25 Haziran 2014 Çarşamba

SA735/KY9-NK19: Çevremden Kopmaya Başlıyorum...

 “Sonra bir gün kimseyle görüşmek istemediğimi söyledim arkadaşlarıma. Her şey, ama her şey ağır gelmeye başlamıştı çünkü…”


Şimdi gelelim gündelik hayata; toz alınacak, ev süpürülecek, çamaşırlar yıkanacak, ütü yapılacak, yemek pişirilecek, yazı yazılacak vs. İyi de bunlar nasıl yapılacak, kolumu kaldıramıyorum ki.

Hastaneden ayrılırken, değerli doktorumuz Süleyman Gökduman Hocam, sağ kolumu bir an önce kaldırabilmem için bir takım egzersizler gösterdi. Bunlardan birisi de kuşların kanat çırpma hareketine benzeyen bir şeydi, ama o bunu gösterirken gayri ihtiyari güldüm. Çünkü sağ elim bedenime yapışıktı neredeyse; işin açığı kıpırdatamıyordum ve bundan sonra öyle kalacağını sanıyordum. Kolumu bedenimden yarım santim uzaklaştırmak bile büyük bir başarıydı benim için.

Bir süre ev işlerine komşularım yardım ettiler. Arada Jale de gelip ütülerimi yapıyordu, ama bunun böyle sürmeyeceği açıktı. İnsanlara daha fazla yük olmak istemiyordum. Bunun için ilk toz alma denememi kolumda diren takılıyken yaptım. Eh insan her şart altında yeni bir kabiliyet geliştirebiliyor. Ben de sol elimle iş yapma kabiliyeti geliştirmeye başladım. Biraz ağır oluyordu, biraz noksan oluyordu ama oluyordu.

İşlerin en zor olanı yıkanan çamaşırları herhangi bir yere asmaktı. Tek kolla, üstelik sol kolla bunu yapmam için beş altı denemede bulunmam gerekiyordu, ama pes etmiyordum. Ütü yapmak da bir o kadar zor bir şeydi; ütü masasını getirip açmak, ütüye su koymak sonra da vücuduma yapışık sağ elimle onu fazla oynatmadan ütüleyip sol elden destek almak. Sağ kolum ilk birkaç dakika içinde külçe gibi oluyor ve omzumdan itibaren kopuyormuş hissi veriyordu…

Ne büyük nimetlerle iç içe yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Verdiği her bir nimet için son nefesimize kadar Allah’a c.c şükretsek inanıyorum ki yine de azdır, yine de azdır.

Bu arada sevgili Atila, işe gitmeden her şeyi ayarlamaya çalışıyor, daha sonra da “noksan kalan bir şey var mı?” diye soruyordu. “Her şey tamam” diyordum ama o gittikten sonra elimden geldiğince eve çeki-düzen vermeye çalışıyordum.

Hastaneye gidiş gelişlerimiz de devam ediyordu aynı zamanda. Bir defasında da Emira ile gitmiştik, Fevziye de bizi hastanede bekliyordu her zaman olduğu gibi. Yavaş yavaş içimde bir şeyler daralıyor, başkalaşıyor ve ben bütün bu olup bitenlere bir mana vermeye çalışıyordum. Mesela artık herhangi bir arkadaşımın, dostumun herhangi bir şeyden en ufak bir şekilde şikâyet etmesi beni dehşet derecede rahatsız ediyordu. Günlük hayatın normal sıkıntılarından bile bahsetseler kulaklarımı tıkayarak oradan kaçmak istiyordum.

Sanırım hepsine söylemiştim, “artık bir şeylerden şikâyetçi olmanızı istemiyorum” diye. Bu durum, “Ben kanser oldum, bundan daha önemli bir şey yok” filan gibi bir şey değildi. Hakikaten ruhen patlayacak gibi hissediyordum kendimi, yüzümü ateş basıyor, kalbim sıkışıyor ve ter basıyordu. “Oksijen çadırına” ihtiyacım vardı kısacası. Ancak bu durumu pek sağlayamadım sanırım, çünkü konuştuğum arkadaşlarıma göre anlattıkları o kadar sıradan şeylerdi ki, hiçbir beis yoktu ufak tefek yakınmalarında. Hâlbuki anlatılan o ufak tefek şeyler bile hem canımı acıtıyor hem de ruhumu bunaltıyordu.

Bu arada Naci bir gün aramıştı, Naci, Atila'nın çocukluk arkadaşı, kardeşi ve benim de kardeşim. Naci şu dünyada tanıdığım gerçekten çok zeki olan nadir insanlardan. Zekâsı ile sizi hemen şaşırtabilir.  Çok yönlü baktığınızı zannettiğiniz bir meselede öyle bir bakış açısı geliştirir ki; yahu ben nasıl düşünemedim bunu diye şaşırıp kalıverirsiniz. Eşi Dilek de aynı şekilde. İkisi de benim için çok özel insanlar.

Naci aramıştı, ama geç aramıştı. Meğer Atila ona haber vermemiş. Daha doğrusu verememiş galiba. Aradı kısa bir konuşma geçti aramızda, konuşamadım. Sonra Dilek'i aradım ya da o mu beni aramıştı hatırlamıyorum, ama Dilek'in haberi yoktu ve tam manasıyla şok olmuştu.

Telefonda ağlamaya başladı, her şey üst üste geliyor bugünlerde dedi. Yakın bir arkadaşı da ameliyat olacakmış; iki hastalık birleşince dayanamayıp ağlamıştı. Dilek'i çok özlediğimi hissettim o konuşmadan sonra. Aradan günler geçti ve bu sefer tekrar görüşmek istedim, ama açmadı telefonu. İlk önce çok üzüldüm; defalarca aramış, ama hiçbirine cevap alamamıştım. Sonra düşündüm ki; nasıl benim şu an problemim varsa onun da problemleri vardır.

Peki, beni neden aramıyordu? Muhtemelen üzmemek için... Neyse inşallah çok kötü bir şey yaşamıyordur diyerek bundan sonraki ilk karşılaşmamızda kaldığımız yerden devam edeceğimize olan inançla duayla ondan gelecek bir telefonu bekleyeceğim galiba. Bir gün muhakkak arayacaktır. O süre zarfında inşallah benim yapmam gerekip de yapmadığım bir şey olmaz.

Bir süre sonra Naci geldi Ankara'ya. Yürümükte gerçekten güçlük çekiyordu ve beşinci kattaki evimizin merdivenlerini çok zor çıkmıştı. Çok kısa bir süre Ankara'da kalacaktı, ama beni görmeden gitmek istememişti. Naci'yi gördüğüme o kadar sevindim ki anlatmam mümkün değil. Epey sohbet ettik. Ondan ölürsem mutlaka cenazeme gelmesini istedim ve o da söz verdi. Karşılıklı ağladık, hem de hüngür hüngür.

Dile kolay Atila 35 yıldır ben de 22 yıldır tanıyorum Naci'yi. Eski günleri yâd ettik, Dilek'in onun için ne kadar değerli olduğunu anlattı bana. İlişkilerine dair başka da bir şey söylemedi. Neyse öldüğüm gün onun Atila'nın yanında olmasını istiyorum... bu çok önemli...

Sonra bir gün Hakan’ların evinde arkadaşlarımla hep birlikte otururken içime bir sıkıntı çöktü; çocuklar koridorda mutlu mesut koşturuyor, Emira çay, pasta servisi yapıyor, Fevziye’de ona yardım ediyordu. Birden o fotoğrafta kendimi göremedim, ben yoktum aralarında.

Bir yıl sonra belki yine böyle bir araya gelinecek, ama aralarında ben olmayacaktım. Emira teselli için: “Hepimiz öleceğiz, baksana çevrene bundan yüz sene sonra kim kalacak ki bu dünyada” dedi. Dediği doğruydu ama bana tesir etmemişti. 

Evet, hepimiz ölecektik, ama ben o an bunu iliklerimde hissediyordum. Korkuyordum. Ölmek, Allah’ın C.C huzuruna gerçekten çıkmak ve hesap vermek demekti. Bu dünyada bütün sevdiklerimi terk edip, ahirete gidecek, bir de orada hesap verecektim. Bu o kadar ağır bir histi ki, tarif etmem hakikaten imkânsız.

Böylelikle yavaş yavaş çevremden kopmaya ve yavaş yavaş içime kapanmaya başladım. Sonra bir gün kimseyle görüşmek istemediğimi söyledim arkadaşlarıma. Her şey, ama her şey ağır gelmeye başlamıştı çünkü… Ben ölecektim ve manasız şeylerle uğraşmamalıydım, hatta hiçbir şeyle uğraşmayıp hep ölümü düşünmeliydim.

Kanser olmadan önce geceleri yastığa başımı koyduğumda öldükten sonrası için tefekkür ederdim. Ettiğimi sanıyormuşum demek daha doğru belki… Oysa ölüm hiç kanserden sonraki kadar gerçek ve yakın olmamıştı; bunu en küçük hücrelerimde bile hissediyordum.

Herkese kızmaya başlamıştım içimden. Mesela Atila’ya kızıyordum; kısa bir süre sonra ölecektim ve o beni yalnız bırakıp işe gidebiliyordu, Afak okula gidebiliyordu vs. Ne kadar çabuk alışmışlardı benim öleceğim fikrine, bu kadar çabuk mu olmalıydı her şey? Bu ve buna benzer milyon tane düşünce işgal etmişti beynimi.

Atila ile konuştuğumda bana anlayacağım şekilde çok güzel izah etti vaziyeti: “Kanser şeytanla çok iyi işbirliği yapan bir hastalık. Şeytan’a pirim vermemek lazım. Sen bunun için uğraşmalısın bence” dedi ki haklıydı.

Bütün bu düşünceler zihnimi muhtemelen Şeytan’ın iğvası sonucu işgal ediyordu. Buna katılıyor, ama kendimi bir türlü dışa açılmaya hazır hissetmiyordum. Hayata dair hevesim ve kuvvetim her geçen gün azalıyordu.

Radyoterapiye hazırlık için Hacettepe Hastanesi’nden aradılar o sıkıntılı günlerde. Radyasyon Onkolojisi bölümüne gittim ve sıramı beklerken insanları gözlemlemeye çalıştım. Bir doktor yanındaki amcaya “O üzerinizdeki çizgiler çıkmayacak, o kısma su değmeyecek dikkat edeceksiniz” diye tembihte bulunuyordu.

Atila ile konuşmuştuk, eğer Kemoterapi derlerse reddedecek, radyoterapiyi ise kabul edecektik. Çünkü Kemoterapi’ye dayanacak bir bünyem olduğuna ikimiz de inanmıyorduk. O çok ağır bir tedaviydi ve kesinlikle kaldıramazdım. Radyoterapi ise kırık dökük bilgilerimizle daha hafif bir şeydi sanki.

Radyasyon onkolojisi doktorunun hastasına tarif ettiği şey, anladığım kadarıyla, benim de başıma gelecekti. Ama bu iş kaç gün sürecekti, nasıl olacaktı gerçekten hiçbir fikrim yoktu. Ve şu anda da kendisini saygıyla andığım Dr. Yurdal Bey beni o dakikalarda odasına çağırdı.

İlk önce radyoterapinin yan etkilerine dair uzunca bir konuşma yaptı. Ardından bu zararlı yan etkilerin neler olduğunun yazıldığı bir kâğıdı imzalamam için uzattı. İçinde muhtemel yeni bir kanserin de bulunduğu yan etkilerin yazdığı o kâğıdı imzalamakla hayatıma bambaşka bir yön verdiğimi bugün de tıpkı o gün olduğu gibi hissediyorum.

Garip makinelerin olduğu bir odaya gittik ardından. Bedenimi bir santim aşağı, yok olmadı yarım santim yukarı çevirip duruyorlardı. Sonra “dövme” yapılacağı söylendi.  Radyoterapi alacağım ilk ve asıl bölge mavi bir “dövme” ile belirlendi ve çok canım yandı. Sonra da fizik mühendisleri ile birlikte ölçüm yapıldı ve çizgiler çekildi, bu muhtelif ve garip şekilli çizimlerin üzerine de aynı şekillerde şeffaf bantlar yapıştırıldı.

Ben masada yatarken elbiselerimin bulunduğu kabinden telefonumun sesi geldi. Gözlerim daha o an dolmaya başlamıştı. Arayan her kimse acaba o anda nasıl bir hâlde olduğumu tahmin edebilir miydi? O an sevdiğim birine o kadar çok ihtiyacım vardı ki anlatamam… Sonradan arayanın Emira olduğunu öğrenecektim, Hacettepe’ye yakın bir yerdeymiş ve yanıma gelmek istemiş ama ben masada üzerimin çizilmesi için işkence çekerek yatıyordum.

O odadan çıktığımda bir de jel almamı önerdiler. Radyoterapinin özellikle sonlarına doğru cildimde tahriş oluşacakmış ve o jel yardımı ile tahrişin en az şekilde olması sağlanacakmış. O jeli almadım. Çünkü kendim yıllardır bitkisel tedavi ile ilgileniyordum ve yetiştirdiğim “Aynısefa Çiçekleri’ni taze olarak toplayıp merhem yapıyordum. Kullanan arkadaşlarım da çok memnun kalıyorlardı, biliyordum. Belki yanlış yapıyordum, ama Aynısefa Merhemi kullanmak konusunda kararlıydım.

Bu işlemler yapılırken Yurdal Bey fırtına gibi bir o yana bir bu yana koşup duruyor, bütün hastalarına ayrı ayrı yetişmeye çalışıyordu. Ben de bir odadan diğerine yer değiştiriyordum. Canım yanıyordu, moralim bozulmuştu, o gün terminal dönemde olduğunu tahmin ettiğim çok hastayla karşılaşmıştım ve gücüm gerçekten tükenmişti ki bu hastalardan birisi de çocuktu.

Gözlerinin feri kaçmış, inlemeye bile mecali kalmayan bir çocuk naçar bir babayla öyle sessizce yatıyordu sedyede. Başka bir teyze başını kıpırdatmaktan bile acizdi ve yanındakilerin yardımı ile mütemadiyen kusuyordu. Gözümü kapatsam, kulağımı tıkasam, başımı çevirsem faydasız. Her köşede ayrı bir dram vardı, bir süre sonra ben de onlar gibi olacaktım işte; kaçmak istiyordum yine, alabildiğine kaçmak istiyordum.  Fakat beklemek zorundaydım.

Fazla uzaklaşmayayım, ama hiç olmazsa koridora çıkayım dedim. Bu defa da, başka bir doktoru bekleyen bir bey yanımda kusmaya başladı. Ben ondan biraz uzaklaşıp koridorun diğer ucuna gidince o da arkamdan geldi. Adamcağızın hiçbir şey görecek gözü yoktu, o da insanlardan uzaklaşmak istemişti ve yine yanı başımda kusuyordu.

Artık dayanamayacaktım, ağlamaya başladım, dışarı çıkıp Fevziye’yi aradım. “Ben çok yoruldum, çok yoruldum Fevziş” diyerek ağlıyordum. Canım benim o kadar güzel şeyler söylüyordu ki ve öyle inanarak söylüyordu ki ”Bunlar geçecek, biraz daha dayan ne olur, muhakkak geçecek. Hepsi bir imtihan ve sen bu imtihanı kazanacaksın” diyordu.

Şimdi düşündüğümde canım Fevziye’mi ne kadar çok üzdüğümü fark ediyor ve mahcup oluyorum…

Fevziye ile konuştuktan hemen sonra Müzeyyen ve Emine aradılar. İkisi de işini gücünü bırakmış kalkıp yanıma geliyordu. Geldiklerinde beni ağlamaktan gözleri şişmiş bir hâlde buldular. Birlikte çay içmek için Hacettepe’nin girişinde bulunan pastaneye girdik. Ve girer girmez Dr. Bilgin ve nişanlısı Belgin’i gördük.

Belgin sanırım Amerika’dan yeni dönmüştü ve nikâh hazırlıkları yapıyorlardı. İkisi de biraz sıkıntılı gözüküyordu, ama beni o halde görünce Bilgin her zaman ki samimiyeti ve müspet enerjisi ile o anda içinde bulunduğum durumun hiç de kötü olmadığını hatta Kadri Altundağ Hocamızın, göğüs kanseri olup da beyne metastaz yapmış hastalarının bile uzun süredir hayatta olduklarını söyledi.

Başım ağrıyordu, ağlıyordum, içim bomboştu sanki ama söylediği şeyleri de kafamın bir yerine yazmıştım.

Emine’nin ve Müzeyyen’in o gün yanımda olmaları paha biçilmez kıymetteydi.

Bu arada Bilgin’le Belgin kadar birbirlerine yakışan bir çift az bulunur, bunu da söylemeden geçemeyeceğim.

Aramalarını istemediğim için hiç kimse aramıyordu, iyice içime kapanmaya başlamıştım. Durduk yere ağlıyor niye ağladığımı bile bilmiyordum.

 Sonra bir akşam üzeri Mücella çıkageldi.  Mücella'yı Fevziye aramıştı; o da zaten kaç zamandır gelmek istemesine rağmen gelememişti. Ani bir baskınla gelip dışarı çıkardı beni. Birlikte mantı yedik, gidişatı konuştuk. Kızgınlığım ve kırgınlığımı ona da ifade ettim.

Mücella oldukça rasyonel bir mantığa sahipti ve beni dinleyerek anlamaya çalışıyordu. O an ihtiyacım olan çok doğru bir takım analizler yaptı ve bu dönemin de geçeceğini söyledi... Ona da bütün bu süreç içerisinde hem doktor olarak hem de arkadaş olarak verdiği destekten dolayı müteşekkirim.

Bundan sonraki her şey çok daha parça parça geliyor aklıma, belki de insanlardan koptuğum o dönemi hiç yazmamalıyım. Evet, en iyisi yazmamak, ama bu yazdıklarımı bir kanser hastası okuyorsa ve o da bu duyguları yaşadıysa kendisinin yalnız olmadığını bilecektir. O dönem çok ama çok kötüydü.

Depresyon ne demekse işte onun dibin bulmuştum galiba. Sevgili Galina inatla her Çarşamba günü uğruyor ve pazardan bir şeyler alıp getirmiş oluyordu. Jale de yasağa rağmen uğruyor ve iyi şeyler söyledikten sonra rahatsız etmemek için hemen gidiyordu. Bir ara Ebubekir aramıştı, “Hocam ne oluyor, aile düzenimiz bozuldu senin yüzünden. Fevziye çok kötü artık toparlan artık” gibi şeyler söylemişti espriyle karışık. Ama olmadı mı olmuyordu işte.

Sevgili Zekiye de artık telefonla aramıyordu, ama benim için bir yazı yazmıştı. O yazıyı aldığımda neler hissettiğimi anlatmam gayr-ı mümkün. O kadar güzel şeyler yazıyordu ki, ben bu yazılanlara ve bu sevgiye layık mıyım gerçekten diye düşünmüştüm. O yazıyı da burada paylaşacaktım, ama sonra okuyunca mahcubiyetten yüzüm kızardı ve paylaşmamaya karar verdim.

Sonra bir gün sabah erken saatlerde kapımız çalındı, gelenler Fevziye ve Emira idi. İkisi de baskın yapmıştı. Onlar geldiğinde ben o gün kendimi nasıl hissettiğimi yazmaya çalışıyor ve ağlıyordum. Zaten çevremden koptuğum o günlerde mütemadiyen ağlıyordum. İnsanın evde tek başına ağlamasının aslında komik bir tarafı var.

Düşünsenize, size ne dur diyen var, ne sus diyen var devamlı hıçkıra, hıçkıra ağlıyorsunuz. Sonra birden sesiniz nefesiniz kesiliyor duruyorsunuz. Ardından tekrar ağlamaya başlıyorsunuz. Şimdi düşündüğümde çok komik geldi o hâlim gerçekten.

İkisi de beni anlamaya çalışarak dinledikten sonra zorla alıp dışarı çıkardılar. yen ibir yıl yaklaşıyordu ve her taraf ışıl ışıldı. Birlikte çay içip simit yedik. Fevziye her zaman olduğu gibi hesapları ödedi:))

Neşe Kutlutaş, 25.06.2014, Sonsuz Ark,  (İlk Yayın Tarihi, 24.02.2012)




Seçkin Deniz Twitter Akışı