1 Şubat 2015 Pazar

SA1131/KY18-ABK3: Bir Cehalet Çatışması

"Görünen o ki, bugün ortalama bir Avrupalı'nın, hatta kimi Müslümanlar'ın, İslam'ın bugünkü Avrupa'nın yükselmesinde oynadığı roller hakkında hiçbir fikirleri bulunmamaktadır."


Geçtiğimiz Ekim (2014) İspanya, Endülüs'teydim. Hayatımdaki en güzel tecrübelerden biri olarak sayabileceğim bu seyahatimin detaylarını Daily Sabah okurları ile paylaşmak için sabırsızlanıyordum. Fakat bir türlü kağıda dökmeyi başaramadım. Ta ki eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy mizah dergisi Charlie Hebdo'ya yapılan saldırı hakkında fikir beyan edene dek. 


Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Charlie Hebdo saldırısını 'medeniyete karşı ilan edilmiş bir savaş' olarak nitelendirdi. Ancak bu bir 'medeniyetler çatışması' değil, aslında gayr-i meşru bir terörizm ve şiddet vasıtasıyla tecrübe ettiğimiz bir cehalet çatışmasıdır.


Sarkozy’nin saldırıyı, “Medeniyete karşı başlatılmış bir savaş” olarak adlandırması dolaylı olarak aslında İslamofobik ve aşırı unsurlara hizmet edebilecek şekilde son derece imalı bir açıklamaydı.


“Medeniyet” ve “Savaş” kelimeleri zihnimde bir süre yankılandı ve sonra bu kelimeler bu defa “Endülüs” ve  “Haçlı Seferleri” olarak geri yankılandılar. Bay Sarkozy’nin bahsettiği 'Medeniyet'ten kastının Batı Medeniyeti olduğunu tabi ki biliyorum; fakat Batı Medeniyeti'nin Avrupa’ya Endülüs’ten miras kaldığını hesaba kattığınızda bunun bir önemi yok.


Endülüs veya Müslüman İspanya, İber yarımadası üzerinde -bugün İspanya, Portekiz ve Güney Fransa topraklarının bulunduğu coğrafyada-  Emevi Halifeliği tarafından kurulmuştu. İsim kökeni ile ilgili birçok teori var, 'Yaz sonunda yeşeren' de bunlardan birisi…


Orta Çağ boyunca Avrupa'da yükselen Endülüs medeniyeti, Müslümanlar tarafından şekillendirilmiş olup, bu medeniyetin 8 yüzyıl boyunca Avrupa'ya kazandırdıkları gerçekten hayranlık vericidir.


755 yılında, Abbasilerin katliamından kaçıp Kurtuba'ya gelmeyi başaran Emevi Halifesi 1.Abdurrahman, 70 kütüphane, 300 halk hamamı, şebeke suyu ve hatta cadde aydınlatma sistemiyle Kurtuba'yı Avrupa'nın en kozmopolit ve en büyük başkenti durumuna getirdi. III. Abdurrahman'ın yönetime gelmesiyle İslam medeniyeti kültürel ve ekonomik olarak en görkemli dönemine girdi. Kurtuba bilimin, tıpın , sanatın, astronominin ve şiirin merkezi haline gelen son derece entelektüel bir şehir haline geldi.


Avrupa'da okur-yazar insanların sadece kilise mensupları olması durumunun aksine, Endülüs'te hemen herkes okuma yazma biliyordu. Bu nedenle her tür kitaba büyük bir ilgi vardı ve Kurtuba artık dünyanın en büyük kültür merkezleri olan Bağdat ve Konstantinopol ile yarışacak düzeye gelmişti.


İngiliz tarihçi Bettany Hughes'un Endülüs Medeniyetini işlediği “Mağribiler Avrupa'ya Hakimken” adlı belgeselinde konuşan Madrid Complutense Üniversitesi akademisyenlerinden Pedro Chalmeta "Çok iyi eğitimli fakir insanlar vardı. Eğitim iyi Müslüman olmanın bir gereğiydi." diyor. 


Allah'ın Hz. Muhammed'e Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla gönderdiği ilk 5 ayette; ''Yaradan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir Alak’tan yarattı; Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. Ki; O, kalemle (yazmayı) öğretendir; İnsana bilmediğini öğretti." der. Zumer Suresi 39. ayette  ''Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?' der. 


Ayrıca İslam Peygamberi Hz. Muhammed de eğitimin önemini, 'İlmi aramak her Müslüman'ın görevidir' diyerek vurgulamıştır. Müslümanlar arasında ilmi arama arzusu iyi bir kul olmanın gereğidir. Bu bakış açısıyla Müslümanlar sadece dini bilgiler hususunda değil aynı zamanda bilim, matematik, filozofi, tıp ve astronomi ile ilgili de ilmi araştırmalar yapmışlardır.


Büyük İskender M.Ö. 4. yy.'da  İskenderiye'yi kurduğunda Eski Yunan filozofisi ve bilimi dünyanın doğusuna ulaşmış ve Helenik kültür tüm Akdeniz'e yayılmıştı. Mısır, Halifeliğin bir parçası haline geldiğinde, İbni Arabi, İbni Haldun, Batı'da Avicenna olarak tanınan İbni Sina, yine Batı'da Averroes olarak tanınan İbni Rüşd, Farabi ve Gazali gibi büyük İslam alimleri, kendi önemli katkılarıyla birlikte ünlü eski Yunan filozofları Sokrates, Plato ve Aristoteles'in eserlerini Arapça’ya çevirdiler.


Yine 'Mağribiler Avrupa’da Hakimken' belgeselinde, Barcelona Üniversitesi akademisyenlerinden Julio Samo, "Elbette hiç kimse Arapların sadece Yunan biliminin nakledicisi olduklarını söyleyemez. İlk dönemde sadece tercüme ettiler ve ilim öğrendiler, benimsediler. Yeteri kadar öğrendiklerinde kendi başlarına özgün çalışmalar üretmeye başladılar; bu kez Yunan bilim adamlarını eleştirmeye başladılar. Kendi katkılarını yaptılar taki bir dönüm noktasına ulaşana kadar.  Ve bu dönüm noktası, Rönesans ve Bilimsel Devrimin kökleriydi. Eğer onlar bunu yapmamış olsalardı Rönesans’ın ve Bilimsel Devrim’in gerçekleşmesi imkansız olurdu.” diyor.


Bu çalışmalar İslam dünyasında  sürerken, Avrupa'da  tamamen ihmal edilmişti. Hristiyanlık, 600 yıldır süren bir köktendincilik dönemindeydi; Paganlar tarafından yazılan bu metinlere günahkar fikirler içerme ihtimaline karşı uzak duruyordu.  Kur'an-ı Kerim ise, "Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akan gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip onunla toprağı ölmüşken diriltmesinde, üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gökle yer arasında boyun eğmiş bulutta akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.'' misali ayetler ışığında, Müslümanlara yeni buluşlarında ilham olmaya devam ediyordu.


Müslüman bilim adamları zaman ve yönleri özellikle kıbleyi hesaplamak için Astronomi ile ilgili çalışmalar yapıyorlardı. O zamanlar bu tür hesaplar karışık birer matematik problemleriydi. Fakat Müslümanlar, Yunanlıların zamanı hesaplayan usturlap isimli cihazını yön bulmak amacıyla özellikle deniz seyahatlerini ilerletecek şekilde geliştirdiler. Konuyla ilgili İngiliz tarihçi Hughes diyor ki:


“Usturlap'ın geliştirilmesi gelecek çağın keşif ve araştırmalarının da önünü açtı.”


Kurtuba tüm dünyadan akademisyenleri, bilim adamlarını ve filozofları kendisine çekmeye başlamıştı. Şehrin Kütüphaneleri, Avrupa'daki herhangi bir konudan ışık yılı ilerideki konular üzerinde çalışan bilim adamları ve akademisyenlerle doluydu. Müslüman İspanya’nın yetiştirdiği en meşhur alimler İbni Rüşd (Averroes) İbni Sina (Avicenna) İbni Zuhr (Avenzoar), Harizmi (Algoritmi veya Algaurizin), El Razi (Razes) gibi çoğu Endülüs'de eğitilmiş filozof, hekim, fizikçi, alim, hakim ve sanatçılardı. 


Protestanlığın kurucusu Martin Luther de  Endülüs’te yetişmişti. Sakarya üniversitesi hocalarından Yrd. Profesor Lütfi Şeyban  Katolik dünyasının lideri olan papalardan bazılarının Endülüs medreselerinde eğitim gördüğünü söylüyor. Tıp alanında Batıda Albucasis olarak bilinen koterizasyonu iyileştirme alanında en ünlü cerrah Ebu Kasım’dı. Gözdeki hipertansiyon tedavisinde kullandığı yöntem dahil göz operasyonlarında 20. Yüzyıla kadar kullanıla gelmiş olan tedavi yöntemlerini ve tıbbi cihazlarını anlattığı 30 ciltlik bir Tıp ansiklopedisi hazırlamıştı.


Çoğunlukla Rönesansın köklerinin İtalya'ya uzandığına inanılır, oysa ki Rönesansın kökleri Kurtuba Halifeliği’nin bir şehri olan Toledo'da olmuştur. Diğer tüm Endülüs şehirlerinde olduğu gibi, Müslüman, Musevi ve Hristiyanlar Toledo'da da birlikte barış içerisinde yaşıyorlardı.


Toledo, irfanın ve öğrenmenin beşiğiydi. Şehir hem tercümenin merkezi, hem de Avrupa'nın farklı şehirlerinden gelen entelektüel ve alimlerin birbirleriyle buluşma ve işbirliği şansı elde ettikleri ideal bir yerdi.  


Toledo'ya gelen en ünlü alimlerden biri de Paris'te umduğunu bulamamış, İngiliz alim Morley'li Daniel'di. Daniel'in kendi otobiyografisindeki şu sözleri Rönesans'ın Toledo'dan yayıldığı gerçeğini daha iyi kavramamızı sağlar:  


“Toledo'daki Arapların, tamamı Quadrivium'a vakfedilmiş, doktrinini duyar duymaz dünyanın en bilge filozoflarını duyabilmek için aceleyle Toledo’ya gittim.'' 


Morley'li Daniel İngiltere'ye bir bavul dolusu dokümanla döndü. Fakat İngiltere'de bilime karşı gösterilen ihmal sebebiyle hayal kırıklığına uğrayıp tekrar ülkeyi terk etmeye karar verdiğinde tanıştığı, alimlere eğitim desteği vererek şehirlerini bir ilim merkezi haline getirmek isteyen Norwich psikoposu Oxford'lu John onu kalmaya ikna etti. Bu şehir Oxford’tu.


Maalesef Papa'nın çağrısıyla Müslüman İspanya'da Reconquista ( tekrar ele geçirme) başladı. Doç. Dr. Lütfi Şeyban, aslında ilk haçlı seferi çağrısının Endülüs'e karşı yapıldığını iddia eder. İngiliz Tarihçi Hugges hazırlamış olduğu belgeselde Reconquista’yı şu sözlerle ifade ediyor:


“Bu inanılması güç bir şekilde süregelen etnik bir temizlikti" 


Haçlı ordularınca başlatılan propaganda Müslümanlar için verilen kara, vahşi ve ecnebi düşmanlar imajıyla parlatılıyordu.


1492'de Katolikler'in Endülüs'ün son emirliği Granada'yı ele geçirmelerinin ardından Endülüs düştü. İspanyol otoriteler önce Müslümanları ve Musevileri Hristiyan olmaya zorladılar, sonra zulmettiler ve en sonunda 300,000 Müslümanı  Musevilerle birlikte ülkeden sürdüler. Hiç tereddüt etmeden bir sürü Arapça eseri yaktılar. Altın bir medeniyet zalimce ezilmiş oldu.


Thomas J. Abercrombie'nin National Geographic Dergisi için yazdığı, “Mağribiler İspanya'ya Hükmettiğinde” isimli makalesinde Müslümanların Avrupa medeniyetine katkılarını takdir etme noktasında şu satırları kaleme almıştır: 'Batı ve İspanya ilelebet borçlu kalacaktır'. Ama görünen o ki, bugün ortalama bir Avrupalı'nın, hatta kimi Müslümanlar'ın, İslam'ın bugünkü Avrupa'nın yükselmesinde oynadığı roller hakkında hiçbir fikirleri bulunmamaktadır. 


Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Bölümü'nden Akademisyen Maria Angeles'a Müslümanların Rönesans'ın gelişimine katkısı konusunda sorulan bir soruya verdiği cevapta, "Bu büyük ihtimalle okullarda öğrenebileceğiniz bir şey değil. Hatta üniversitelerde bile öğrenemezsiniz. Bu bilinçli bir ihmal süreciydi ve biz hala bunun acısını çekiyoruz" ifadesi bu cahilliğin apaçık bir kanıtıdır. 


Eğer Avrupalılar, Avrupa'nın en medeni dönemini gerçekleştiren Müslümanlar hakkında bir şeyler öğrenmiş olsalardı, zihinlerindeki Müslüman imajı farklı olacaktı. Bu bugün Müslümanlarla karşı duydukları ön yargılara ve olumsuz yöndeki genel zanlara engel olabilirdi.


Bu olağanüstü medeniyetin temel çekirdeğini güçlendiren unsur üç semavi dinin - İslamiyet, Musevilik ve Hristiyanlık- mensuplarının “ bir arada yaşamasını” ifade eden İspanyolcadaki kelime karşılığıyla 'Convivencia'dır. Bu üç topluluk, Müslüman hükümdarlığı altında, karşılıklı saygı, tolerans, anlayış ve dayanışma içinde yaşamışlardır. 


Amerikalı Musevi Jacob Bender'in gösterime girmiş olan “Out of Cordoba- Kurtuba’dan Uzakta” isimli filminde Kurtuba’nın karşılıklı saygı ve tolerans ruhunun  mantıksal ve özgür düşüncenin savunucusu olan Müslüman İbn Rüşd (Averroes) ve Musevi Musa bin Meymun (Maimonides)  isimli ilham veren iki filozof vasıtasıyla anlatılarak “Medeniyetler Çatışması” düşüncesine verilebilecek en güzel cevap olduğu vurgulanıyor. 


Karşılıklı saygı ve tolerans, birlikte yaşayabilmenin vazgeçilmez önceliklerindendir. Medeniyetin önemli vasıflarından birinin 'ifade özgürlüğü' olduğu konusunda ise şüphe yoktur. Ama bu özgürlüğü kasıtlı bir şekilde farklı toplulukların en içten duygularını görmezden gelerek ve ısrarla aynı konularda dalga geçmek için kullanırsanız, bu toplumda bir  huzursuzluğa dönüşür ve sonunda birlikte yaşayabilme olgusuna zarar verir. Bugün hiç bir şekilde meşrulaştırılamaz şiddet ve terörizm ile maruz kaldığımız şey Sarkozy’nin ifadesinin aksine bir medeniyet çatışması değil, apaçık bir cehalet çatışmasıdır.




Ayşe Betül Kayahan, 01.28.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,

Sonsuz Ark'ın Notu:  Ayşe Betül Kayahan'ın Daily Sabah'ta yayınlanan bu çalışması  İngilizce aslından Nehir Nil tarafından çevrilmiştir. Her iki konuk yazarımıza yaptıkları güzel işbirliğinden dolayı teşekkür ederiz.

Orijinal Metin:




Seçkin Deniz Twitter Akışı