10 Mart 2017 Cuma

SA4078/KY1-CÇ379: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm II-2'nin devamının devamı

 "Hadi Füsun kendisini görmesindi, zaten görmesini istemiyordu, hem istemiyor hem ummuyordu ve fakat kendisi nasıl görecekti Füsun'u? Bu imkân elinden alınmıyor muydu? Elinden alınmayacak mıydı?"


Bölüm İki
-2'nin devamının devamı-

Füsun’la bir akrabalığı olmadığı ortadaydı. Füsunun sülalesinden herhangi bir fert böyle pespaye davranışlar sergilemezdi, sergileyemezdi. Ailenin şanına yakışmazdı. Sacit Füsun'un ailesinin tüm bireylerini çok iyi tanıdığına iman etmişti. Hani bunu şunun için söylüyoruz ki olur da biri çıkıp 'Niçin pespaye davranışlar sergilemezdi? Sergileyemezdi?’ diyorsun der ve bizim de bu soruya hiç düşünmeden, soru ağızdan çıkar çıkmaz ya da soru zihinde belirir belirmez hemen verecek bir yanıtımız olsun diye belirtiyoruz. 


Ha 'Sacit bu savında haklı mıdır? İsabet etmiş midir?' denilse tanrı tanığımızdır ki hayır. Sacit kafasında kurgulamıştır bunu. Tıpkı Füsun hakkında salt anlağında olan diğer bir sürü ipe sapa gelmez savlar, yargılar, inanlar gibi. Ve maalesef Sacit bunların hiç biri hakkında en ufacık kuşku dahi beslemez ve kuşku besleyenlerin dile getirmesine fırsat dahi vermez. Bu yüzden Öteki ile az kavga etmiş değildi. Hem ne inat üzre ne kavgalar. Öteki haklı olarak –bizce haklı, yoksa Sacit’e göre yerden göğe kadar haksız- demişti.


- Ne yani bu kız tuvalete gitmiyor mu?


- Hayır, demişti Sacit yüzü kızararak.


- Manyak mısın sen, tipin mi öyle gösteriyor, lan nihayetinde o da senin benim gibi bir insan o da yiyip içiyor ve onun da tuvalet ihtiyacı oluyor. demişti Öteki.


- Terle atıyordur, diye yanıtlamıştı Sacit.


- Hadi sıvıları terle attı böbreğini yormadı ya katı şeyler? diye sormuştu Öteki tüm alaycılığını takınarak.


- Vardır bir yolu, demişti süklüm püklüm Sacit.


- Senin aklına tüküreyim, demişti Öteki.


- Ben de senin, demişti Sacit.


- Bak ister inan ister inanma ben onun osurduğunu duydum, lan leş gibi de kokuyordu. dedi gülerek. 


Hem ne gülmek. Yerlere yatar tabiri bu gülüş için söylenmemiş ise başka bir gülüş için asla söylenemez. Söylenmemelidir. Ve fakat Sacit bu gülüşü görmemişti, görmüyordu. Öteki’nin söyledikleri bir inanlının karşısında söylenen küfürden, küfürlerden öte bir şey değildi. Nasıl böyle bir şey söylerdi? Nasıl böyle bir söz edilirdi? Hem de bunu en yakını bildiği, kendisine her açıdan kefil olabileceği, olduğu biri nasıl böyle lakırdılar yapabilirdi yüzüne karşı. Hiç mi insafı, hiç mi insafı, hiç mi izanı yoktu. Sacit kendini kaybetmiş Öteki’nin üzerine doğru yürümüştü. Yumruklarını öyle sıkmıştı ki çatırtılarını evlerin içindekiler bile –sokakta oluyordu bu olay- duymuştu da birkaç meraklı baş pencereden dışarı sarkmıştı.


- San saf salaksın oğlum.. bak kadın dediğin cins ayda bir kan işer ve senin ki de işiyordur. Tabi eğer sağlıklı ise.


Burada film kopmuştu ve belki birkaç ay konuşmamışlardı. Bu konuşma, bu tartışma Gülcan hakkında olmuştu. Gülcan henüz Füsuna evrilmemişti. Gülcan Füsun'a evrildiğinde de tüm özellikleriyle evrilecekti. Ve Sacit’in gözünde insana ait hangi kusur var ise Füsun tıpkı Gülcan gibi onlardan uzaktı, belki Gülcan hakkında yanılmış olabilirdi, şimdi şimdi Gülcan hakkında yanıldığını kabul ediyor gibiydi ve fakat Füsun, Füsun tasarladığından, tahminlerinden, daha ötelerdeydi.. 


Sadece Füsun mu kusurlardan azade idi? Elbette hayır! Füsun’un ailesi seçilmiş bir aileydi. Kutsal bir aile. Seçkin bir aile olduğu soyadlarından belliydi. Füsun kendisiyle evlenmeden önce  -yani şuan, hali hazırda olan durum- Hanzade soyadına sahipti ve bu soy ad da nasıl bir soydan geldiklerini imliyordu. Doğuştan gelen bir soyluluk. Sonradan edinilmemiş bir seçkinlik. Büyük bir olasılıkla Füsun’un soyu yalvaçlar soyundandı. 


Sacit yalvaç sözcüğünü öğreneli birkaç ay olmuştu olmamıştı ve fakat herhangi bir tümcede kullanma olanağı bulamamıştı. Tamam yakalandık. Sacit bu sözcüğü de diğer sözcükler gibi Füsun’dan öğrenmişti ve bundan değil gocunmak apayrı bir mutluluk duyuyordu. Yalvaç peygamber demekti ve bu sözcük bir üniversite sınavında sorulmuştu, bilinmesinde, unutulmamasında fayda vardı. Sacit de aklının bir köşesine yazmıştı, sınav için değil. Füsun’un telaffuz ettiği tüm diğer sözcüklere vurulduğu gibi bu sözcüğe de vurulmuştu. 


Füsun yalvaç soyundan geliyordu bu apaçıktı ve kusurlardan azade idi. Aksini gösterir bir im, bir kanıt elde mevcut değildi. Füsun kusursuzdu ve kusursuz olan salt kendisi değildi ait olduğu tüm aile bireyleri de bu kusursuzluktan az-çok, çok-az, çok-azdan biraz fazla, az-çoktan biraz eksik pay almışlardı ve yanlamasına duran, ellerini sırayla dinlendiren kara giysili kara papaklı adamın o ailenin bir ferdi olmasının imkânı yoktu. 


Bir kere bakışlarında meymenet yok, demişti kendi kendine, üstelik adamın bakışlarını, gözlerinin halini bu mesafeden anlamak olanaksız iken bulunmuştu böyle bir yargıda. Bu yargının haksızlığı gün gibi ortadaydı, bu yargı düpedüz bir iftiraydı, bu gerçeklik karşısında vurdumduymaz duramazdı durmadı da, utandı. Tamam adamın tipi, adamın kılık kıyafeti –uzaktan da olsa ikinci el bir palto, ikinci bir kışlık ayakkabı, ikinci el bir papak giydiği hemen anlaşılıyordu, bit pazarından alındığı belliydi, üzerindekilerin hemen hepsinin üzerinde eskiye ait o parlaklık olduğu gibi yansıyordu- Füsun’un ailesinden bir birey olmadığını apaçık ilan ediyordu. Bu kesindi. 


Bunu daha fazla uzatmakla ne elde edeceksin? Öfkeyle demişti içinden Sacit kendine. Öfkeli karşılığa muhatap olan Sacit’in diğer yanı hemen susmuştu. Hemen susmaya niyetli olmasa da susmuştu. Bu tartışmayı daha fazla ilerletmenin kimseye bir faydası olmayacağı açıktı. Böyle sonu belirsiz tartışmaların, münazaraların, kavgaların, dilbazlığın, dilazarlığın ne faydası olurdu? Kime ne faydası olmuştu? 


Buradaki kimler Sacit’in kendi içindeki kimlerdir, desek Sacit bize içerler ama bunda bizim bir suçumuz yok zira ne zaman Sacit bir başına bir sandalyede, bir koltukta, bir sokağın başında, bir caddeyi karşıdan karşıya geçişte, bir yolculukta birine rast gelse o biri de ‘Hayırdır ne yapıyorsun? Dalmışsın yine!’ dese hemen hiç durup düşünmeden ‘Kendimle tartışıyorum, kendimle konuşuyorum!’ derdi. ‘Bu kendin tek mi? Çift mi? Bir kişi mi? Birden fazla mı?’ gülerek sorulan soruya da ‘bazen tek, bazen çift, bazen bir kişi bazen bin kişi!’ diye yanıt verirdi kızararak. 


O –Sacit- böyle yanıt verince bizim ‘Sacit’in içindeki kimler’ ifademize karşı çıkışın bir anlamı kalmaz. Bu kendiliğinden açık olandır, yani apaçık bir aksiyomdur. Öteki olsa bunun aksiyom mu, teorem mi olduğunu kolaylıkla söylerdi ve fakat Öteki yok şuanda. Aksiyom vargısıyla yetinmek zorundayız. Bu öylesine kendiliğinden açık olan, o kadar belirgin olandır ki sittin sene aransa bulunmaz, görünmez, bulmak ortaya çıkarmak için yapılacak her eylem boşuna yapılmış bir eylem, beyhude bir iş olarak karşısında dil çıkarır insanın. Bu durum o kadar belirgindir, o kadar ayan beyan ortadadır ki değil insan hiçbir ifrit, hiçbir kurnaz tilki, hiçbir geyiklerin geyiği, şeytanların büyüğü bulup çıkaramaz, çıkarıp gözler önüne seremez. Aksiyom mu teorem mi olduğuna ilişkin bir tartışmaya kalkışmak bu yüzden düpedüz ahmaklıktır ve kuşkusuz insanlar ahmak değildir. Hele Sacit hiç mi hiç ahmak değildir. Bir şey açık mı, kapalı mı, örtük mü belirgin mi anında karar verecek kadar keskin bir görüşe, keskin bir çözümleme yetisine sahiptir. 


Arada bir tatil günlerini karıştırmasa –bazen pazarları da dadaş sinemasının önüne giderdi cumartesi diye, hoş normalde Pazar günleri gitmesine giderdi ve fakat o gidişler dershane dağılışını beklemek için değildi, oysa son bir birkaç kere yani Füsun’u fark ettiğinden beri, tam beşinci keredir ki tıpkı cumartesi günleri gibi beklerken bulmuştu kendini Sacit- arada bir kendiri tel kadayıfla karıştırmasa, arada bir Yılmaz Güney ile İrfan Atasoy’u karıştırmasa, arada bir atla katırı, arada bir ilkbaharla sonbaharı, arada bir yazla kışı karıştırmasa yargımız daha da isabetli olacaktır elbet ve fakat hiç kuşkusuz hak verilecektir ki o kadar kusur kadı kızında da bulunur. Bütün derdi ihtiyarla konuşan adamın kimliği olan Sacit kendi içinde dört dönüyordu. Acaba!


‘Bu, bu Fır Şeref!’ dedi Sacit fısıltıyla gök gürlemesi arasında bir ses tonuyla. Başkaları duydu diye utandı. Ve fakat etrafta kimse yoktu ve hem büfenin yanı başında limon sandığı açan adamın –ki Sacit buradayken limon sergisi yoktu, kendisi Ulu Camiye gittikten sonra gelmiş olmalıydı- ‘Limona gel.. limona gel.. gripten, nezleden, üşütmekten kurtulmak istiyorsan limona gel!’ bağırtısı Sacit’in sesini kuvvetle muhtemel bastırmıştı. 


Limoncu gri bir palto giymişti ve başındaki başlık orlon ipliğinden örülü bir başlıktı. Uzun kara çizmeleri vardı. Çizmeler deri değil lastikti ve çizmeler Sacit’in içini üşütmüştü. Lastik çizmenin ne menem, ne rezil, ne ürkütücü, ne acı veren bir ayakkabı olduğunu Sacit’den başkası bilemez desek yanlış olmaz. Ah o lastik çizmeler! diye inledi Sacit bir an ihtiyarla konuşan adamı unutup. Hani imkânı olsa eğilip baldırlarını masaj yapacaktı. Çünkü baldırlarının sızladığını bütün benliğiyle duydu. Çünkü Limoncu’nun çizmesinin boğazı tam da çocukken kendisinin giydiği aynı çizmelerin boğazının çıktığı yere kadar çıkıyordu ve oraları sürtünmekten ötürü çatlardı ve akşam yattığından sabaha kadar sızım sızım sızlardı varsın vazelin sürülmüş olsun. Belki vazelin bile sızıyı artırıyordu ve fakat bunu bilmemişti ve halen de bildiği yoktu. Bildiği ve hiç unutmadığı şey lastik çizmelerin baldırlarını adeta bir sıçan gibi, adeta bir tahtakurusu gibi kemirdiğini, adeta bir cam kırığı parçası gibi kestiğini ve bunun da canını pek fena yaktığıydı. 


Şu an Limoncu’ya, Limoncu’nun ayağındaki lastik çizmelere bakıyor ve onun yerinde olmadığı için tanrıya için için şükrediyordu. Ne acılar, ne sızılar yaşamıştı şu Limoncu’nun da yaptığı iş miydi? Madem böyle bir yere geliyorsun –nihayetinde kentin en merkezi, tek merkezi olan bir yer- hiç değilse kılığına kıyafetine dikkat et. Hayır, yani geçip gidecek olsan neyse. Sen buraya sergi açıyorsun. Elit bir tabakanın da buralarda fink attığını bilmiyor musun? Hadi bilmiyorsun tahmin de mi edemiyorsun? Bu nasıl bir sorumsuzluk? Hadi başlığın, lime lime dökülen palton, eldivensiz elin neyse de şu ayaklarındaki çizmeler ne? 


Sacit adeta Limoncu’yu karşısına almış sorguya çekiyordu. Kılık kıyafet sorgusunun sonu gelmez gibiydi ilk bakışta, neyse ki adam –yani Limoncu- hınk deyip koca bir balgamla ve daha başka bir şeylerle karışık tükürüğü hemen birkaç santim öteye fırlatmasıyla bitmiş yerini adab-ı muaşeret içerikli davranış sorgusuna geçilmişti. 


Bu ne çirkin bir davranıştı? Bu nasıl bir hayvanlıktı, demeye dili varmıyordu Sacit’in. Babaannesi ‘ne olursa olsun bir insana sakın hayvan demeyesin evet, doğrudur öyleleri karşına çıkar ki ona da insan demeyeceksin, hayvandan aşağı diyeceksin, rahmetli golbatlı – Sacit’in babaannesi E.Kentinin İspir ilçesi golbat köyündendi- Ali dedem hep böyle derdi ve ne ki dedem rahmetli golbatlı Ali demiştir, o kesin öyledir. Yanılıp insana hayvan, hayvandan aşağı olana da insan demeyesin!’ demişti. İşte şimdi tam ‘hayvandan aşağı!’ denecek zamandı, mekândı, kişiydi. Bir insan bu denli çevresine yabancı olabilir miydi? Ne elit insanlar, ne kalburüstü aile bireyleri –mesela Füsun gibi- buralarda dolaşıyordu, şu görgüsüz şu kaba adam acaba elitin anlamını biliyor muydu? Ne gezer! 


Davranışlarından nasıl bir varlık olduğu ortadaydı. Terbiyesizlik, görgüsüzlük, nobranlık –‘İyi ki bu sözcük aklıma geldi dedi Sacit, derin bir nefes çekti, ferahlamıştı, anlamını bilmese de sözcüğün yerinin burası olduğunu tuhaf bir sezgi ile yakalamıştı ve bu yeni duyduğu sözcüğü tam yerinde kullanmıştı, eğer unutmaz ise eve vardığında sözlüğe bakmalıydı- ne ararsan vardı bu varlıkta. Ne eksik ne fazla. 


Yok, dedi kendi kendine Sacit, eksiği olduğunu seziyorum, diye de ekledi. Zalim dense yanlış mı olur, diye az düşünmedi değil. Sanki zalim sözcüğü biraz yersiz gibi duruyordu. Yine de emin değildi. Bu yaptığı bir tür zalimlik sayılmaz mıydı? İşte kendi midesi nasıl da kalkmıştı. İşin yoksa bir de bu havada kussun ve o kınadığı Limoncu’dan daha berbat bir hale düşsün. Ne hakkı vardı rezilin böyle bir davranışı yapmaya? Git evinde, evinin bahçesine yap yapacaksan da. Git hangi kıyıda köşede kalıyorsan orada yap. Böyle nezih bir çevrede böyle rezilce bir davranış olacak şey değildi. Kendisini tutmasa gidip yakasına bile sarılabilirdi. 


Her ne kadar limoncu kendinden oldukça iri yarı da olsa haklılığın verdiği güçle bu rezili haklayabilirdi, gözü kesiyordu. Ve fakat kendisini tuttu. Sacit böyle zamanlarda kendisini tutmasını pek bir becerirdi. Öteki olsa anından müdahale ederdi ve kendisinin – Öteki’nin- dayak yemesi yetmezmiş gibi Sacit’in de dayak yemesine neden olurdu. Oysa madem senden iri yarıdır, her halinden pazısının senden daha güçlü olduğu bellidir öyle ise kabadayılığın âlemi nedir? Öteki böyleydi işte. Az dayak yememişti onun yüzünden ve şimdi içinden Öteki yanında olmadığı için şükrediyordu Limoncu ikisini de evire çevire döverdi de azıcık yorulma imi göstermezdi. Tam bir ayı görünümündeydi ki zaten davranışından ne denli bir varlık olduğu da ortadaydı. Ölçüsüz, merhametsiz, kaba, zalim, cani, vahşi, tam bir vahşi yaratıktı ve ondan uzak durmanın gerektiği ortadaydı. 


Bir de bu serseri için içi cız etmişti, acısını paylaşmıştı. Eğer daha fazla midesi bulansın istemiyorsa tüm dikkatini ihtiyarla konuşan kimliği meçhul kişiye yönlendirmeliydi ve bu adam aklına gelen kişi yani Fır Şeref olabilir miydi? ‘Bu kere, yalvarırım bu kere isabetli olsun!’ diyordu içinden. İçinde kendi kendisinin, kendi kendilerinin –o artık hangisiyse- birinin önünde diz çökmüş, ellerini bir birine yapıştırmış –her hangi bir dini bütün Hristiyan’ın dua edişindeki gibi birleştirmiş- yalvar yakar ağlayarak dua ediyordu. 


Gizli polis, muhabir.. ikisi de fos çıkmıştı. Bu açıktı. Artık sıtkı sıyrılmak üzereydi –sıtkı sıyrılmak deyiminin anlamını bilmese de kendi kendine fısıltıyla söylemişti bu deyimi- ve bir an önce bir kimlik bulmalıydı şu mendebur adam ve işte birden bir aydınlanmıştı içi ve Fır Şeref, demişti. Fır Şeref. Nam-ı diğer Jiletçi Şeref. Bazılarının fır-fır Şeref dediği işportacı Şeref. Adama bir kimlik bulmasına bir kimlik bulmuştu Sacit ve kısmen rahatlamıştı rahatlamasına ancak daha büyük bir bela ile karşı karşıya olduğu açıktı. Fır Şeref bu. Tüm dikkatleri üzerine toplardı. Bu tümün içinde hiç kuşkusuz Sacit’in kendisi de vardı. Füsun bile kapılabilirdi rüzgârına Fır Şeref’in. Her şeyin mahvolması demekti bu. Fır Şeref bir girdaptı, bir kasırgaydı alır götürürdü her şeyi. Siler süpürürdü her etkiyi. Füsunu bu girdapta nasıl görecekti, bu kasırgada, bu borada, bu fırtınada nasıl görecekti? 


Hadi Füsun kendisini görmesindi, zaten görmesini istemiyordu, hem istemiyor hem ummuyordu ve fakat kendisi nasıl görecekti Füsun'u? Bu imkân elinden alınmıyor muydu? Elinden alınmayacak mıydı? Tanrı bilir niçin Sacit’in aklına böyle şeyler üşüştüğünü merak edenler çıkacaktır. Ve elbet bu merak edenler Fır Şerefi tanımayanlar içinden çıkacaktır. Zaten kıyamette bu yüzden kopacaktır. 


Yineleyelim ki eğer ihtiyarın anlattıklarını can kulağıyla dinleyen ellerini sıra ile dinlendiren kara giysili kara papaklı adam Fır Şeref ise her şey mahvoldu, demektir diye düşünüyordu Sacit ve için için olmasın, diye de dua ediyordu. Bu kere dini bütün bir Müslüman gibi diz çökmüş ve ellerini kaldırmış avuç içleri gökyüzüne açık öyle dua ediyordu. Dile kolay. Söylemesi, düşünmesi kolay Fır Şeref. Ve fakat bilenler içinde bulunulan durum için –bekleyiş için- bunun ne denli felaket olduğunu az çok kestirirler elbet. Eğer bu o ise birazdan sergisini orta bir yere serer.. hayır! Dünyada bu o değil. 



Fır Şeref'in cami önleri dışında sergi açtığına ilişkin bir Allah’ın kulu tanık gösterilemez. Fır Şeref'in mekânı cami önleridir. Hem öğle namazı cemaati için bile açmaz sergisini. Öğle cemaati bir an önce gidip karnını doyurmayı düşündüğü için alelacele ya evlerine, ya lokantalara doğru yol alırlar ve bu yol alma eyleminin önünü Fır Şeref bile kesemez. Bunu bildiği için de ikindi namazı cemaatinin camiden çıkış anında açar sergisini. Böyle merkezi, böyle ana caddede Fır Şeref sergi açmaz, duyulmuş şey değildir bu. eğer bu o ise sergisini açar ortaya sarı sıvılı büyükçe bir şişe içinde kıvrım kıvrım bükülü bir yılanı koyar ve sonra da yeşil çamın siyah beyaz filmlerinden çıkıp gelmiş bir sesle başlayacaktı konuşmaya, hem ne konuşma! Öyle böyle değil!

‘Hanım efendiler –aslında Fır Şerefin bir kere bile bir tek hanım müşterisi olmamıştır ve olmayacaktır da ve fakat Fır Şeref sergi açtığı her defasında hanımlara hitapla başlayacaktır söze- bey efendiler, baylar bayanlar merdivenden kayanlar. İp katlayıp yün tarayanlar, top atıp saf tutanlar, fındık ayıklayıp fıstık satanlar, armudun rengini, üzümün sapını soranlar, boş atıp dolu tutanlar, akşam sevdalı yatıp sabah düşman uyananlar, hiç uyumayanlar uykudan hiç uyanamayanlar, yatak yüzü görmemişler, yataktan çıkmayanlar, aç yatıp susuz kalkanlar, dağları aşıp düzlükte şaşıranlar, kapalı kapılar önünde durup, fırsat peşinde koşanlar, canı uğrunda canlarını harcamayı unutanlar, evinde inmeli, kanserli hastası olanlar, yaşamaktan canı sıkılanlar, yaşamaya doymadan duranlar, ekmek atlı kendisi yaya peşinden koşanlar, bana ayıracağınız bir dakika evet sadece bir dakikadır ve o da sizin menfaatinizedir. Şu şişede görmüş olduğunuz yılan Afrika’nın balta girmemiş yağmur ormanlarında –Füsun olsaydı kesinlikle itiraz eder derdi ki; 'Bayım yanlış konuşuyorsunuz. Yağmur ormanları ekvatora yakın yerlerde amazon havzasındadır ve Afrika’da yağmur ormanı yoktur!'- bu söz, bu sav üzerine Fır Şeref hiç vakit kaybetmeden ve bütün alaycılığını takınarak ve küçümseyerek ve hırpalanacak bir nesnenin eline geçtiğini ima ederek ve bundan büyük bir haz alarak,


- Bakın liseli kızımız nasıl da çokbilmiş biri olarak, devasa ansiklopedik coğrafya bilgisiyle yanlışımızı bulup çıkardı. Özür dilerim liseli kızım ben Kongo nehrini Afrika’da bilmiş ve oraya gitmiş biri olarak, bu gitmişliğimi şu pasaporta –hemen ceketinin cebinden pasaportunu çıkarıp çevresini aç gözlerle sarmış müstakbel alıcılarına göstererek- yazdırmış biri olarak yanılmışım. Kızımıza göre benim gittiğim Kongo ekvatorda imiş. Bunu derhal yetkililere bildirmeli BM genel kurulu toplatılmalı ve bu fahiş yanlış giderilmelidir! diyecek ve sahte gülüşler savuracaktı. 


Füsun başını eğecekti. Utanacaktı. Kongo nehrinin Afrika’da olduğunu bilmeyen var mıydı ki? Fır Şeref bu! Heybesi ne tuzaklarla doludur Tanrı bilir, en iyisi onu hiç duymamaktır ve fakat nedense duyan çok olur, çokça insan düşüverir tuzağına!, hayır! Bu yanlış bir kurgu. Füsun böyle bir cahillik sergilemezdi ve böyle anlamsız bir karşı çıkışta bulunmazdı. Füsun bilirdi Afrika’da da yağmur ormanı olduğunu, böyle bir bilgisi olmadığını buncacık bir şeyi bilmediğini nasıl nereden kim çıkardı? Hangi art niyetli hangi kötücül düşünceyle yaptı bunu? 


Kahretsin! dedi Sacit ve sustu ve Fır Şeref’i dinlemeye devam etti- ha ne diyordum? Bu yılan dünyanın en zehirli yılanı olan bu yılan Afrika’nın balta girmemiş yağmur ormanlarında tarafımca yakalanmıştır ve ondan insanlık için öyle menfaatli şeyler elde edilmiştir ki insana küçük dilini yutturur. Evet vatandaş, Edirne'den başladım Kırklareli'ne, Babaeski'den Bulgar gazi, Uzunköprü, Hayrabolu, Malkara; Tekirdağ'dan Çorlu, Çatalca, İstanbul, Beykoz, Gebze, Gölcük, Karamürsel, Orhangazi, Yalova, Yenişehir, Bursa,- Mudanya, Bandırma, Edincik, Bilecik, Samaneli, Adapazarı, İzmit; Bolu'dan Düzce'ye, Kozlu; Zonguldak'tan Çaycuma, Beycuma, Ereğli, Karabük, Safranbolu, Kastamonu; Sinop tarikiyle Ayancık, Boyabat'a; Samsun, Bafra, Vezirköprü, Havza, Ladik, Çarşamba, Ünye, Fatsa, Ordu, Akkuş, Mesudiye, Giresun, Görele, Vakfıkebir, İskeçe, Akçakale, Akçaabat, Trabzon'a; Yomra, Arsin’e, Arhavi’ye, Sürmene, Çaykara, Of a, Rize'ye, Pazar'a, Ardeşen'e, Fındıklı'dan Kop'a, Artvin, Şavşat, Posof’a, Ardahan, Çıldır, Kars, Kağızman, Iğdır ve Diyadin'e; Doğubayazıt'tan Taşlıçay, Karaköse, Patnos, Mutki, Tatvan, Kozan, Muş, Bitlis, Siirt, Van, Erdiş'e; Başkale'den Hakkari, Adıyaman, Diyarbekir, Gaziantep, Adana, Mersin, Tarsus, İskenderun, Hatay'a, Kemer Antalya, Alanya Konya, Kırşehir, Nevşehir, Niğde'ye, Derinkuyu, Burdur, Isparta’ya, Afyon'dan, Uşak, Aydın, Muğla, İzmir; Balıkesir'den Kayseri, Sivas, Zara, İmranlı, Refahiye, Erzincan, Mercan, Tercan, Aşkale, Kandilli, Ilıca ve oradan da canım memleketim, islamın mülki kilidi olan, nice velinin, nice sahabinin duasını alan Erzurum'a geldim. Gezip gördüğüm tüm yerleri saymaya kalkışsam altı ay yaz, altı ay kış geçeceğine kesin kani olduğum daha nice yerlere kadar gitmiş elimde gördüğünüz bu ürünü –şimdi yılandan ürüne geçtik, bu kere jilet yok, her defasında jilet satmaz Fır Şeref, adı her ne kadar Jiletçi Şeref de olsa salt jilet satmaz, temizlik ürünü, bit pire haşere tozu ve daha bir sürü adını sadece kendisinin duyduğu ki adı duyulmamış ürünlerin hem mucidi hem isim babası kendisidir, ürünleri satardı.- oralarda satmışım. Ve sonra kendi kendime kendi memleketini bu üründen niçin mahrum bırakasın? Senin memleketinde insanların bunda menfaati yok mu? Hem duymamış mısın ki eve lazım olan camiye haramdır? Yani kendi memleketin, kendi mahallen, kendi akraban, kendi evin muhtaç bir durumda olsun sen git başka illerde başka ilçelerde, başka mahallelerde, başka sokaklarda insanlık için çalıştığını söyle! Kim inanır buna? Hem inanan safdil değil midir? İşte bu yüzden dünyanın bir ucundan kalkıp elimde son partisi kalan bu mucizevi ürünü siz hemşerilerime satmak değil ha, hediye etmeye geldim. Diğer illerde, ilçelerde, mahalle, sokak ve caddelerde bu ürünün –elindeki ürünü sallamayı ihmal etmeden- bir tekini yirmi beş liraya vermişken sizlere iki ürünü maliyetinin bile altında vereceğim, sembolik bir rakam olsun diye, nasılsa ben elde edeceğim geliri elde etmişim, evet sevgili hemşerilerim bu harnup tozunu sizlere ikisini on liraya dağıtıyorum. Bir tür reklam amaçlı bir iş bu. Peki, bu harnup tozunun faydaları nelerdir? Bakın şu şişedeki o yılana! On beş metre 45 santim olan o yılan niçin diğer ölü yılanlar, diğer ölü varlıklar gibi çürümemiştir? Çünkü o yılan elimde tuttuğum bu harnup tozunun meyvesi ile beslenmiştir. Sizlerin de bildiği gibi yılanlar kemirgenlerle beslenirken bu yılan sadece harnup meyvesi ile besleniyor. –Füsun burada olsaydı harnup dediğin keçiboynuzu, aktarlarda kilosu iki üç lira, demeye kalkar sonra vazgeçerdi, çünkü henüz Kongo yağmur ormanlarının etkisinden kurtulmuş olamayacaktı- Bu meyve ile beslenen yılan çürümüyor. Bu harnup tozu bayan kardeşlerimden, hanım efendilerden özü dileyerek –düpedüz yalan. Yani 78 yılının E.kentinde kış günü bir caddede erkeklerin toplandığı bir alanda kadınlar olacak ve ‘Dur bakalım şu işportacı ne satıyor?’ diyecek ve hatta almaya kalkışacaktı ve fakat Fır Şerefin hikmetinden sual olunmaz her ürün satışında bir şekilde bayanlardan söz ederdi, ya özür dilerdi ya çok memnun olacaklarından bahsederdi, yani mutlaka ama mutlaka hanımlara hitap ederdi- söyleyeyim ki belli yaştaki erkekler için çok elzem bir şeydir bu. Sadece belli yaştaki erkekler için mi? Hayır. Malum kış ayındayız. Hani içiniz kıpır kıpır –yine bayanlardan özür dileyerek- ve fakat soyunmaya üşeniyorsun, soğuk belini büküyor ama bundan her gün bir çay bardağıyla çay içer gibi içsen evin içinde utanmasan iç donuyla dolaşırsın. Bakın bu sözümde küçücük bir abartı yoktur. Eğer varsa çoluk çocuğumun yüzünü bir daha görmeyeyim. İnsaf ben de bir insan evladıyım sizler gibi. Niçin yalan söyleyeyim? Bakın inanın ben bunu geçen yıldan itibaren kullanıyorum ve kullanmaya başladığımdan beri –hanım kardeşlerimden özür dileyerek- haftada en az üç posta.. siz anladınız!’ 


- Biz ne anladık? Ne anlamalıyız? demişti Sacit Öteki’nin kulağına eğilerek. 


Öteki de fısıltıyla:


- Elinde taş olsun onu Fır Şerefe ver bir saatten az bir süre içinde o verdiğin taşı – isterse bir ton olsun- satabileceğini anladık. Fır Şeref’in elinde sattığı ürünün yarım saatten az bir sürede tükendiğinden başka bir şey anlayamadık, demişti. 

Ki doğruydu. Fır Şeref taşı toprağı, at fışkısını, it kedi cendeğini, her hangi bir şeyin çer-çöpünü gayet büyük bir maharetle elde olması gereken bir değer olarak kendi babasına bile satabilecek kudretteydi. Hayır, yani kendisi ikiye bölünse kendisine bile satardı. Etrafını saranların aklını başından alırdı. Ve şimdi böyle bir tehlike vardı öyle mi? 


Olmasın
 dedi Sacit, yine fısıltıyla demişti. Ve birden bire sevinç çığlığı atmaya ramak kalmıştı ki kendini güçlükle tuttu. Öteki, Fır Şerefin en son sattığı üründen ötürü müşteriler tarafından sıkıştırıldığını ve bu yüzden de Fır Şeref’in firar ettiğini söylemişti. Fır Şeref Firar etmişti. O olamazdı. Mutluydu. Mutluluktan ölecek gibiydi. Ellerini cebinden çıkarıp raks etmesi gerektiği düşüncesi bile geçti aklından. Bu bilgi, bu kayıp bilgi birden bire kendisini ortaya atarak bütün gamı kasaveti, derdi sıkıntıyı bir anda alıp götürmüştü Sacit’ten. Bu hiç olmayacak kadar mutluluk veren bir muştuydu ve hep öyle olacaktı. 


<<Önceki                                     Sonraki>>


Cemal Çalık, 10.03.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı