2 Ocak 2026 Cuma

SA11790/KY20-MEK112: Kaplan Avlama İmtiyazı

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Tarih, iktidara ve siyasete bilgelik katan büyük liderlerden çok kaplan avlama imtiyazı peşinde koşan sefil prensler galerisidir."

Tiger Hunting Privilege

İngilizler Hindistan’da ilk sömürge kolonisini 1640 yılında kurdular. Dönemin Hint ileri gelenlerinden Doğu Hindistan Şirketi adına satın aldıkları ilk toprak, Hindistan’ın Güneydoğusunda, Bengal körfezindeki Madras limanıydı. Buraya hemen bir ticari liman ve St. George adını verdikleri bir kale ve daha önemlisi bir Hindu tapınağı (Chennakesava Perumal) inşa etmişlerdi. Böylece 300 yıl sürecek sömürge dönemi başlamış oldu.

İngilizlerin Hindistan’da kurdukları yönetim sistemi muhtemelen dünya tarihinin en uçuk siyasi ve yönetsel sistemidir. İngiliz sömürgesindeki Hindistan, imparatorluğun resmi olarak anlaşmalar imzaladığı ve sınırlı alanlarda otoritelerini tanıdığı tam 565 prenslik marifetiyle yönetiliyordu. 

Bu prensliklere unvan olarak Mihrace (Hindu prensler), Nevvab (Müslüman prensler) veya Nizam (sadece Haydarabad yöneticisi bu unvanı kullanıyordu) deniyordu. Prenslikler kâğıt üstünde bağımsız idiler ancak her prenslik sarayında bir İngiliz yetkili (resident) gölge prens olarak bulunur ve bütün önemli kararlarda söz sahibi olurdu. Yerel asayiş, vergi toplama, sağlık ve benzeri konular prenslerin uhdesine bırakılmıştı. Dini alan, askeri ve dış işlerine tekabül eden konular tamamen İngilizlerin kontrolüne tabi idi.

Prensliklerin birbirleriyle diplomatik ilişki kurmaları kesinlikle yasaktı. İngilizler söz konusu prenslikleri belirli protokollerle hem onore ediyor hem de kontrol ediyorlardı. Bu protokoller temelde, resmî törenler sırasında selamlama için kaç pare top atışı yapıldığına göre sıralanmıştı; yirmi bir pare top atışı en yüksek düzeyli prenslikleri ifade ediyordu ve bu düzeyde sadece 5 prenslik vardı. Bu atışlar dokuza kadar iniyordu. 

Top atışı hakkı olmayan yüzlerce feodal beylik de yine İngiliz kralı adına kral naibinin kendileriyle imzaladığı imtiyaz anlaşmaları gereği resmi olarak otorite sahibi idiler. Bunların yanı sıra İngiliz kralı adına sık sık nişanlar, rütbeler ve bunlara dair apolet, rozet ve flamalarla taltif edilirlerdi. Bu nişan ve rütbeler prensler arasında İngilizlere yaranmak için sıklıkla yıkıcı rekabetlere yol açardı.

İngilizler neredeyse bir tabur askerle beş milyon kilometre karelik devasa Hindistan’ı söz konusu 565 prenslik eliyle maliyetsiz biçimde üç yüz yılyıl boyunca sömürdüler. Yüzyıllar süren sömürge boyunca İngilizler, ortaya çıkan her krizi, ‘bir savaş gemisi ve kırmızı üniformalı bir askeri’ birlik gönderme tehdidiyle çözdüler. Her bir prens İngiliz Kralı nezdindeki (aslında Hindistan’da bulunan bir vali) itibarı ve kabulü için olmadık işler yaptı. Gerçekte büyük çoğunluğu hayatları boyunca bırakın kralı, valiyi bile görmemişti. İngilizlerin bir anlamda koruması altındaki bu prensler ağır sömürge sisteminin gerçek yürütücüleriydiler.

1947’de Hindistan, Pakistan ve Hindistan olarak parçalanarak bağımsızlığına kavuştu. Bu süreçte iki milyon sivil çıkan çatışma ve kaos ortamında katledildi. On beş milyondan fazla insan karşılıklı göçe zorlandı, Yüz binden fazla kadın kaçırıldı ve tecavüze uğradı, milyonlarca insan çok kötü şartlardaki kamplarda sefil oldu.

1947’deki bağımsızlık sürecinde söz konusu 565 prensliğin ya Hindistan’a ya da Pakistan’a katılması durumu ortaya çıktı. Bölünme ve bağımsızlık müzakerelerinin yapıldığı salonda, Kralın kuzeni ve naibi Louis Mountbatten, prenslere İngiliz hukukçu Sir Cyril Radcliffe’in yaptığı taksimatı tebliğ etti. 

Hemen hepsi krallıklarının ellerinden gitmekte olduğunu acıyla fark ettiler. Bazı prensler küçük ordularına ve altın dolu kasalarına güvenerek, bazısı İngiliz kraliyetinin atalarıyla imzaladığı anlaşmalara, kral ya da naibinin bahşettiği flama, rozet ve apoletlere çok fazla anlam atfederek, kimisi de krallıklarının tanrısal güçler tarafından korunduğu zehabına kapılarak bağımsızlık ilanına kalkıştı. Sonuçta hepsi iki seçenekten birini imzalamak zorunda kaldı.

Bu prenslerden Keşmir’in Hindu mihracesi Hari Singh, lüks ve gösterişe, arabalara, yarış atlarına ve özellikle av hayvanlarına ve avcılığa düşkün biriydi. 1926’daki taç giyme töreninde yirmi milyon dolar değerinde mücevher taktığı biliniyor. (Bugünkü değeri yaklaşık olarak 355.200.000 dolara tekabül ediyor.)

Keşmir gerek stratejik konumu gerekse doğal kaynakları, özellikle de su kaynakları ve tarımsal üretim açısından her iki genç devlet için de kıymetliydi. Mihrace Hindu olmasına karşın Keşmir, %80’den fazlası Müslüman olan bir nüfus barındırıyordu. İngiliz taksimat planına göre Keşmir, nüfus çoğunluğu Müslüman olduğundan Pakistan’a katılmak durumundaydı.  

Mihrace önce İngilizlerden bağımsızlık talep etti ancak bunun iler tutar tarafı yoktu. Mihrace'nin ne askeri ne de politik vasatı bunu sağlayabilecek, sağlasa bile sürdürebilecek durumda değildi. Ancak işler hızla kontrolden çıktı. Mihrace İngilizlerin de yönlendirmesiyle Hindistan’a katıldı. Bu gelişme, kurulma aşamasındaki iki devleti hızla bir savaşa sürükledi. 

Günün sonunda prenslik Hindistan, Pakistan ve Çin arasında üç parçaya bölündü. Günümüzde de sık sık kanlı çatışmalara sahne olan Keşmir sorunu, İngilizlerin bölgede süreğen bir çatışma planının yanı sıra, kaplan avlağını halkın kaderinin önüne koyan mihrace Hari Singh’in çocukça talep ve hırslarıyla şekillenmiştir dense yeridir.

Çünkü Prens’in, ülkesi parçalanırken İngilizlerden gerçekten şaşırtıcı bir talebi vardı: topraklarındaki ormanlarda kendisine tahsis edilen kaplan avlama imtiyazının korunmasını şart koşuyordu. Söz konusu imtiyaz İngiliz sömürge idaresi ile büyük büyük babalarından Gulab Singh arasında 1846’da imzalanan Amritsar anlaşmasına dayanıyordu. Nitekim dedeleri de Jammu-Keşmir’i büyük paralar vererek İngilizlerden satın aldıklarında sözde otoriteleri işte bu kaplan avlama imtiyazından ibaretti. 

Mihrace bu imtiyaza, hanedanlığının iktidarına dair yüksek bir sembolik anlam yüklese de sonuçta İngiliz sömürü makinasının basit bir aparatı olduğu gerçeğinin de farkındadır.

Rivayete göre Prens, Bombay’da son yıllarını geçirdiği şatafatlı malikanesinde bir daireyi sürekli inşaat halinde tutmuştur; kendi kehanetine göre söz konusu inşaat bittiğinde ölecektir.  

İnşaatın tamamlandığını gördü mü bilinmez ama Prensin yakılan cesedinin küllerinin Keşmir’e götürülmesine izin verilmedi. Prens bunu öngördüğünden, vefatından önce önemli bir fonla bir uçak ve ekip ayalarmış ve küllerinin uçaktan Keşmir’e serpilmesini vasiyet etmiştir.

Tarih, iktidara ve siyasete bilgelik katan büyük liderlerden çok kaplan avlama imtiyazı peşinde koşan sefil prensler galerisidir.


Dr. Mustafa Ekici, 02.01.2026, Sonsuz Ark, Konuk Yazar 




mustafaekici@hotmail.com


Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
 

Seçkin Deniz Twitter Akışı