5 Mart 2018 Pazartesi

SA5746/KY1-CÇ472: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman IV-3

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Dördüncü Bölüm
-3-

Herkül Sütunlar- Denizaltı Tüneli- Tarifa’nın Ele Geçirilmesi- Avrupayı Geçip Gitme- İspanyol Ordusu- Hacı İbrahim El Hamr’da- Cebel-i Tarık Saldırısı- İspanyol Ordusunun Yok Edilişi- Bir Anarşist- Hedefi Vurmayan Bir Darbe- İslam Sevinci

İstila-i Cihan ordusu Fransa’ya girerek Paris’e yaklaştıkları sırada Afrika’nın kuzeyinde toplanan iki milyonluk İslam ordusu İspanya’ya geçiyordu.

Hacı İbrahim, İngilizlerin bombardımanına rağmen Tanca’yı yakmış ve Tetvan, El İriş’e doğru sahte bir geri çekilme hareketi yapmıştı. Fakat, gözcüleri sürekli, Afrika sahilindeki tünel girişine hâkim olan Paregil istihkâmını gözlem altında bulunduruyorlardı. Bin İmame de aynı şekilde, askerini sahile dağıtmayarak bira geride toplamıştı.

Hurafelere inanmak gerekirse, önceleri Akdeniz büyük bir gölmüş. Herkül Afrika ile Avrupa’yı ayıran Cebel-i Tarık boğazını açmış, Atlas Okyanusu ile burayı birleştirmiş. İşte bu olayın tanığı olarak bugün dahi ayakta duran ‘Gadilarid’ veya ‘Herkül Sütunları’dır. İspanya tarafındaki kısmı Kalpa dağı ve İngilizlerin Cebr Adası Faslıların Cebel-i Tarığıdır.  

Afrika tarafındaki kısmı ise ‘Abiliks’idir. Boğazın en dar kısmı Cebel-i Tarık ile Suita arası olmayıp Tarifa adlı İspanya kentiyle Paregil adındaki Afrika burnu içidir ki: bura da 14 kilometredir. İşte İspanyol mühendisleri, Afrika ile Avrupa’yı birleştiren deniz altı tüneli bu bu bölge içinde yapmışlardı.

Tünelin İspanya tarafındaki girişi koruyan Tarifa iki bölüm olup biri kıyıda yerleşik ve çevresi eski bir sur ile çevrili Tarifa kentidir. Boğazın derinliği 600 metre olduğundan tünel dik bir eğim ile buraya bağlanıyordu.

Tarifa kentinin önünde ve buraya bir dar set ile bağlı Lus Palumas istihkâmı vardır ki İspanyollar bunu büyük çaptan 80 topla donatarak büyük bir askeri kıta ile işgal ettirmişlerdir.

Karaya çıkan İslam askeri bu istihkâmı ele geçirmek için hayli zorluk çekmişlerdi.

Fırtınalı bir gecede bütün gözetleme gemileri El Cezire limanına çekilmek zorunda kalmışlardı. Hacı İbrahim tarafından seçilen Derea Oğullarından iki bin Faslı kayıklarla boğazı geçerek şimşeklerin ışığında küçük Tarifa kentine saldırdılar. Nöbetçiler kazamatlara sığınmış olduklarından bu cesur kahramanlar surdan aşarak kente girdiler. Halk son derece bir korkuya kapılmıştı.

Subaylar, boş yere erleri toplamaya uğraştılar. Hepsi de toplanmaya fırsat bulamadan İslam saflarından kaçtılar.

Bu başlangıca El Ceyşin komutanı olan Sait El Afra bin kişi ile Lus Palumas’ı ele geçirdi. Askeri muhafızların tamamı da kılıçtan geçirildi.

Bu sırda Paregil istihkâmı da saldırıya uğrayarak alınıp buradaki askerler de öldürüldü.

Bu saldırıla o kadar ani ve olağanüstü bir şekilde oldu ki ne Avrupa’da ve ne de Afrika’da tüneli yıkmak için denizin altında uzanan lağımları ateşlemeye kimsenin vakti olmadı.

Bu görevle yükümlü subay, ilk atışta yer altındaki mevkiini terk ederek savaşmak için dışarı çıkmıştı. 

Fakat, bu kere işin boyutunun anlamışsa da artık yapacak bir şeyi kalmamıştı. Kendisini girişe doğru izleyen Araplar yetişerek lağımı ateşleyecek elektrik düğmesinden iki adım uzakta öldürdüler.

Mühendis olan bir Arap derhal elektrik telini kesti.

O vakit, Araplar tünelden geçmeye başladılar.

Saldırı gece saat onda gerçekleştirildiğinden saat on birde tünelin her iki ağzı elde edilmişti.
Sabaha kadar binlerce savaşçı İspanyaya geçmişlerdi.

Güneş doğunca, El Cezire ordugâhı valisi General Gonzales 22 tabur asker Tarifa üzerine hareket etmişti.

Fakat, bu ana kadar 40 bin İslam askeri Tarifa’ya geçmiş olduğu için 18 bin İspanyol askeri 
Siyerradulaluna istihkâmına doğru geri çekildiler ve arkalarını büyük bir hızla izleyen savaşçılar bile bunlarla beraber karma karışık tabyalara girdiler.

Ertesi günü Hacı İbrahim’in bütün ordusu İspanya toprağına geçmiş ve Bin İmame ile Sudani Karamugu orduları tünele ulaşmışlardı.

Bu haber Avrupa’da özellikle Fransa’da derin bir üzüntü yarattı. Altı milyonluk bir İslam ordusu Fransa’ya girmiş olup iki milyonluk diğer bir ordu da İspanya’da ilerlemeye başlamıştı.

İspanyollar, Kuzey Afrika’da toplanan İslam ordusunun kendi ülkelerine geçmelerini olası görmedikleri için kuzeyden gelecek ordunun da Fransa’dan geçerek İspanya’ya girişini akıllarına bile getiremiyorlardı.

Bunun için orduyu sefer haline koymamışlardı.

Pirene dağları, Kral XII. Alfonson Kurtis Meclisinde:

“ İspanyollar ile Fransızlar arasında her ne kadar bir samimiyet ve iyi ilişki olsa da yine vatanın yararı için bir gün bir savaşın çıkışını engelleyemez.” Diye 1884’de açıklamada bulunması üzerine hafif surette güçlendirilmişti.

Bu şekilde Batı Pirenede Bayon ve Burgos, İron ve Pampelon yollarıyla Rönsede, Sunpur, Portala boğazlarında savunma kaleleri yapılmıştı. 

Doğu Pirenede: Monluvi ve Suiv Orjül, Paripniyun ve Barselona yollarıyla La Persen, Perus boğazları işgal edilmişlerdi.

Hiç umu edilmeyen bir yönden ortaya çıkan tehlike büyük bir dehşet yarattı.

İspanya’da tren hattı az olduğundan ötürü seferberlik ve kıtaların Endülüs’te toplanması hayli bir zaman alacaktı.

1893’de yeniden düzenlenen İspanya ordusu yalnız kâğıt üzerinde güçlüydü.

Ülke 61 askere alma dairesine bölünmüş olup bunlar 7 komutanlığa bağlandıklarından bu yedi komutanlık 7 kolordu oluşturuyordu.

Piyade hali hazırda 112 alaydan ibaret olup bunun 56’sı muvazzaf, 56 destekti. 20 tabur avcı bulunuyorsa da alaylar dört bölüklü iki taburdan oluştuğu için hazır sayısı 44 bin kişi idi.

Dört bölüklü 28 alaydan ibaret süvari 13 bin kişi gücündeydi.

Topçu: 14 gezgin, iki dağ alayından oluşup her alayı dört bataryadan ibaret olmakla bu da 10 bin kişi kadar bulunuyordu.

İstihkâm sayısı da 4 bin kişiydi.

Hali hazırda sayısı:

13 bin subay, 82 bin er, Toplam 95 bin kişiden ibarettir.

İspanya, hali hazır bir şekilde gelecekte bir seferberlikte kuvvet tasarlıyordu.

Birinci Hat Kıtaları

244 tabur Piyade 244 bin asker

175 bölük süvari 25 bin 200 asker

100 batarya 60 kale topçusu 48 bin 400 asker

48 istihkâm bölüğü 11 bin 800 asker

Genel Kurmay ve karargâhlar 15 bin 400 asker

Levazım ve sıhhiye kıtaları 9 bin 100 asker

 Toplam 352 bin 900 askerden ibaretti.

Gerçi İspanyollar bu sayıyı eğitim ve öğretim görmeyen 12 sınıf yedek ve desteklerle iki milyon sayısına ulaşacaklarını bildiriyorlarsa da bunlar için gereken silah ve diğer levazım yeterli olmadığı için bu hesap yalnız kâğıt üzerinde kalıyordu.

Deniz kuvvetleri: 14 bin tayfa, 1500 subay ve 25 amiralden ibaretti.

Kordoba’da 250 bin sayısında bir ordu toplandığı zaman İslam ordusu Gırnata’ya kadar ilerlemişti.
Hacı İbrahim, son İspanya Emevi hükümdarı ola Ebu Abdullah’ın bir erkek gibi iktidarını koruyamayarak bir kadın gibi ağlaya ağlaya terk ettiği Gırnata’ya girdiği zaman çok sevinmişti.

Şerif Hacı İbrahim, Arap Mimari Sanatının yetkin bir örneği olan bu kırmızı sarayın kurucusu olan Ebu Abdullah’ın sülalesindendi. Şarlken, İslam Uygarlığının yüce bir şahidi olan bu muhteşem sarayın bir kısmını yıkmaktan çekinmeyerek yerine hiçbir özelliği olmayan bir bina yaptırmak istemişse de bu da yarıda kalmıştı.

Hacı İbrahim, kır atının üstünde bir gurur ve güvenle, ecdadının kanıyla yoğrulmuş Gırnata gibi yüzlerce yıl İslam güzelliğiyle aydınlanmış bir beldeye girerken bu manzarayı izleyenler bin yıl önceyi anımsıyorlardı.

Bu olağanüstü binanın mazideki ululukların koruyucusu salonları iki ay sürekli, eski Endülüs fatihlerinin ayak sesleriyle mutlu bir yaşam içinde yaşıyorlarmış gibi parlıyorlardı.

Tuat ordusunun büyük bir bölümü de İspanya’ya girmiş e artık iki milyonluk ordu İslam’ın kılıcının şakırtıları, her karış toprağında yatan ulu atalarının ruhlarını mutlu etmişti.

İspanyol ve İngiliz mühendisleri her ne kadar tüneli yıkmak için uğraşmışlarsa da girişimlerin hepsi boş çıkmıştı.

Donsanşer adındaki bir Portekiz denemesinde pek büyük bir ustalık göstermiş ve fakat bu da başarısız olmuştu.

Adam, tünelin Lus Palumas istihkâmının biraz doğusundan ve deniz seviyesinden 38 metre altından geçtiğini anlamış olduğundan kaya içinde tünel yönüne doğru bir delik açmış ve buradan 30 metre uzunluğunda 55 santimetre çapında ağzına kadar dolu bir topu ateşlemişse de kayanın devasa büyüklüğü bu patlamayı etkisiz kılarak tünel yıkılmaktan korunmuştu.

***

Son derece üzüntü ve korku içinde kalan İspanyollar, ülkelerini istila eden iki milyon Arap savaşçısının dönen kılıçları arasında can veriyorlardı.

Artık her ne olursa olsun diyerek sonuna kadar karşılığa karar verdiklerinden ötürü Sevil önünde toplandılar.

Her tarafta ardı ardına elde edilen başarılar, Sevil zaferiyle de taçlandı.

İslam ordusunun bir kısmı Cebel-i Tarık’a yöneldi.1704 tarihinden beri İngilizlerin eline geçen bu kale son zamanlarda ele geçirilmesi olanaksız bir duruma getirilmişti.

Denizden Viyaline Abrezkhan’dan gelen bir yolcu bu çıplak ve büyük kayada birçok fazlalıklar görerek bunların büyük çaplı toplan bulunduğu mazgallardı.

İngiliz Amiralinin, Cebel-i Tarık’ın bu sarp kayasına son derece güvenmesi kalenin düşmesine neden oldu.

Çünkü, ökçeli kunduralar ve alın elbiseler giyerek çantalarının ağırlığı altında ezilen Avrupa askerleri için saldırının olanaksızlığı, Arapların hafif elbiseli, çevik, yüksüz savaşçılar için geçiş kolaydı.

Saldırı kolları birkaç saatlik uğraşıdan sonra, sabahın saat yedisine doğru tırmanarak, kayanın tepesine çıktılar ve büyük İngiliz bayrağını indirdiler.

Cebel-i Tarık’ı savunan üç İngiliz alayı, kayanın güney sonundakine (Avrupa Burnu) hâkim istihkâma geri çekildilerse de Kasım ordusunun büyük bölümü tarafından izlenen Faslılar arkalarından kılıçlarla buraya girerek hepsini öldürdüler.

Cebel-i Tarık da ele geçirildi.

İki yüz yıldan beri usta politikacılara sahip olan İspanyolların başaramadıkları bir ele geçirme İslam savaşçılarına nasip olmuştu.

Ne garip rastlantı ki, İngiliz donanması Çanakkale ve Süveyş kanalında yok olurken Cebel-i Tarık da Müslümanların eline geçmişti.

Bu başarıdan sonra, yirmi iki İngiliz savaş gemisi Cebel-i Tarık’a gelerek intikam almak için istihkâmları ve kenti yakın mesafeden topa tuttularsa da İslam ordusu içindeki mülteciler içinde büyük çaplı kale toplarını kullanacak adamlar bulunduğundan verilen karşılıkla birçok zırhlı batırılmış ve İngilizler de dikiş tutturamayarak Malta’ya kaçmışlardı.

İslam ordusu, Sevil, Gırnata, Toledo ve diğer kentleri de ele geçiriyordu.

Yüz yıllardan beri sönmüş İslam ışığı ihya edilmiş, seçkin Arap kavminin yabancılara bağışlamanın ve irfanın kaynağı olan uygarlığın bahşettiği, kirli ellerle tahrip edilmekten kurtulan atalarının yadigârlarını sevinçle kucaklamışlardı.

Artık, hem İspanya’nın yarısı ele geçirilmişti. Fransa’ya yansıyan bu haberler olağanüstü heyecana neden olmuştu. Kuzeyden gelen bir kardeşlik kitlesi, güneyden ilerleyen kahredici güç üzüntü ve umutsuzluk içinde çırpınan halkı korkunç bir dehşete sokuyordu.

***

Sultan, Özel Birlik Ordusuyla Ovaz nehri kenarındaki Giz kentine ulaşmıştı.

Burada, İspanya istila ordusunun ardı ardına kazandığı başarıları öğrendi. İslam ordusuna duyurulan bu haber, savaşçılar arasında anlatılmaz bir sevinç yarattı.

Bu müjdeyi getiren bir Fransız sığınmacısıydı. Kentin öte kıyısında Vahhabiler tarafından rastlantıyla yakalanmış ve Ömer’e getirilmişti.

Genç Prens çadırını, Özel ordunun güneyinde Rimbunküvi’nin üstünde kurmuştu. Son günlerde sürekli birkaç yüz süvari ile ordunun önünde giderek Ovvane vadisinin son derece müstahkem olduğunu keşfetmişti.

Dolayısıyla, Paris’e girmek için batıya doğru gitmek gerekiyordu. Bir gün, bu kahraman yiğitlerin yürüyüşlerine engel olmak isteyen bir Fransız süvari alayın bütünüyle yok edilmişti.

İşte bu sırada yakalanan kaçak Ömer’in huzuruna çıkarıldığı zaman bir gazete uzattı. Bunda, galip gelen İslam ordusunun İspanya’daki peş peşe kazandığı zaferleri ve halkının umutsuzluk ve perişanlığı yazılıydı.

Bu adam, kırk yaşlarında, kırçıl, uçuk suratlı, kararmış elli, eski-püskü elbiseli biriydi.

Sultanın oğlu okuduktan sonra:

- Bunu bana niçin getirdin? Diye sordu.

- Sadakatimi göstermek için!

- Sadakatini ne ile kanıtlayacaksın?

- Hizmetimle!

- Sen kimsin?

- Fransalı bir anarşistim, insan toplumundan, Fransızlardan, yirmi yıllık ömrümüzü çalan askerlikten, bu zindandan nefret ediyorum.

- Ya!

- Evet kavimler, uluslar birbirinin kardeşidir; sınırlar boş laftır, bir tür tutsak kılmaktır, İslamiyet, bu sapkın batı dünyasını yerle bir etti. İnsan toplumu adıyla Avrupa’da kurulan adaletsizlik çarkını yıktı. Ben de İslam’la şereflenmek istiyorum.

- Sen vatanına inancın olmadığı halde İslamiyet’e nasıl iman edeceksin.

Kaçak, kendisini sorgulayan sevimli Arabın ağzından açık bir Fransızca konuşmayı duyunca şaşırmıştı; yanıt arayarak sustu.

- Adın nedir?

- Madem ki hizmetimi ret ve düşüncemin karşıtında düşünce sahibisin, o halde adımı öğrenip ne yapacaksın? Adım sana bir şey öğretmez. Yalnız şunu bil ki, bugün bu saat yaşamdan nasipsiz olanlar gibi benim de düşüncem “Tanrı ve Buyruk” tanımamaktır.

- Zavallı deli, hem bu düşüncede oluyorsun ve hem de İslamiyet’i kabul etmek istiyorsun! Değil mi? İslamiyet’te cenab-ı hakka insanlar pek çok şey borçludur.

- Evet, hakkın var; aldanıyorum. Ben ne İslam ve ne de Hristiyan olmak istiyorum. Yalnız size hizmet etmek amacıyla geldim.

- Nasıl hizmet?

- Bu benim sırrımdır.. yalnız Sultana söyleyebilirim.

Gözleri birden bire parlayan anarşist:

- Sakın sen O’nun oğlu olmayasın? Diye bağırdı.

- Bana soru sorma, yoksa seni parça parça ettiririm. O sır neymiş? Söyle!

Anarşist düşünür gibi durup bir saniye sustuktan sonra, gözlerini yere dikerek:

- Beni Sultanın yanına gönder, yalnız O’na söyleyeceğim. Dedi.

Bu sırada doktor Kadver içeri girmiş ve konuşmanın sonunu duymuştu.

Gülerek:

- Efendimiz, size bu adamın adını söyleyeyim mi? dedi.

- Sen bunu tanıyor musun?

- Hayır; fakat şu surata bak: adı Yuda’dır.

Prens, çadırın kapısında duran Araba işaret ederek:

- Bunun üstünü ara! Emrini verdi.

Üzerinde boş bir kese ve bir de divit bulundu.

Fakat, böyle bir Arap divitinin bir Avrupalının elinde bulunması garip bir şey olduğu halde buna kimse önem vermeyerek divit yine kendisine verildi.

Ömer:

- Sen eğitimli birine benziyorsun!

- Epey Hukuk eğitimi gördüm.

- Niçin insanlığa yardımcı olacak mesleğini ayaklar altına alıyorsun?

- Alıyorum.. gördüğüm eğitim branşı bana her yerde maddeyi gösterdi ve ruhun, birkaç bireyin buluşundan ibaret bulunduğunu kanıtladı. Kanımca ruh hayalperestliğin bir sonucudur başka bir şey değil.

- Aferin sana! Kadver bu açık sözlü adamı ne yapalım?

- Efendimiz, bizimkiler biraz aç.. fakat, bu serseri de pek zayıf.

Anarşist titredi.

- Beni öldürdüğünüze pişman olacaksınız.. beni Sultanın yanına götürmeden öldürmeniz sizin için büyük bir kayıp olacaktır.

Genç Prens biraz düşündükten sonra:

- Adam sende! Babama göndeririz. Kadver sen ne zaman döneceksin?

- Bu akşam vakit pek geç oldu.. yarın sabah erkenden giderim.

- Pekâlâ! Bunu da beraber götür. Şimdi bir yere kapatınız.

Ömer’in son hareketinden anarşist kurtulduğunu anlayarak buruşuk alnında birkaç damla ter parladı.
Kirli şapkasını yere kadar eğerek dışarı çıktı.

Prens, her gece ufku gözetlemek üzere çadırından çıkmayı alışkanlık ettiği için yine havaya bakarak ağzından bir şaşkınlık haykırışı çıktı.

Kadver yanına geldiğinde Ömer:

- Doğuya doğru hareket eden şu iki yıldıza bak! Dedi.

- Bunlar yıldız değil mi?

- Hayır; elektrik fenerleri.. orada bir tayyare var.. hemen Sait’in çadırına koş ve O’nu bana gönder.

Sait gelince, Ömer:

- Sait, şuradaki evi ve daha ötedeki diğer evi ve şu yöndeki ot yığınını görüyor musun?

- Görüyorum!

- Bunlardan her birine bir süvari gönder, bunları aynı anda yaksınlar!

- Efendimiz, üç büyük ateş yakacağız değil mi?

- Evet!

Bir saat sonra, yanan üç nokta bir üçgen oluşturmuştu. Ömer, kendi kendine söylendi:

- Bu kesin Maluel’dir. Bu iki ışık ona işaret ediyor. Zira gündüzleri bizi izleyen tayyareler gece olunca ışıklarını söndürüyorlar. Acaba, kararlaştırdığımız işareti anımsayacak mı? Yalnız bulunduğum bu noktada buluşmamız önemli bir fırsattır.

Gecenin karanlığı içinde iki feneri görünen tayyare birkaç saat kadar doğudan batıya doğru dolaşıp durdu.

Kuşkusuz inmeye çekiniyordu.

Ömer:

- Bunlara yakın diğer üç ateş daha yakılsın; süvarilerimizden hiçbir bu balona ne yaklaşsın ve ne de ateş etsin.. emrini verdi.

Sabahın saat ikisine doğru tayyare yavaş yavaş inmeye başladı. Prens, çadırının yanında diğer üç ateş daha yaktırmıştı.

Tayyare 500 metreye kadar inerek fenerleri söndürdü.

Kadver:

- Efendimiz, adınızı bağırsam nasıl olur?

- Hakkın var..

Sultanın doktoru Kadver yüksek sesle genç prensin adını söyledi. Velü balonu da yüz metreye kadar indi. 

Prens çadırından çıkarak balon yönüne doğru koşmaya başladı. Aralarında az bir mesafe kalınca yukarıdan bir ses:

- Dur! Diye bağırmakla beraber bir de doldurulan tüfek şakırtısı duyuldu.

Prens:

- Çahner! Diye seslendi.

Avcı Yüzbaşısı gülerek:

- Bu kez sesi tanıdım! Diye atılan ip merdiveninden inerken:

- İlerle! Dedi.

Birkaç saniye sonra, iki arkadaş birbirlerine sarıldılar.

- Ah, cesur dostum!

- Aziz Ömer’im!

Sizin olduğunuzdan emindim. Maluel nerede?

- Paris’te kaldı.

- Hemen siz olduğunuzu anladım.

- Ben ise, başlangıçta biraz kararsızdım. Bundan ötürü inmeye cesaret edemedim. O kadar vaktimiz yok; güneşin doğması yakındır.

- Ne var ne yok aziz Yüzbaşım?

- Sana bir tehlikeyi haber vereceğim.

- Zaten altı aydan beri her gün tehlike içinde değil miyim? Bir daha olsun, ne zararı var! Tehlike neymiş bakalım?

- Babanla senin başını getirenlere büyük para ödülü vaat edildi.

- Tehlike bu mu?

- Evet.. ne tuhaf kişiliğin var, hiç aldırış etmiyorsun!

- Gülüyorum; başlarımıza ne veriyorlar?

- Seninkine üç milyon, babana ise beş milyon..

- Aramızda iyi fark var. anlaşılıyor ki böyle bir girişime kalkışan büyükler, bize biçtikleri değerde yanlışa düşmüşler. Örneğin ben ölsem, sizin için tehlike son bulmaz.. fakat, babam öldürülürse..

- Görüyorsun ya, sen de itiraf ediyorsun: baban öldürülürse tehlike ortadan kalkacak.

- Sanmam. Artık iş bu kadar ilerledikten sonsa zafer kesindir.

- Bu zaferi gerçekleştirecek kim? Baban ve sen olmazsanız diğer reisler bir şey yapamazlar. Nezige, Ahmet bin Emin, Mau, Hacı İbrahim, Bin İmame, Şeyh Senusi ve diğerleri içinde Hacı İbrahim ve Şeyh Senusi’den değerlileri yoktur. Hacı İbrahim İspanya’da büyük başarılar elde ediyor. Düşün bir kere azizim, Paris’i almış olsanız ve senle baban da ölseniz bunlar, bu harabeler içinde ne yapabilirler?

- Ne yapabilirler? Kendi paylarına düşen yerlerde otururlar.

- Sana söyleyeyim: baban ve sen olmazsanız bunların başarı ışıkları altı ay sonra söner.

Bunun üzerine cebinden Guru Jurnal gazetesini çıkararak Ömer’e uzattı.

Ömer, gazetedeki büyük harfle yazılan bildiriyi okudu.

Bu anda, nehrin kenarında bir tüfek patladı.

Çahner:

- Senin zencilerin pek gönül okşayandır.. bak, güneşte doğmak üzere.. artık ayrılmak zorundayım.. benim de yerine getireceğim görevim var. dedi.

- Evet, biliyorum. Seninle Maluel’i kardeş gibi severim. Sizi tehlikeden kurtarmayı da pek arzu ediyorum.

- Seni ve babanı tehlikeden haberdar etmek ve kurtarmak Maluel ile benim de biricik arzumuzdur.
- Cesur Maluel’in elini benim için sık. Her ikinize de teşekkür ederim.

Birkaç dakika sonra balonun küpeştesinde eğilen Çahner:

- Bir söz daha söyleyeceğim! Diye bağırdı.

- Seni dinliyorum.

- Bugünden itibaren her gün gece yarısına doğru aynı şekilde üçgen bir ateş yak!

- Niçin?

- Çünkü, olası yakında sana kötü ve önemli haberler vereceğim.

- Peki, seni yeniden görmek için yakacağım. İyi ama bu önemli ve kötü haberleri niçin şimdi vermiyorsun?

- Bunlar henüz bilmediğim gizlerdir.

- Dur, azıcık bekle.. sözümü iyi dinle: Paris’i ele geçirdiğimiz zaman şayet sen balonunla kaçamazsan, Şose Danten’e git. Numarayı anımsıyorsun değil mi?

- Sanırım: 34 değil mi? Sen de üçgen ateşini unutma!

- İnşallah..

Birkaç dakika sonra, Velü tayyaresi güney yönünde gözden kayboldu.

Birkaç saat sonra sabah olmuş ve güneş de yükselmeye başlamıştı.

Ömer, gazeteyi yeniden okudu. Aklına dünkü olay geldi. Anarşistin bu nedenle gelmiş olduğuna karar verdi. Anlağında, işi büyüttü. Bu kötü bakışlı,  uğursuz suratlı adamın her şeyi yapmak olasılığı vardı.

Çadırından çıkarak:

- Sait! Diye seslendi.

Sudanlı geldi.

- Kadver gitti mi?

- Evet..

- Ne zaman?

- Şafakla beraber..

- Orduya ulaştı mı acaba?

- Olmadıysa da yaklaştı..

- Yalnız mıydı?

- Hayır, dünkü adam da beraber. Ali ile Salih’i de kattım.

- Pek iyi yaptın.. hemen atına binip dört nal gideceksin..

- Baş üstüne..

- Kadver’e yetişeceksin..

- Baş üstüne..

- Dünkü yabancıyı babamın yanına sokmamasını söyleyip ben gelinceye kadar O’nu bir yere kapatsın.

- Anladım.

Bir zenci Sudanlının atını getirdi.

Genç Prens düşüncesini değiştirdi.

- Hayır, kendim gideceğim.. dedi.

Genç Prens hemen atına bindi. Hazır bulunan on iki kadar Vahhabi atlarına sıçrayarak tozu dumana kattılar.

Bu sırada Kadver ordugâha ulaşmıştı. Yolda anarşistle yalnız birkaç söz konuşmuşlardı.

Bunun cinsini, doğasını, kişiliğini öğrenmek istediyse de adam hiç oralara yanaşmamıştı.

- Ben bizzat Sultanla konuşmak isterim..

- Bu sırra karşılık kendisinden bir ödül isteyeceksin?

- Evet..

- Para mı?

- Hayır.

İşte doktorun öğrendiği bundan ibaretti. 

Kadver son derece bir üzüntüde kaldığından ordugâha ulaşır ulaşmaz konuyu Sultana anlattı.
Birkaç saniye sonra anarşist Ebu Muhammed’in çadırına götürüldü.

Salih ve Ali adındaki iki Tuareg yanından ayrılmadı.

Adam eğilerek çadıra girdi.

Fakat, muhafızlardan biri bu serserinin, istila ordusu komutanına karşı gereken saygıda bulunmadığını görerek onu ensesinden tutarak iyice eğilerek saygıda bulunmak zorunda bıraktı.
Ebu Muhammed, çadırın bir köşesinde oturuyordu.

Serseriye:

- Söyle ve çabuk ol! Dedi.

- Sana yapacağım hizmetimi öğrendiğin zaman değerimi anlayacaksın.

- Boş sözlerle vakit geçirme, amacını çabuk söyle.

- Sana söyleyeceğim iki şey var: erzakın yok.

- Ne biliyorsun?

- Paris’te biliyorlar.

- Sen oradan mı geliyorsun?

- Evet..

Sultan, bu alçak adama hor gören bir bakış atarak:

- Galiba bana erzak sunacaksın? Dedi.

- Evet, nerede erzak bulunacağını biliyorum ve sana kılavuzluk edeceğim.

- Nasıl biliyorsun?

- Çünkü, erzak ve hayvan sürüleriyle dolu bir noktadan geçtim.

- Fransızların Kala müstahkeminde erzak olduğunu ben de biliyorum; bunu mu söylemek istiyorsun?

- Hayır, Kala müstahkemini ele geçirerek elde edeceğin o erzakı söylemiyorum. Bu anda, o kadar savunulmayan bir noktada oldukça fazla erzak vardır.

- Buradan uzak mı?

- Hayır, tersine pek yakın.. biraz acele edersen bunları baskınla da ele geçirirsin. Dedi.

Gerçekte, yavaş yavaş etkisini göstermeye başlayan erzaksızlık kötü sonuçlar doğuracaktı. Görece dar bir sahada ilerleyen bu milyonlarca savaşçıyı beslemek, gereksinimlerini karşılamak en önde gelen bir konuydu dolayısıyla, bu serserinin önerisi bu bakış açısından pek önemli bulunuyordu.
Ebu Muhammed, serserinin yüzüne gözlerini dikerek:

- Söylediklerinin doğru olduğunu neyle kanıtlayacaksın? Diye sordu.

- Yaşamım, doğruluğuma kefildir. Sana kılavuzluk ederek söylediğim erzakı ele geçirmedikçe yanından ayrılmayacağım.

- Sonra yanımdan ayrılacaksın öyle mi? Nereye gideceksin?

- Paris’e gideceğim. Orda yapacak ikinci bir görevim var.

- Bu görev nedir?

- Onu söylemeden önce, izin verin ilk hizmetimin ödülünü isteyeyim.

- Bir ödül mü? Doktorumun söylediğine göre sen Avrupalılardan nefret ettiğin için bana gelmişsin.

- Doğru, fakat eksiktir; ben yalnız değilim: güçlü bir örgütün düşüncesini anlatmakla görevliyim. Ben, o örgüt tarafından gönderildiğim için onun adına konuşuyorum.

- Vatansızlar örgütü değil mi?

- Hayır, tersine kutsal bir vatanımız var; sana hizmet etmek istememiz onu bize bağışlamanız içindir.

- Dün bunları Ömer’e söylememişsin; vatanın neresidir?

- Kudüs’ü Şerif.

Kadver yavaş sesle:

- Zaten ben bundan emindim.. dedi.

Sultan:

- Çabuk söyle, öteki görevin nedir? diye sordu.

- İki vaadimi de gerçekleştirirsem Kudüs’ü bize verecek misin?

- Evet..

- Bütün Filistin bölgesiyle beraber mi?

- Evet.

- Mühürlü bir kâğıt verecek misin?

- Sözümden kuşku mu ediyorsun?

- Hayır, ancak, aradaki Filistin’de adamların nasıl bildireceksin?

- Pekâlâ, kâğıt da vereceğim.

- Elinle imzalayacaksın değil mi?

- Peki öyle olsun.. ikinci görevin nedir? Kudüs’ü bu ikinci görevi de birinci gibi yerine getirmen koşuluyla vereceğim.

- Ben de böyle anlıyorum; dinle: amacına ulaşmak üzeresin; fakat düşmanlarının en tehlikelisi henüz yenilmedi.

- Biliyorum; Fransızlar uzun zamandan beri hazırlanıyorlar.

- Komutanları da oldukça zeki bir adamdır; asıl savunmanın ruhu O’dur. Fransızlar, kendilerine komuta edenlerin ustalığıyla bağlantılı olarak bir cesaret, direnç gösterirler.

- Bu felsefeleri bırak da sadede gel!

- Bu anda Mareşal Dark adında güç sahibi bir komutanın yönetimi altındalar, Fransızları bir arada tutan O’dur. Sen Paris’in önüne geldiğin zaman bu adamı öldürmek zaferini büyük ölçüde kolaylaştıracaktır.

- Doğru.. bu öldürme eylemini siz mi gerçekleştireceksiniz?

- Evet..

- Ya, demek ele geçmeden bir devlet başkanını öldürme gücüne sahipsin öyle mi?

- Evet..

Bu yanıtın ardından bir sessizlik çöktü. Çadırın yanında at nalları gürültüsü duyuldu. Perde kalkarak Ömer içeri girdi. Üstü başı toz toprak içindeydi.

- Baba, sana söyleyecek önemli ve acil bir şey var. dedi.

Pek geniş olan çadır büyük bir halı ile iki bölüme ayrılmıştı. Sultan ile oğlu ikinci bölüme geçtiler; buraya doktor Kadver’den başka girmek kimsenin haddi değildi.

Genç Prens:

- Gel Kadver! Dedi.

Çahner’in verdiği Guru Jurnal gazetesini açarak bildiriyi babasına gösterdi.

Son derece kendinden emin olan Ebu Muhammed buna omuzunu silkerek yanıt verdi.
Prens:

- Sanırım, şimdi sen de benimle aynı düşüncedesin. Şurada adi..

- Adi mi diyorsun? Bak, o bana ne öneriyor…

Sultan işi oğluna anlattı.

- Baba ne yanıt verdiğini sormama izin verir misin?

- Diğer öneriyi de sen içeri girdiğin zaman söylemişti. Fakat, ben iğrenç bir şey. Şu herif pek iğrenç bir adamdır; kim bilir, belki cenab-ı hakkın zaferimizi elde etmemiz için yolumuza çıkardığı bir araçtır.

Ömer, yanıt vermeksizin başını salladı.

Sultan sözüne devam etti:

- Yine de bu cinayet nefretimi doğuruyor; bunu itiraf ediyorum. Savaşmak, öldürmek ve yıkmak ise de bir adamı arkadan katletmek değildir.

- Baba, ben de bu düşüncedeyim.

- Ben de deminden böyle diyordum; fakat, gösterdiğin gazete kanıtlıyor ki, uygar Avrupalılar, bizi katletmeyi öneriyorlar. Dolayısıyla ben de düşüncemi değiştiriyorum.

- Bu haydudun önerisini kabul mü edeceksin?

- Evet.. durum onu gerektiriyor. Yine de oğlum, sen de duygularını, düşüncelerini söyle.

- Duygularımı, sezgilerimi söyleyeyim: bu adamın buraya gelişi, Paris’te yapacağı bir cinayet önerisi için değil, burada bir cinayet gerçekleştirmek içindir.

- Beş milyon frangı kazanmak için.. gazeteyi gösterdiğin zaman bu düşünce de aklıma gelmedi değil..
Kadver, bir parmağını ağzına götürerek yavaşça:

- Galiba, aynı zamanda her iki tarafa da hizmet etmek istiyor..

- Amacın ne? Ne demek istiyorsun?

- Senden Kudüs’ü Musevilere bağışladığın fermanı alınca beş milyon franga kavuşacak ve bu parayla da Musevi örgütü Filistin’deki araziyi satın alacaktır.

- Ya!

Ömer:

- İyi ama, herif burada bir cinayet işledikten sonra nasıl kaçabilir?

- Yapacağı cinayeti açıktan açığa yapmaz, dolaylı yapar.

Sultan düşünmeye başladı.

- Evet.. deminden ‘Araca Sahibim’ demişti.

Bunun ardından yeniden bir sessizlik oldu.

Kadver yavaş sesle:

- Efendimiz, yapacağım şeye izin verirler mi? dedi.

- Yap Kadver!

Doktor, perdeyi kaldırarak serserinin olduğu tarafa geçti. Önce sanki bir şey arıyormuş gibi dolaştı. Sonra haydutla konuşta ve elinde, dünkü gördükleri divit olduğu halde içeri girdi.

- Ben kararımı verdim.. efendimiz bu diviti alırken caninin gözlerindeki endişeyi, ellerinin titremesini görmüş olaydın, tıpkı benim gibi karar verirdin.

Ömer, diviti almak üzere ilerleyerek:

- Düşünceni açıkla! Dedi.

Diviti büyük bir özenle ucundan tutan doktor:

- Dikkat et.. ya ben aldanıyorum, ya bu divit caninin adam öldürmek için kullanacağı araçlardan biridir. Dün buna önem vermemiştim. Fakat, bugün inceleyici bir tavırla hareket etmeliyiz. İzin ver bunu kontrol edeyim. Diyerek görüşünü belirtti.

Diviti bir sedef masa üzerine koydu. Burnunun üstünde gözlüğünü düzeltti ve kontrole başladı.

Ömer:

- Ben de gidip herifin hiçbir hareketini gözden kaçırmamak için emir vereyim.. dedi.

Dışarı çıkıp yeniden geldi.

- Kadver’in hakkı var.. herifin beti benzi atmış; kesinlikle kuşkularımızı anlamış olmadı.

Doktor kendi kendine:

- Dışarıdan bir şey gözükmüyor. Mürekkebe bakalım. Diye söylendi. 

Hokkayı açtı. Mürekkebi bir parça kâğıda batırdı, baktı, kokladı yere attı.

- Sıradan mürekkep.. zehir bunda değil.. gerçekten analiz ile anlaşılacak bir şey. Bir de kalemdana bakalım..

Hokkaya lehimlenmiş kalemdanın kapağını sakınarak açtı ve içinde bakır bir kalem çıkardı.

- Görünüşte bunda da bir olağanüstülük yok.. ancak, içi boş olması gerektiği halde pek ağır; dolu ise pek hafif.

Kalemi elinde tarttı.. birden bire ayağa kalkarak:

- Buldum.. fakat, lütfen açıkta durunuz..

Genç Prens:

- Bir patlamadan mı korkuyorsunuz? Dedi.

- Hayır; bunun içindeki patlayıcı madde o kadar şiddetli olsa bile az bir ölçüde olduğundan o kadar büyük bir etki yaratmaz. Gerçekte, en fazla kullanacak adamın elini veya kolunu götürebilir. Tehlikeli bir zehir olması daha mantıklı bir olasılıktır. Bakınız, vidalı.

Beceriksizlikten ötürü bir felakete neden olmamak için çadırın bir köşesine çekildi.

Vidası açılan kalem, bir patlayıcı haznesi şeklini gösterdi. İhtiyar doktor şaşırdı.

- Ne tuhaf şey! Bir kalemin içine mermi haznesi yapmak kimin aklına gelir. dedi.

Kalemi sağ elinde tutuyordu. Ansızın sıçradı, sanki bir engerek yılanı ısırmış gibi sol elini şiddetle çekti.

- Şansım varmış.. az kaldı mermi vücuduma saplanıyordu.

Ömer, yaklaşarak:

- Bir mermi mi dediniz?

- Evet efendimiz, oldukça küçük bir mermi.. şimdi size göstereceğim, zira bornozun beyazlığı üstünde pek iyi görünüyor. Fakat, buraya eliniz sürmeyiniz. Sonunda ucuna az bir basınç yapmakla mermi fırlıyor.

- Sen ne gördün?

- Bu ince borunun dibinde bulunan sıkıştırılmış bir gazdan yapılmış oldukça hafif bir beyaz duman.. mermiye gelince.. 

Her üçü yaklaştılar. Bornozun beyaz yünün ortasında mavimsi ve bir toplu iğne büyüklüğünde dört sivri uçlu bir demir tozu gibi bir şey görünüyordu.

- Bu tuhaf merminin pek şiddetli bir zehre batırılmış olduğunu anlamak için büyücü olmaya gerek yok. Hatta bu boruda belki yüzlerce böyle mermiler vardı.

- Cani bunların nasıl kullanacaktı acaba?

- Bundan kolay bir şey olamaz: gördünüz ya hepsi bir ses çıkarmadan, dikkatleri çekmeden mermi atılıyor.

- Mermi, yüze veya ele rastladığı zaman hissedilmez mi?

- Bunu cilt üzerine atmaya gerek yok. Bir bornoza veya bir hırkaya yirmi kadar mermi atmak yeterlidir. Günün bir vaktinde ayrımında olmaksızın bunlardan biri ele batar, onların arzuları budur. Çünkü katil bu şekilde kaçmayı başarır; vakit kazanır. Caninin hakkı varmış: silahı, ölüm aracı pek güzelmiş. Bu yeni model tabanca insanı kesinlikle öldürür. İş kaldı şimdi etkisini görmeye..

- Evet, şimdi bunun da etkisini görelim. Serserinin deminden elimden imzalı bir kâğıt almak konusundaki direnişinin nedenini şimdi anlıyorum. Bu: kalemini bana uzatarak iğrenç amacını gerçekleştirme eylemi için bir fırsat yakalayacaktı.

Sultan çadırın diğer kısmına geçtiği zaman serseri Musevi mor kesildi. Kuşkusuz Türkçe bildiğinden öte tarafta söylenilen sözleri duymuştu.

- Haydi Kadver dene bakalım!

Doktor, oldukça sakin bir sesle:

- Onu ayağa kaldırınız.. dedi.

İki Tuareg Yahudi’yi ayağa kaldırdılar.

Caninin dişleri birbirine çarpıyor, gözleri yerinden fırlayacak derecede büyüyerek yüzüne yaklaştırılan katil araçla karşı karşıya kaldı.

Kadver, kalemin dibine basınca bir mermi, serserinin yüzüne battı. Bir saniye geçti: hiçbir işaret görünmedi.

Cani, boğuk bir sesle:

- Merhamet! Dedi.

Sonra iki mermi daha herifin derisine yapıştı.

Kadver:

- İş tıpkı düşündüğüm gibi.. caninin kaçışına vakit kalmak için etki hemen görülmüyor. Bu yapışkanlı, sümüksü bir yerde etki daha çabuk olacak.

Kısa bir emir verdi. Tuaregler’den biri ağzını açarak dilini yakalayıp çıkardı.

İki mermi de buna atıldı.

Sonra, doktor büyük bir dikkatle boruyu vidalayıp bir kutuya koydu ve cebine indirdi.

Aradan bir çeyrek saat geçer geçmez, serseri, kendini sıkı sık tutan güçlü eller arasında bir saniye kadar debelenerek ölü gibi yere yığıldı. Göğsü şiddetle inip kalkmaya başladı. Ağzından bir köpük çıktı. Yüzü korkun bir şekil aldı.

Birden bire ayağa kalktı: gücü arttığından korumaların elinden az kaldı kaçacaktı.

Kadver:

- Caniyi bağlayınız! Diye bağırdı.

Bağlanınca yere yuvarlandı. Dili sarkmış ve gözleri fırlamıştı. Sonra, ulumaya başladı. Biraz sonra ulumalar şiddetli kahkahalara döndü.

Kadver, Sultana:

- Bunun ne olduğunu biliyorum; bir Hint zehridir. Var olan zehirlerin en müthişi olan ‘Kıvay’dır. Kenevirden çıkarılır.. dedi.

- Öldürür mü?

- Evet.. fakat önce şiddetli acılara, ağrılara yol açar.

- Gördüğüm yeter. Caniyi dışarı atın.. kıvrana kıvrana gebersin.. Ömer, sen de emir ver: artık tutsak sınırlarından kimseyi içeri bırakmasınlar, bu deneyim yeterli..

Tuaregler cildi morarmaya başlayan Yahudiyi dışarı çıkardılar.

Ebu Muhammed:

- Yahudinin yakında birikmiş erzak bulunduğuna ilişkin verdiği bilgi doğru olsa gerek. Çünkü, bize kılavuzluk edeceğini ve bunların elimize geçmesinin ardından gideceğini söylemişti. Dedi.

- Baba, ben de öyle sanırım. gece gönderdiğim kâşiflerin raporları bunu doğruluyor.

Sen Kenten’de halk geceleri elektrik ışıkları altında istihkâm yapımında çalışıyorlarmış.

- Bitirmelerine vakit bırakmayalım.. bu geceyi ben orada geçirmek isterim. Süvarilerini topla, kaçakların sürüleri de beraber götürmelerin engel ol..

Gecenin saat altısında Sultanın emri yerine getirildi. Erzakla dolu yakında bir kent bulunması, ordunun gözünü dört açmış olduğundan saldırı başladı.

Kent ele geçirildi.

Ömer, bütün ordunun altı milyon savaşçının bir yerde toplanmasındaki sakıncayı bildiği için her birine uygun noktalar belirleyerek buradaki erzakı göndermek için gerekli önlemleri aldı.

Mareşalin umduğu olmamıştı.

Civarda birçok koyun ve inek sürülerine rastlayarak bunlara da el konuldu.

Emin, Buve, Ker, Suvasun, Lur, Rayms, Kumpiyen, Mongalon alındı ve 180 adet seri ateşli top ele geçirildi.

Ardından, Kareyi, Amevaluva ile Ork nehir arasındaki bölge de işgal olundu.

Öte tarafta, ikinci ha istihkâmına kadarki bölge yardımcı tabyadan yoksundu.

Nantuvi ve Lizi,  Demmarten ve Kale aralarındaki bölgelerin toplamı harekete elverişli olmakla beraber sol tarafı da Marn mevkiiyle korunurdu.

Fakat bunun için de cesur ve çalışkan bir ordu gerekti. Ömer, Manbututular, Sudanlılar ve Senusilerden oluşan 55 bin kişiyle bunlara katılan 18 bin Vahhabiden bir ordu ile Villa-Kontura üzerine atıldı.

Burası kanlı bir savaştan sonra ele geçirildi. Genç Prens askerlerini uygun yerlere yerleştirerek dolaşırken güzel bir yazlığa rastladı. Bu; Villasentan’dı. Ertesi günkü saldırı noktasını seçmek için ileri gitti.


<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 05.03.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman

Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı