14 Ocak 2015 Çarşamba

SA1093/KY23-NN1: Nehir Nil Gün Batımı'nda; İspanya & Endülüs

"Seyahatler hayatınıza kısa, tatlı birer molalardır. Bir seyahate başlarken ve biterken ki duygularınız, hayata bakışınız çok farklı olur. Ve seyahat virüsü kanınıza bir girdi mi kolay kolay çıkmaz."

Amerikalı bir arkadaşım, emekli olduktan sonra Granada'ya yerleşeceğini söylediğinde hayatımda bir insana bu kadar imrendiğimi hatırlamıyorum... O hayalini gerçekleştirdi... Ben ise onu ziyaret bahanesiyle bu güzel ülkeyi tekrar görme imkânı yakaladığım için mutluyum.

İspanya denildiğinde akla ilk Barcelona'yı ziyaret etmek gelir.

Kalabalıklarıyla, mimarisiyle, tipik bir Akdeniz şehri oluşuyla, gece hayatıyla turistik Barcelona hep ilk tercihtir. Ama Madrid'in düzgünlüğü ve Endülüs'ün kültür mirası yanında deyim yerindeyse acemi bir genç gibidir.

Endülüs'ü ilk ziyaretimde çok gençtim. Gördüklerimin, beklentimin çok üstünde olmasının beni resmen çarptığını hatırlıyorum. Sonrasında birkaç kez daha gittim. Hep aynı mutluluk ve heyecanla...

Endülüs turuna başlamanın en güzel yolu, seyahatinize Madrid'le başlamaktır. Zira İspanya'ya gelip de Madrid'i es geçmek, bu şehre haksızlık olur. Endülüs'ün ilk ipuçlarını da Madrid'de yakalamaya başlarsınız. Eğer 'Başkent Asaleti' diye bir kavram varsa, Madrid bunu sonuna kadar hak eder.


Kraliyet Sarayı/Madrid

Asaleti yanında, ritmi, dinginliği ve aynı zamanda enerjisi, havası, düzeniyle, her gittiğim şehirde kendime sorduğum; "Acaba burada yaşayabilir miydim?" sorusuna, "Kesinlikle!!" cevabını verdiğim bir şehirdir Madrid. 

Cervantes Heykeli/ Madrid

İspanyol Meydanı civarı dar sokakları, güzel manzarası ve eşsiz zırh koleksiyonuyla tipik bir Avrupa Sarayı olan Kraliyet Sarayı, dünyanın en iyi resim koleksiyonlarından birine sahip Prado Müzesi, Picasso'nun Guernica'sını görebileceğiniz Reina Sophia Müzesi, mudejar (mudehar) tarzı mimarinin en güzel örneklerinden Las Ventas Arenası, meraklısına Santiago Bernabéu, Grand Via, tapas restoranları vs... Hepsi Madrid mozaiğinin güzel bir rengi...

Las Ventas Arena/ Madrid

Her seferinde düşünüyorum, açığını arıyorum; ama Madrid'de beni rahatsız eden hiçbir şey bulamıyorum.Bunda kuşkusuz Madrid insanının muntazamlığının da etkisi var...

Ne de olsa bir şehri güzelleştiren veya çirkinleştiren en önemli faktör, insanı değil midir? Dubai'nin en ihtişamlı yerinde bir Arap'ın görgüsüzlüğü gözünüzün içine içine girerken, Bosna'nın Anadoluvari küçücük bir şehrinde bir Bosnalı'nın zerâfeti bu sefer o gözleri okşar.

Madrid'de son gecemde Malasana'ya gidip şöyle bir şeyler atıştırmaya ve sonrasında bir şeyler içmeye karar veriyorum. Restoranları, hareketli yapısı, satıcıları ve vintage dükkanlarıyla farklı, tatlı bir yer Malasana.

Aklıma o an Madrid'e ilk geldiğimde ziyaret ettiğim Palacio Gaviria adında, bugün maalesef kapanmış olan mekan geliyor. 19 yy.dan kalma binasını, kırmızı halılarını, yüksek tavanlı sarayımsı odalarını ve her salonunda farklı bir Latin dansının çiftler tarafından zevkle sergilendiği bu müthiş gece kulübünü unutmak mümkün mü?

Ruhunu, karakterine bayıldığım bu şehre artık veda zamanıdır... Burada geçirdiğim 2 güzel günden sonra, artık sıra Avrupa'nın Kudüs'ü Toledo'dır. Avrupa'nın Kudüs'ü derler, çünkü tıpkı Kudüs gibi, Toledo da surların içinde ve Tajo Irmağı kenarında tarihi bir şehirdir.

Madrid'den Toledo'ya ortalama 1 saatlik bir yolculukla varırsınız. Şehre girmeden önce Toledo'nun karakteristik Şam işi denen 'Damascene' maden işlemesi el sanatının yapıldığı hediyelik eşya dükkanına uğranılır. Alışveriş yapmasanız da, kültürü tanımak açısından bu atölyeleri ziyaret etmek gerekir.

Toledo, Endülüs Emeviler döneminde Müslümanların, Hristiyanların ve Musevilerin barış içinde yaşadıkları ve kültürlerini nakşettikleri ve bugün İspanya Katoliklerinin merkezi çok iyi korunmuş muazzam bir şehir.

Eski Toledo öylece dururken, yeni şehir daha dışarıda bir yerde inşa edilmiş. Zaten Toledo'yu Toledo yapan da bu. Birkaç yüz yıl öncesinin kıyafetlerini giyen insanları görseniz yadırgamazsınız; dekor buna müsaittir.

Hatırlıyorum, yıllar önce 'Gözlerimi de Al' isimli bir İspanyol filmine gitmiştim. Benim için filmin sürprizi Toledo'da çekilmiş olmasıydı. Zira saplantılı bir kocanın zulmüne katlanan kadının dramı, Toledo görüntüleri sayesinde beni daha az etkilemişti.

Toledo'yu sadece yürüyerek gezebilirsiniz. Şehre açılan kapılardan birinden geçip, belli başlı ve geneli dini olan yapıları gezdikten yaklaşık 2 saat sonra, bir diğer kapıdan çıkarak terk edersiniz... 

Bu şehirde hep kısıtlı sürelerde bulundum.. Bu sefer de bir sonraki durak 4,5 saat mesafedeki Sevilla olunca yine acele etmek zorundaydım... Neyse ki kara yolculuğunu çok seviyorum. Zamanım müsaitse, yolculuklarımda karayolunu seçiyorum.

O ülkenin küçük kasabalarını, köylerini, tarlalarını, ormanlarını görmek ve kafanızda kıyaslar yapmak, mola yerlerinde durup marketleri incelemek -ki İspanya'daysanız yollardan zeytinyağı almak- en az bir şehri gezmek kadar büyük zevk...

Sevilla'ya vardığımda artık akşam olmuştu... Otele eşyalarımı atıp, direkt katedral civarına gittim. 

Sevilla, (Arapça: İşbiliye) Guadalquivir Nehri kıyısında; dar sokaklarıyla Yahudi mahallesi, eski camii-yeni ihtişamlı katedrali ve Emevi medeniyetiyle, tapsaları, flamenkosuyla ile tipik bir Endülüs şehri...

En güzel yanıysa, nüfusunun milyonu bulmasına rağmen, hala küçük bir şehir hissine kaptırıyor olması ve görmeniz gereken her yere yürüyerek gidebilmeniz..

Sevilla turunun klasikleri; 10. yy dan kalma bir Endülüs Sarayı olan Alkazar, Maria Luisa Parkı, 1929 yılındaki Expo Fuarı için yapılan İspanyol Meydanı ve diğer ülke pavyonları, Santa Cruz mahallesidir...


Sevilla Katedrali

Ama tabii ki Sevilla'nın en gözde yeri, 104 metrelik kulesi (Eski minare) 'Giralda' ile Santa Maria Katedrali'dir. Eğer vaktiniz varsa, Katedrali rahat 2-3 saat sindire sindire gezer, güzel fotolar çekersiniz...

Bir Müslüman olarak bu mekanları, dünyanın değişik yerlerinden gelen batılılardan çok daha farklı duygularla gezersiniz. Habire o mazide kalmış İslam mabedinin sanat izlerini ararsınız, ama bulmanız zordur...

Tarihin en zalim çiftlerinden Aragon Kraliçesi İsabel ve Kastilya Kralı Fernando itina ve zevkle bu izleri silmişlerdir. Yine de kafanızı kaldırıp minareyi ve detaylarını incelerseniz aradığınız o izi az da olsa bulursunuz.

Sevilya'nın dar sokaklarında dolanarak, küçük restoranlarında etrafı seyrede seyrede yemeğinizi yiyerek gününüzün kalan kısmını çok güzel geçirebilirsiniz.

Ertesi gün yine yola çıkma vaktidir artık... Seyahatinizin belki de en can alıcı günü... Kordoba üzerinden Granada'ya gitme günü...

Sevilla-Kordoba arası yaklaşık 130 km.dir... Kordoba- Granada arası ise 210 km. Elbette Kordoba demek, yaklaşık 1300 yıl önce inşa edilmiş Mezqita (Camii) demek... Ama bunun yanında Juderia da demek... Yani dar sokakları, beyaz evleri, İspanya'nın eski sinagoguna sahip Yahudi mahallesi demek.

Bir Pazar günü öğleye doğru Kordoba'ya vardığım için mecburen Pazar ayininin bitmesini bekledim. Sıcak bir öğlen vakti olması dışında, bu benim için hiç sorun değildi... Zira ayine gelen İspanyolların dini bir ibadeti gerçekleştirmenin verdiği huzurlu yüz ifadelerini incelemek ve güzel kıyafetleri içinde kol kola mabede giriş çıkışlarını seyretmek de hoş bir zevkti...

Ayrıca Juderia'da gezindim... Küçük dükkanlara uğradım, hoş avluları bulunan evlerin kapılarından içeriye baktım. Her gittiğimde meşhur Casa Santos'unda bir çeşit yumurtalı patates olan 'Tortilla de Patatas'ını yerim. Bu kez de adet yerini bulsun deyip Casa Santos'a uğradım...

Ve sıra Mezquita'da.... Endülüs turunun iki 'Highlight'ı vardır.. Birincisi Mezqita, ikincisi ise Elhamra Sarayı.

Tamam; Elhambra devasa bir başyapıt, bir şaheser, bir sembol, herkes için bir numara.. Ama bana sorarsanız Kurtuba Camii yani Mezquita bambaşka...

Hani demiştim ya bir Müslüman olarak umutsuzca İslamın izlerini ararsınız diye... İşte Mezqita'da onu fazlasıyla bulursunuz... Hatta yere çöküp secde edesiniz gelir. Bunu yapanların başına ne geldiğini bilmezseniz bunu büyük bir mutlulukla yaparsınız da...

İşte bulunduğunuz ülkenin kuralları, oranın şu an bir Katedral olduğu gerçeğine saygı vs... Mezquita İspanyolca "Câmi' demek. Şehir halkı bu yapıya katedral olmasına rağmen hala Mezquita diyor.

Kurtuba

Kurtuba Camii'nin inşaatına 785'de başlanıp çok kısa sürede bitirilmiş. 1236 yılında da katedrale çevrilmiş. Beni Kurtuba Camii konusunda cezbeden detay ise yapıya müthiş bir derinlik hissi veren 850 adet sütunu ve onların kırmızı kemer şerit dekorları...

Hani resimler vardır dikkatli baktığınızda bambaşka şekiller gördüğünüz...Kurtuba da öyle...

Sütunlara daldığınız zaman, kafanızda farklı şekiller belirmiş gibi olur bir an...

Ve evet burası bir Hristiyan ibadethanesi artık, sütunlar arasında gezerken gözünüze çakılan koskoca bir altar, bu gerçeği yüzünüze vurur...

Mezquita'dan çıkmadan önce son bir kez dönüp avluya ve minareye bakıyorum... İçimden câmiyi yapanlar ve yaptıranlar için bir Fatiha okuyorum. Ve çok az yer için geri dönebilme duası ederim ben. Bu duayı her seferinde Kurtuba'dan çıkarken de ederim, yine ettim.

Artık Granada için ayrılma vakti.. Nerdeyse tamamı uyuyarak geçen bir yolculuktan sonra Siera Nevada'nın eteklerine kurulmuş dingin, huzurlu Granada'ya varıyorum.

Tam 4 yıl sonra, Amerikalı arkadaşım Di tüm yaşam enerjisiyle karşımda... Yaşı benden büyük, ama enerjisi beni ikiye katlayan bu kadın, bana her zaman iyi gelmiştir. 

O gece Granada'nın en ünlü restoranlarından Arrayanes'e gidiyoruz. Bizi restoran'ın Fas asıllı sahipleri ve Di'nin yakın arkadaşları Mustafa ve Brahim karşılıyorlar.

Mustafa bana hemen Tayyip Erdoğan'ın restoranını ziyareti sırasında çektiği resimleri gösterip ona olan hayranlığından bahsediyor. Arrayanes Fas mutfağını tatmanız için güzel bir seçenek. Zaten şehir Fas asıllılarla dolu.

Ertesi gün Elhamra'ya girebilmek için sabah erkenden bilet kuyruğuna girmem gerekiyordu. Normalde biletler internetten satılıyor ve benim gideceğim gün online biletler tükenmişti. Bu durumda erkenden gidip bilet almanız gerek. Yaklaşık 1 saat bekledikten sonra biletimi alabildim.

O gün benim için müthiş bir gün olacaktı. Elhamra'yı görme, aşığı olduğum Paella'yı yeme ve beni benden alan Flamenco'yu seyretme günü... Yani güzel bir gezi finali...

Paella

Öğlen için Granada'nın belki de en iyi paella restoranı olan La Paralla'ya gittik. La Paralla ara sokakta mütevazi bir yer. Ama paellası bugüne adar yediğim en iyisiydi. Paella yiyecekseniz mutlaka geniş bir zamana ihtiyacınız var... Hem pişmesi zaman alır, hem de keyfini çıkara çıkara yavaş yavaş yemeniz gerek...

Ve öğleden sonra Elhamra Sarayı... Beni Ahmer Devleti, sarayın temelini 1237'de atıyor ve şehir İspanyollara geçene dek çeşitli ilaveler yapılıyor. Bu ilaveler İspanyol Krallığı sırasında da devam ediyor.

Elhamra Sarayı/ Endülüs

Bugün gezilebilen kısmı nereydese tüm sarayın beşte biri. Hem sarayı, hem de karşısındaki Generalife'i (Heneralif okunur) veya Cennet-ül Arif'i gezmek için enerjiye ve mutlaka spor ayakkabılara ihtiyacınız var. Özellikle Nusred Sarayları (Elçiler Sarayı ve Aslanlı Avlu) ve 5. Karl Sarayı en güzel yerlerinden.

Endülüs'e gitmeden Endülüs mimarisi (Moorish style) hakkında kısa bir şeyler okumak, gördüklerinizi anlamanızı kolaylaştırması açısından tavsiyemdir. Özellikle Elhamra 'Kaligrafi Sanatı' açısından bir başyapıttır.

Elhamra içten olduğu kadar, özellikle gece uzaktan manzarası da çok güzel.  Bunun için Granada'da Sacromonte bölgesine veya Albaicin'e gidip çok güzel resimler çekebilirsiniz.

Granada'dayken şansıma bir protesto da denk geldi. İnsanlar gayet medeni bir şekilde toplanıp uzun bir süre Kralı protesto ettiler, slogan attılar ve dağıldılar.


Granada'da Bir Protesto

Ortamda ne gerginlik, ne toz duman, ne de stres... Bizdekileri de düşününce...

Ve akşam Flamenko zamanı. Bazı dansları içinizde hissetmeden, duygusal olarak müziğe bağlanmadan yapamazsınız. Ve kimi dansların müthiş bir disiplin ve ruhi konstantrasyon gerektirir. 

İşte Flamenko böyle bir dans. Ben bir Joaquin Cortes hayranıyım. Flamenkoyu da onu sayesinde sevdim.

Granada'da da Venta Los Gallos bu işi en iyi yapan yerden birisi. Mağaradan bozma bu küçük salonlarda, bence İspanya'nın en güzel flamenko dansları sergilenmekte... Hayranlık duymamanız mümkün değil.

Seyahatler hayatınıza kısa, tatlı birer molalardır. Bir seyahate başlarken ve biterken ki duygularınız, hayata bakışınız çok farklı olur. Ve seyahat virüsü kanınıza bir girdi mi kolay kolay çıkmaz.

Dilerim ki, isteyen herkes çok güzel seyahatler nasip olur..

Yeni gezilerde buluşmak dileğiyle...


Nehir Nil, 14.01.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar






Sonsuz Ark'ın Notu:

Fotoğraflar Nehir Nil tarafından çekilmiştir. Seçkin Deniz, 14.01.2015

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı