o adam kim? 

Kuşkusuz Eşo'yu aklına düşüren o adam olmalıydı. Yani öylesine, birden bire, hiç yoktan aklına Eşo gelmiş değil ki. Aklına Eşo gelmiş de Tebriz kapı yâdına düşmüş değil ki. Kesin şu siyah pantolonlu, siyah paltolu, siyah papaklı adam sebep olmuştu. Onun böyle siyahlara bürülü olması ister istemez hemen herkesin –elbette Eşoyu bilen herkesin- aklına Eşo'yu getirirdi. 

Eşo da siyahlara bürülü dolaşmaz mıydı? Hem de yaz kış aynı giysilerle. Dolaşırdı. Zaman zaman siyah abasının kollarıyla şoğurtlarını silerek ve yüzünden eksik etmediği gülücüklerle ve gözlerinden eksik olmayan yaşlarla dolaşır dururdu kentin sokaklarında. Ve işte tıpkı onun gibi giyinmiş biri. Ve fakat kesinlikle o değil. Belki ona özentili biri. Belki Eşonun kentin her yerinde görüldüğünün söylenmesine ve bu görülmenin gerçekliği üzerine yeminler edilmesine neden ona özenen birilerinin var olmasıydı ve işte o özenicilerden biri de buydu. 

Hem niçin olmasındı? Hemen bir koşuda gidip sorabilirdi. Niçin böyle karalara büründün? Derdi o adama? Eğer Eşo'ya özenmiyorsa niçin böyle giyinmişti? Eğer Eşo'ya özenmiyorsa niçin bu kış gününde şoğurtları yakasında geziniyordu? Eğer Eşo'ya özenmiyorsa niçin gözleri gülerken ağlıyordu? Eğer Eşoya özenmiyorduysa niçin ihtiyarın kolundan çekiştirmesine kızıyordu? 

Belli ki özeniyordu. Foyasını meydana çıkarmalıydı ve Eşo'nun özeliğini, orijinalliğini korumalıydı? Böyle yapması gerekirdi. Ve fakat işte cesaret söz konusuydu. Hem cesaret hem ihtiyardan uzak durma konusu.. işi sarpa sarıyordu. Yakutiye Medresesinin bulunduğu kaldırıma gitmeyi bile düşündü Sacit. Füsun’u görmeme ihtimalini göze alarak hem de. 

Füsun'u görmemektense çarpılmaya bile razı olan Sacit bunu yapabilir miydi? Elbette hayır! Kendisini naza çekiyordu. Besbelli naza çekiyordu. İhtiyarın şuan hali hazırda konuştuğu adamı kıskanır gibi bir tarafı da yok değildi. İhtiyar kendisiyle böyle hararetli konuşmuş muydu? Nerden!

Dalga geçer gibi, küçümser gibi bir tavır takınmıştı. Hem de kendisine istediği sigarayı yüzünü asmadan, elleri titremeden vermesine rağmen. Alacağın olsun dede, dedi içinden. Tümceyi niçin söylediğini bildiği, anladığı halde bilmezlikten anlamazlıktan geldi böylesi işine geliyordu elbet. 

Düpedüz kıskanıyordu. Gitmeliydi. Gidip ihtiyara ne kadar vefasız olduğunu söylemeliydi. Kendisini niçin hemen sattığını, adamın kendisine ne verdiğini, para ise kaç para, sigara ise kaç sigara.. sormalı ve aşağılamalıydı. Vefasızlık aşağılanacak bir davranıştı elbet. Kim olsa vefasız birini aşağılardı. Kendisi de bir kimseydi elbet. Öyle ise ihtiyarı rahatlıkla gösterdiği bu vefasızlıktan ötürü aşağılayabilirdi. 

Vakit kaybetmeden gitmeye heves etti. Bir süre daha olduğu yerde durmasının daha yerinde olacağı yargısında bulunup bu hevesinin önünü kesti henüz dal budak salmadan. Eğer birden beliren bu hevesin önünü kesmez biraz gecikirse yerinde olanın kaybı kaçınılmazdı. Ve yerinde olanı yaşamayı es geçişin nelere neden olabileceği, nelerin ortaya çıkışının müsebbibi olacağını biliyordu Sacit ve bu biliş üzerine derin hem de pek derin çözümlemelere girişti. İhtiyarın hararetli-hararetli bir şeyler anlattığı adamın orada olması kendi aleyhindeydi. 

Bu açıktı. En azından sigaraya üçüncü bir ortak çıkma ihtimali vardı. Paket neredeyse bitmek üzereydi. Ve Bafra alacak parası yoktu. Birinci sigarası almaya kalktığında –ki cebinde sadece birinci sigarası alacak kadar bir meblağ vardı ve o meblağı iki bardak çay için ayırmıştı, dönüşte kahveye gidecek ve kendisine çay ısmarlayacak kimseyi görememe ihtimaline karşı kendi parasıyla çay içecek ve ısınacaktı- büfecinin nasıl bir tavır takınacağı belirsizdi. Hem madem ilk paket Bafra’ydı niçin şimdi birinci? Kendi kimliği –siyasal kimliği- üzerinde kararsız birinin hangi isteğinde kararlı olduğu düşünülebilirdi ki? 

Sacit, büfecinin böyle bir düşünceye sahip olduğu hakkındaki yargısının temelini yahut temellerini araştırmaya başladı ve göz ucuyla da ihtiyarla ihtiyarın konuştuğu kara giysili adamı izlemeye aldı. Yorgundu. Bitkindi. Üşümüştü. Terlemişti. Ürkmüştü. Korkmuştu ve fakat yine de ihtiyarın tavrını, büfecinin tavrını anlama merakından asla ödün vermemişti. Kara giysili adam hakkında da bir takım bilgiler edinme dürtüsünden vazgeçmiş değildi. Sivil polis olabilir miydi bu kara giysili Eşo özenicisi adam? 

Malum, bir kilometreden az beş yüz metreden çok ötede ulu cami ile çifte minareli medreseyi bir birinden ayıran sokakta dağ gibi bir genç vurulmuştu. Belki katiller bu tarafa doğru gelmişti ve belki ihtiyarla çarpışmıştılar ve belki ihtiyara söylemiştiler ne yaptıklarını ve belki ihtiyar sivil polisi durdurup –belki ihtiyar sivil polislerin tümünü veya bir kısmını veya bir kısmından biraz fazlasını veya bir kısmının biraz fazlasından biraz fazlasını tanıyordu- olayın faillerinin durup kendisiyle konuştuklarını suçlarını itiraf ettiklerini kendisine bir Poççikli bir sigara verdiklerini ve hatta olay anından kullandıkları silahlar saklaması için kendisine teklifte bulunduklarını, kendisinin de bu nazik teklifi reddettiğini ve sonra da mumcudan aşağı ellerini kollarını –ki tam o sırada ihtiyar sol kolunu kaldırmış mumcu caddesinden aşağısını gösterir gibiydi, ihtiyar kolunu kaldırıp indirdikçe caddenin ta sonunu işaret ediyor olmalıydı, zira Sacit öyle yapardı bir yerin ufkunu tarif ederken, kolunu kaldırır önce düz tutar, işaret parmağıyla ileriyi gösterir ve sonra da kolunu bir aşağı bir yukarı yahut bir yukarı bir aşağı indirerek en sonunu anlatırdı, en azından anlattığını sanırdı ve içi rahat olurdu- sallayarak gittiklerini söylüyor ve kara giysili adam sivil polis ise de söylenenleri hafızasına –adam ihtiyarın anlattıklarını her hangi bir not defterine yazmıyor ve fakat ihtiyarı can kulağıyla dinlediğini de belli ediyordu- kaydediyor olmalıydı. 

Hani adam belki sivil polis değildi de belki bir muhabirdi. Bir yerel gazetenin acar muhabiriydi ve ihtiyarın önceleri –Sacit ihtiyarın nedense kendini önce naza çektiğine inandırıyordu- söylememesine rağmen sonradan söylemeye başlamasından yararlanmayı seçmiş olmalıydı. Belki muhabir olan biteni –yani ihtiyarın olayın failleriyle karşılaştığını- uzaktan görmüştü de o yüzden koşup yanına gelmişti ve ihtiyarın söylediklerini her hangi bir deftere not etmemesinin nedeni de soğuktu belki ve fakat öyle bir can kulağıyla dinleyişi vardı ki muhabirin yazmaya gerek bile yoktu yani soğuk olmasa da yazması bu dinleyişten ötürü gereksiz sayılabilirdi. 

Ne de olsa muhabirlerin hafızası kuvvetlidir, diye düşünüyordu Sacit. Bu düşüncesinin açık açık kendisine de belirtti. Belirtilen bu düşüncenin ardından bir süre sessizliğe gömüldü. Az biraz kuşkulanır gibi oluyordu ki hemen yüksek bir sesle –kuşkusuz kendi içinde yükseltilen bir ses bu, dışardan kimsenin duymadığı, duyamayacağı bir ses, kendi kendine konuştuğunu kimselerin bilmesini istemediği, bundan hiç mi hiç hazzetmediği kaç kez yinelenmiştir tanrı bilir, tanrının bildiğini itiraf ederek yükseltilen sesin içte yükseltilen bir ses olduğunu yineleyelim- ‘Elbette anlakları kuvvetlidir bunların. Birden bir olayla karşılaştıklarında durun ben bir şeyler bulayım da yazayım sonra devam edin, türünden bir şeyler söyleyemezler herhalde! Bu yüzden anlakları oldukça hem de çok çok oldukça kuvvetlidir’ dedi, böyle diyerek içinde belirecek kuşkuları, kuşkuyu def edeceğini düşünmüştü. 

Bu kara giysili adamın muhabir falan olmadığı ortadaydı. Her hangi bir basın mensubunun konuşmaya muhtaç bir ihtiyar ile ne işi olurdu hem de günün bu vaktinde? Hem de işlenmiş bir cinayetin mahallinden bir kilometreden az altı yedi yüz metreden fazla bir uzaklıkta ne işi vardı? Tüm muhabirler –o da eğer üşümeyi, erimiş kar sularının paçalarına bulaşmasını, rüzgârın suratlarında bir kamçı gibi patlamasını göze almışlar ise- şimdi hem de hiç vakit kaybetmeden orada olmalıydılar. Hararetli hararetli bir şeyler anlatan İhtiyarı can kulağıyla dinleyen kara giysili adamın bir muhabir olmadığı gibi her hangi bir işi-gücü olan biri olduğu bile kuşkuluydu. 

Apaçık olan adamın işsiz güçsüz ve konuşmaya aç biri olduğuydu. İşsiz güçsüz insanlar genelde konuşmaya açtırlar ki bu bilgiyi Sacit annesinden edinmişti. Bazen annesini sorularıyla, konuşmasıyla, anlatmasıyla sıkboğaz eder bunun üzerine de annesi ‘Oğlum senin işin gücün yok mu? Ne tutmuşsun boşboğazlığın yakasını?’ derdi. 

Demek ki konuşma açlığını tetikleyen işsiz güçsüzlüktü ve şimdi ihtiyarın yanında durup gevezelik eden adam da apaçık işsiz güçsüz biriydi. Azıcık sağına dönse yahut azıcık soluna dönse daha bir net görecekti adamın yüzünü ve fakat adam biliyormuş gibi olduğu yerde sabit duruyordu. Bazen bir elini –diyelim sağ elini- paltosunun cebine sokuyor, bir süre cebe soktuğu eli orada tutuyor ve neden sonra o elini çıkarıp diğer elini –diyelim sol elini- paltosunun diğer cebine sokuyor ve orada tutuyor o eli. 

Sanki ellerini dinlendiriyormuş gibi yapıyordu. Ellerini sırayla dinlendiren kara giysili ve kara papaklı adam arada bir ağzını silmeyi de ihmal etmiyordu. Sacit adamın ağzını sildiği çıkarımını adamın arada bir ellerinden birini –diyelim sağ elini ya da sol elini- ağzına götürmesinden çıkarmıştı. 

Ağzını silmiyor ise niçin ağza el gitsindi? Bu anlamsız saçma bir davranış olmaz mıydı? Belki adam –ellerini sırayla dinlendiren kara giysili, kara papaklı adam- ellerine hohlamak ve böylece azıcık da olsa nefesiyle üşüyen ellerini ısıtmak için yapıyor olamaz mıydı? 

Böyle bir olasılığın varlığı kuşku götürmezdi, Sacit zaman zaman kendisi de yapardı. İki eline birden hohlamaz da sırayla hohlardı. Nefesinin iki eline güç yetirmemesinden ötürü böyle yapmıyor değildi. Bu bilginin de altı çizilmeli. De not defteri kalemi yanında değil! Nasıl olacak o iş! Ne gizli polis ne muhabir ne de muhbir olmayan bu adam kimdi? Asıl çözülmesi gereken sorun bu sorundu.




<<Önceki                                     Sonraki>>

Cemal Çalık, 04.03.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı