12 Mart 2018 Pazartesi

SA5783/KY1-CÇ476: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman IV-4

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Dördüncü Bölüm
-4-

Fransa’nın Toplumsal Durumu ve Ahlakı- Alkolik- Para Gücü- Yabancı Alaylar- Kassungu Ve Fili- Bir Top Sesi- Eliza Sarayında Son Toplantı- Mühendis Kutye’nin Zehirli Gazı- Çahner’in Aracılığı-  Mermi Etkisine Karşı Güçlü Bir Keçe Deneyimi- Bilginler Kurulu Kamyel Filamariyon- Bildiri- Eskal Fabrikasında- Velü’nün Bir Ay Keşif Yolculuğu- İspanya’ya Çıkan Arap Ordusunun Fransa’ya Girişi- Kuzeye Doğru İlerlemesi

Avustralya ve güney Amerika’nın geniş ovalarında, yılın bazı zamanlarında ortaya çıkan ve ‘Tornado’ adı verilen müthiş fırtınayı gören gezginler: olduğundan fazla dev boyutlara gelen nehirlerin köklerinden sökülen binlerce ağaçları sürüklediklerini, sürüklenen bu ağaçların yarattığı adacıklar üzerinde birçok ürken hayvanların da bulunduğu az görülen olaylardan olmadığını bildirirler.

Dağ keçileriyle kaplanlar, Amerika kaplanlarıyla ceylanlar müthiş akıntının ortasında yan yana sürüklenirler.. yırtıcı hayvanlar, sakin ve zararsız komşularına saldırmayı düşünmezler.

Ortak tehlike, bir gün için hepsini içgüdülerinin sevkiyle barışırlar. İşte, istila ordusunun Paris istihkâmlarına ulaştığı zaman, merkez uygarlık olan bu kentte toplanan altı milyon halk da aynı durumdaydı.

Artık ne zengin ve ne de yoksul vardı. Birçok yoksul köprülerin altında aç yatarken beş liraya bir lokantada yemek yiyen adamlar görünmüyordu. Amerika’dan getirtilen erzak yönetim tarafından her bireye pay ediliyordu. Artık yersiz-yurtsuz vatansızlar da kalmamıştı. Zenginler, konaklarındaki fazla odalarını biçarelere ayırmışlardı.

Hırsız, yankesici gibi tanımlamalar kaybolup geçmiş dönem kapanmıştı.

Mareşal, alkolü kökünden yasaklamıştı. Her kötülüğü doğuran bu pislik bir kere yasaklandıktan sonra ne cinayet ve de hırsızlık kalmıştı. Polisin de varlığı, hazırdaki durumdan dolayı gereksiz sayılıp kaldırıldı.

Bu dönemde en fazla dikkati çeken şey: para denilen zalim bir madenin öneminin kaybolmasıydı.
Dünyanın egemeni olan paranın Paris’te görece bir saygınlığı kalmıştı ve öncesi muhteşem olan bu da temelli yok olmuştu.

Piyasada artık masal hükmüne geçmişti.

Herkes kendi sanısınca İslam zaferinin Hristiyanların tutsaklığına neden olacağını düşünerek kurtulmaya çalışıyorlardı.

Kalplerde büyük bir korku var olup bu sükûnet, hep gelecek endişesinden kaynaklanıyordu.

İşte bu şekilde, Ekonomi bilginlerinin öteden beri uyarıcı görüşlerini sundukları bir önemli sorun da çözülmüştü.

Bu bilginler, rakamları asıl kabul ederek, bütün Fransız altınlarının 1940 yılında birkaç elde kalacağını göstermişlerdi.

Bu şekilde, Fransa’yı Almanya ve İngiltere’nin yararına yoksullaştırmak gerekirse birkaç Parisli milyarderin Londra ve Berlin’e gitmesi yeterliydi.

Kırk milyon Fransız’ı birkaç zenginin elinde tutsak bırakacak zalim gelecekte çaresiz kalmamak için iktisatçılar hayli uğraşmışlar ve bir bölümü: varlığı sınırlayacak bir yasa konmasını; diğer bir kısmı da: bunların paralarının bölünmesini önermişlerdi.

Fakat her iki bölüm de: karaborsacılık, tefecilik, gaspçılık şekliyle elde edilerek gittikçe artan bu servetin ele geçmesi olası olmayacağını ve bu adamların elinden bir şeyi alamayarak yalnız ülkeden çıkarılabileceklerini biliyorlardı.

 Kırk yıldan beri hükümet memurunun sayısı on kat artmıştı. Bir zaman sonra, hükümetin bütün varlığının memur maaşına karşılık olacağını düşünüyorlardı.

Diğer Avrupa hükümetleri de hemen aynı durumdaydı. Hatta bunlardan: İtalya, Portekiz, İspanya ve Yunanistan birkaç kere iflas bile etmişlerdi.

***

Paris müstahkem ordugâhının epeyce büyütülmüş olması, yeni müstahkem surun eskisinden 80 kilometre ileri götürülmüştü. Bundan dolayı top sesleri başkentte duyuluyordu.

Gerçekte, istika ordusu yaklaştıkça kente sığınan kaçakların öyküleri herkesin, zaten yalnız adsal olarak var olan maneviyatlarını kırmıştı. Çünkü kuzey ve güneyden ilerleyerek Paris’i kuvvetle sıkıp ezecek sekiz milyonluk bir savaşçı güç, önüne çıkan her engeli yakıp yıktığı için son kurtuluş sığınağı olan Paris’in ancak birkaç günlük ömrü kaldığı artık kanıtlanmıştı.

Eli silah tutanların bütünü asker olduğundan yabancılar dahi asker ediliyordu. Bunlardan bir kol ordu kurularak istihkâmların savunmasına ayrıldı.

Her kişi, kendi ulusunun giysisini koruduğu için bu kolordunun manzarası pek tuhaftı. 

Bunlardan oluşan alaylara, Fransız Albayları komuta edip, kolorduya da Mareşal, General Marşati’yi atadı.

Bu karışık orduda yalnız İngilizlerden kimse yoktu.

Gazetesine haber vermek umuduyla Paris’te kalan Times Gazetesinin bir muhabiri, İngilizlere karşı besledikleri nefretin etkisiyle ayaklanan halk tarafından az kaldı Sen nehrine atılıyordu.

Kuzeyde Kumpiye’nin güneyinde İspanyadan geçen savaşçılar tarafından Orlan’ın ele geçirilmesi Paris’te duyulunca artık kurtuluş umudu sönmeye yüz tuttu.

Halk, Mareşalin planını bildiklerinden ötürü güvenleri bunaydı. Fakat, İslam ordusunun son hareketi bu planı suya düşürünce endişeli bir korku yürekleri kapladı. 

Bu sırada Suvasun ’un da düştüğü duyuldu. Burası, Laferlaivk- Rayms müstahkem ordugâhının en önemli bir noktasıydı.

Bu zavallı kentin bir şanssızlıkla tutsaklığı gerçekleşiyordu. Çünkü, önceden de 1844’de Baluheri Napolyon’un izlemesinden kurtarmış ve yakılmıştı.

Saldırı pek dehşetli oldu. gece pek sisli olduğundan Araplar kolaylıkla yaklaşarak süngü saldırısıyla kenti ele geçirmişlerdi.

Monsenyör Dagler adındaki piskopos kutsal giysisi üzerinde olduğu halde siyah elbiseli papazları yanına alıp kente zencilerin girişi sırasında büyük kiliseden çıkmıştı.

Amacı, fedakârlığını göstermek silahlı halkı teşvik etmek e haçın hilale üstünlüğünü göstermek idi. Bu hali görenler kendisine acımışlar ve “Zavallı Piskopos!” diye düşüncelerini belirterek Paris’e doğru kaçmışlardı.

Kente ilk giren savaşçılar, bu ak saçlı adamın sürüklediği ruhban alayını gördükleri zaman şaşırmışlardı.

Birden bire, caddenin köşesinden Kassunku meydana çıktı.

Zırhlı fil bütün heybetiyle yürüyordu. Çevresinde pehlivan vücutlu birçok kahramanlar reislerinin bir işareti üzerine dünyayı yıkacaklarmış gibi ilerliyorlardı.

Bunlar, Elbernyanza gölü yakınındaki halktan seçilmiş güzide askerler olup korkunç kılıçlarıyla diğerlerinden ayrımsanıyordu.

Bu iki adam, biri İslam Reisi, diğeri başpapaz olan bu iki kişi bir süre sessizlik içinde durup birbirlerine baktılar. 

Birden bire rahip İslam bayrağının üzerine atılmak istedi. Artık amacı anlaşılmıştı.

Kassungu:

- Şeytan! Diye bağırarak tüfeğini rahibe çevirdi..

Bir kurşun, piskoposun alnını delerek yere serdi.

Suvasun pek kahramanca savunuluyordu. Kentin henüz yarısı ele geçirilmişti.

Çoluk-çocuk ve kadınlardan kaçamayanlar büyük bir fabrikaya sığınmışlardı.

Altmış yedinci alaydan bir tabur burasını savunuyordu.

Ertesi günü öğleye doğru istila ordusu bütünüyle kenti elde etmişti.

Ordu burada bir gün dinlenerek yeniden düzeni sağladıktan sonra ilerlemeye başladı.

Fakat, mevkii müstahkem komutanı General Gumbulet Lein’den büyük bir kuvvetle gelmiş ve savaşçıların yürüyüşüne engel olacak 17 kilometrelik bir sur ortaya çıkmıştı.

Bu sur: Pinun ile Bren arasında bulunup Veyi kentiyle Sele nehrini içine almıştı.

Bu kısmen de eski Şavinyun istihkâmlarına dayanıyordu. Her taraftan koşan 40 bin gönüllü işçi, ikinci kolordu kıtalarının Şiver ve Marjivel sırtlarında mevzilendikleri sırada, elektrik ışıkları altında toprak taşınmasını tamamlamaya çalışıyorlardı.

Fakat, bu sırada, İlâyı Kelimetullah için koşan savaşçılarının karşı koyulamaz darbeleriyle yıkıldı. Göçtü.

General Gumbulet, elinde kalan kırık dökük birkaç bin askerle kaçacak vakit buldu.

***

Mareşal Dark, Milli Savunma Kuruluyla Elize sarayında görüşürken General Gumbulet bu felaket haberini telefonla bildirdi.

Mareşal ayağa kalktı. Beyaz sakalı üzüntü ve öfkeden titriyordu.

- Efendiler, geçir düzenlemelerimiz, hazırlıklarımız henüz tamam değilse de zorunlu olarak son çareye başvurmamız gerekiyor. Planımız alt üst oldu. bir iki güne kadar istila ordusu Paris istihkamlarına atılmak üzere bulunuyor. Halkın heyecan ve korkusu sona geldi. Yapacağımız son bir şey var ise o da: her ne olursa olsun diyerek bütün gücümüzle düşmana atılmak ve göğüs göğse kahramanca bir savaş vermektir. Dedi.

Devrin en aydın, en bilgin cerrahlarından Doktor Buvafen:

- Orduda şiddetli tifo salgını var. Dolayısıyla böyle bir savaş yıkılışı genişletmekten başak bir sonuç doğurmaz, itirazını belirtti.

Tıp fakültesinin en güçlü üyelerinden olan Doktor Bar:

- Biz, kolera ve veba aşısıyla herkesi aşıladıksa da önem vermediğimiz tifo aşısını öteledik, dedi.
Mareşal:

- O halde ne yapmalı? Mösyö Kutye, sizin zehirli gaza başvurmaktan başka bir çare kalmadı.
Bütün kurul üyeleri ayağa kalktılar..

İhtiyar bilgin:

- Henüz bizim de deneylerimiz başarıyla sonuçlanmadı. Fakat yakında hazırlanabilir.

- Bize bunlara ilişkin bilgi verir misiniz? Hangi araçla gazı salacaksınız?

- Deneylerimizin başarıyla sonuçlanmasının ardından 345 balon havadan istila ordusuna salmak için hazırdır. Bu balonlardan her biri atık ve altı tayfa hesaba katıldığı halde alüminyumdan 170 boruyu içermektedir ki bu borular 850 hava basıncıyla serbestleyince 280 bin metre küp bir yer işgal edecek gazı içerecektir.

Doktor Bar:

- Gaz, böyle bir basınçla sıvılaşmaz mı?

- Hayır, işte gazın en önemli özelliği budur. Bu ölçüde gazla her balon 14 hektarlık bir hava bölümünü zehirler. Eğer bu sayıyı 346 balon sayısıyla çarparsak 4844 hektarlık bir bölgeyi zehirleyebiliriz ki bu da 48,5 kilometre uzunluğunda ve bir kilometre genişliğinde bir dikdörtgen veya yedi kilometre boyutunda bir kare oluşturur. Havadan bir sıvı gibi dökülür ve soğuk hava basıncı bunu şiddetle iterek düşüşünü genişlettirir.

Kollarını kavuşturarak ayakta duran Çahner söze karışarak:

- Ben bunu pek zor ve karışık buluyorum. Dedi.

Bunun üzerine kurulda bir sessizlik oldu.

General Gussar sordu:

- Balonlar, gazları kaç metre yüksekten dökecekler?

- 300 metreden.. daha yüksekten olamaz.

- Öyle ise, Araplar ellerinde güzel silahlar bulundurduğundan bunları delik deşik edeceklerdir.

- Ben bunu da düşünerek baloların teknelerini zırhla kaplatıyordum.

- Bu zırh ağır değil mi?

- Hayır; bu, Alman ordusunda asker için kabul edilen keçe zırhıdır. Kurşuna karşı bütünüyle dirençlidir.

- Bir sorun daha var gibi bu da çok önemlidir. Rüzgâr bu girişimi engellemez mi?

- Evet, tehlikeli bir düşman.. istila ordusuna dökülen gazlar rüzgârla Paris’e gelirse hapı yuttuk.
Mareşal düşünmeye başladı.

Sonra, kurulun yaşlı bir üyesine döndü:

- Muhterem Rektör, bu konudaki düşünceniz nedir? diye sordu.

Rektör, Avrupa’nın en birinci meteoroloğu olmakla tanınan Kamyel Filamariyon’du.

- Hava bilimi o kadar ilerlemedi. Gerçi her yerde var olan rasathanelerden barometrelerin gösterdiği bir fırtına geleceğini telgrafla öğrenebilirsek de bugün telgraflar düzenli gelmiyor. Hâlbuki, bir fırtına değil 8: 10 metre hızındaki bir rüzgâr bile girişime engeldir.

Kutye:

- Ne yazık ki.. bu söz çok doğrudur; en sıradan ve hafif bir rüzgâr zehirli bulutları Paris’e sokabilir.

- Hazırlıklarınız kaç güne kadar tamamlanabilir?

- Üç güne kadar.

- Şimdi, hava pek güzeldir; inşallah, işe kalkıştığımız günde de aynı güzel hava sürer. Yarın yine balonlar keşif yapılması gerekli.

Maluel ile Çahner birbirlerinin yüzlerine baktılar. aynı düşünce her ikisinin de anlaklarında belirmişti; bu süre içinde Sultanı bularak durumdan haberdar etmek!

Bunun üzerine toplantı bitti kurul dağıldı.

Elize’den çıkınca Maluel ile Çahner Mösyö Kutye’nin birer koluna girdiler.

- Sayın Mühendis size Sanayi Okuluna kadar eşlik edeceğiz.. bizim Velü balonu oradadır. Bununla istila ordusunun mevzilerini keşfe hazırlanalım.

- Pek uygun; zaten bu da sizin görevinizdir.  Anlağımı bir şey kurcalıyor. Evimde oldukça değerli birkaç koleksiyonum var.. eğer bu uğursuz gaz kazara Paris’e gelir ve bizim apartmana girerse bunları berbat edecek. Şimdi, gidip işçilere bazı uyarılarda bulunacağım. İsterseniz iskeleye kadar birlikte otomobilimle gideriz.

- Siz gidiniz; ben de bu fırsattan yararlanarak gidip Mösyö Füritye’ye bazı durumlar bildireyim. Ah! Sayın Mühendis, bu sizin ölüm aletiniz Paris’e yönelirse ne kadar büyük bir felakete uğranılacaktır.

***

İki arkadaş yalnız kaldıkları zaman Çahner:

- Gidip Sultanla Ömer’i bularak işi anlatacağız ve onları kurtaracağız değil mi?

- Evet bu konuda her fedakârlığı göze alacağız..

- Bereket versin ki şimdi baba ile oğul birleştiler. Bu gece kendilerini bulabiliriz.

Ömer her gece ateş yakacak.. sabah oluncaya kadar onların üstünde kalırız. Yerlerini iyice öğrendikten sonra zehirli gaz dökülmeye başlayınca biz de orada durur ve hiçbir balonun yaklaşmasına izin vermeyiz, bu şekilde orası zehirli havadan korunmuş olur.

- Jerar güvenilir bir adamdır. Velü bir aylı erzak aldı. Sultan isterse Atuka ’ya kadar götürürüz.

***

Bu şekilde konuşa konuşa yeni Japon Müzesinin önüne kadar gelmişlerdi. Bunların arkalarından hızla bir otomobil arabası geldi. Bu arabada piramit şeklinde bir iskemle vardı.

İki arkadaş bunun, bildiri yapıştırmaya özgü makine olduğunu gördüler.

Makine durarak duvara büyük bir bildiri yapıştırdı.

- Bakalım yine ne yumurtladın.. bu bildiriyi dairede yazan sensin, dedi.

- Bir sürü hal toplandı. Kımızı büyük harflerle yazılı bildiride şunlar bildiriliyordu:

“Bildiri

Fransızlar!

Yarın, insanlık tarihinde büyük bir gündür.

Bir yıldan beri Avrupa’yı alt üst eden ırk savaşı artık bu kez son bulacaktır. Uygarlık intikamını alacak ve Fen gücünü gösterecektir. İşte bu amansız savaşımın son sayfasını yazmak şerefi bize, Fransızlara nasip oluyor!

Siyah ırk ölüme mahkûmdur. Vatanımızdan bunu kovulması bir saatlik bir çalışmayı alıyor.

Bu konuda giriştiğimiz son bir çarenin bizi de tehlikeye düşürmek olasılığı varsa da pek azdır. İslam ordusuna saçacağımız ölüm, zehirli gazdır… bu şekilde vatanı düşmekten kurtarmak olanağını elde edeceğiz. Zira başka çaremiz kalmamıştır. Fransızlar dayanıklı olunuz. Tanrıya dua ediniz!" Mareşal Dark

Buradan biraz gittikleri zaman Çahner:

- Ne dersin? Paris iki gün sonra önemli bir felaket geçirecek.. ya kurtulacak veyahut da uygarlığın mezarı olacak.. dedi.

- Çahner, senin umurunda bile değil.. dünya yansa bir hasırın yok.. bekârsın.. halbuki ben..

- Üzülüyor musun?

- Evet, hem de pek çok.. bu lanet gaz Paris’e dönerse delikleri ne kadar tıkasak yine bir işe yaramaz.

- Ben de bu düşüncedeyim.. şimdi bana izin.. gelip seni Mösyö Füritye’nin otomobilinde bulurum.

- Evet.. yarım saat kadar.

Maluel ayırdığı bu yarım saati gelecekteki eşinin yanında geçirdi. Nişanlısıyla ettiği vedayı görenler, kendisinin uzun bir yolculuk için hazırlandığını sanırlardı.

Fakat, bu kez tehlikeyle karşı karşıya olan kendisi değil Kristiyan’dı.

Maluel, sevgilisini epey bir teselli ettikten sonra Mösyö Füritye’nin apartmanından çıkara Mösyö Kutye ile Çahner’i otomobilde buldu.

Yirmi beş dakika içine, araba saatte 70 kilometre hızla giderek Sakle Fabrikasın ulaştı.

Palze ve Bun istihkâmlarının hâkim olduğu bu geniş ovanın görünüşü pek göz aldatıcıydı.

Bütün hava filosu burada düzgün bir çizgi oluşturarak duruyorlardı.

Bunların ortasında, İntikam balonu bir dev gibi seçiliyordu. Ve balonlarda pek büyük bir çalışma yapılıyordu.

Hafifçe esen bir rüzgârla pek yavaş sallanan tayyareler çeşitli yüksekliklerde bağlı bulunduklarından zehirli gazın salınacağı boruları yerlerine koymakla uğraşan birçok işçilerin ip merdivenlerden inip çıkması peri öykülerini andırır bir manzara sunuyordu.

Mösyö Kutye, arkadaşıyla beraber, bütün çelik ve camdan oluşan büyük bir binaya girdiler.

Şimdiye kadar Maluel ile Çahner, milyonlarca insanları öldürecek bu ölüm fabrikasına hiç girmemişlerdi.

Zehirli gazın nasıl bir bireşim olduğunu bile bilmiyorlardı; çünkü Mösyö Kutye bu gizi kimseye söylememişti.

Avrupayı istiladan kurtardıktan sonra, zehirli gazın diğer bir devletin eline geçmesi insanlık dünyası için çok büyük bir tehlike olacağını düşünen bilgin bu gizi kimseye söylememişti. Yalnız kendisiyle ihtiyar kimyager Manse biliyordu.

Çalışan bazı bilgili işçilerin söylediklerine göre ‘fosfor hidrojen denilen ve sarımsak kokusuna benzer bir koku yayan ve havada derhal yanan tehlikeli bir gazla Prusya mavisinden elde edilen ‘Kiyanüs’ anılan gazın bireşimden varmış. Patlayıcının fosfora değmesiyle en müthiş zehir olan ‘Hidrosiyanik asit’ oluşuyormuş. Bu işte ‘azotik asit’ de önemli bir rol oynuyormuş. Çünkü, işçiler yüzlerindeki kauçuk maskeler iyice kapalı olmazsa bu sarımtırak sıvıdan çıkan buhardan pek etkilenirlermiş.

‘Hidrosiyanik asit’in denk ölçütü de petrolle karıştırılır ve onda bir oranında  ‘karbondisülfür’ eklenirse ‘Palkstit’ denilen müthiş ve maden ocaklarında kullanılan bir patlama oluşacağı da söyleniyordu. 

Zafer sağlayacağı olası Eskal Fabrikasındaki esaslar bunlar ise de bu esasların bireşimleri ne şekilde: ısıyla mı, elektrikle mi, asitlerle mi olduğunu kimse bilmiyordu.

Mösyö Mansa bu bireşimi sıvı veya gazı hazineden çıkaracak muslukları kilitleyip bizzat kendisi açıyordu.

Mösyö Kutye kapıyı üç kez çaldı. Bir camlı pencereden bir baş görünerek derhal kapı açıldı.

Üç kişi içeri girerek aydınlık bir dinlenme odasına girdiler. Bir işçi bunlara kauçuk maskeler verdi.
Çahner sordu:

- Bunları sımsıkı suratımıza mı geçireceğiz?

- Evet, Yüzbaşım! Eğer bu şekilde hareket etmezsek karşılaşılacak kazadan dolayı sorumluluğu kabul etmem. Yahut yaşamınızdan sorumlu olduğum için eğer bunu takmazsanız sizi içeri sokmam.

İki subay maskeleri yüzlerine sımsıkı takarak, asıl üretim merkezine girdiler. Gözlerinin önünde beliren çalışmaların olağanüstülüğünü gördükleri zaman şaşkınlıktan donup kaldılar.

Büyük binanın merkez bölümü, zeytin yağı içinde bulunan üç sıra madeni kutular işgal ediyordu. Birçok bakır borular, bu hazinelerden yukarı kata çıkıyorlardı.

Orada, elektrik etkisine uğratılıyorlardı.

Dipte, üç büyük fırın gece gündüz yanıyor ve korkunç bacaları alev fışkırıyordu.

Konukların en çok dikkatini çeken şey, buradaki işçilerin azlığıydı. Bunlar, 15:20 kişiden ibaret olup yalnız yüzleri kauçuk maske ile değil vücutları da aynı cinsten bir elbise ile korunuyordu.

- İşçilerin sayısını azaltmayı başarmışsınız!

- Evet.. burada her şey otomatik bir tarzda çalışacağı için o kadar işçiye gerek yok..

Maluel:

- Öyle anlıyorum ki, birkaç yıl sonra artık hiç işçiye gerek kalmayacak, yalnız makinistler iş görecek. İşçi yerine makine konulacak.

- Evet.. çağımızda bu gerçek meydana çıkacaktır.

- Öyle ama, işsiz kalacak milyonları ne yapacaksınız? Bu da çözülmesi gereken bir sorunu ortaya koyuyor.

- Bir toplumsal bunalım içinde bulunuyoruz; kendilerini öldürüp yok etmek istediğimiz zenciler, bize kazanımların Avrupa’nın her bireyine eşit pay edilmesini yasasını öğrettiler. Dolayısıyla artık proleter yönetim varsayımı bütünüyle ortadan kalkacaktır.

Çahner sordu:

- Şu yaşlı maymun ne yapıyor?

Yüzbaşının ihtiyar maymun dediği adam, Mösyö Kutye’nin yardımcısı olan Kimyager Manse idi.

Etrafı camla korunan bir yerde deneylerle uğraşıyordu. Her saat, dereceli bir bardakla kendisine bir desimetre ölçütünde zehirli gaz getiriliyordu.

Bu gaz, sarımtırak bir buhara benziyordu.

Kimyager, önce belli bir ölçü yoğunlukta gazı kontrol ettikten sonra arkasındaki kafesten bir zavallı güvercini yakalayıp gagasını zehirli gaza sokuyor ve o anda ölen bu hayvanı köşeye atıyordu.

Sonra, dereceli bardağı suyla dolu bir ufak tekneye daldırınca su gazı emiyordu.

İki subay, dışarı çıkmak üzereyken Çahner yavaş sesle:

- Bu maskeleri yanımıza alalım.. biraz önce alay ediyordum ama şimdi, bunların bize gerekeceğini anladım.. dedi

Mösyö Kutye istekleri üzerine birkaç tane daha maske aldılar.

Balon, iki subayı fabrikanın önünde bekliyordu.

Kutye:

- Rüzgâr yok; kırk sekiz saat sonra artık kurtulacağız.. dedi.

Maluel:

- Doğudan hafifçe bir esinti var!

- Doğru: fakat bu da gaz bulutlarını Paris’e sevk edemez. Eğer rüzgâr şiddetlenirse işimiz pek yolunda.. aksi taktir de.. işimiz pek fena.. ne vakit döneceksiniz?

- Yarın sabah!

- Geceyi havada geçirmenin anlamı ne?

- Düşmanın ordugâh ateşlerinden mevzileri iyice keşfedebiliriz.

- Nasıl isterseniz öyle yapınız.. talihiniz açık olsun.

Saat dörtte Velü Versay’ın üstünde bulunuyordu.

Yüzbaşı Jerar sordu:

- Binbaşım ne tarafa gideceğiz?

- Senkten ve çevresine..

Bir saat sonra, Som nehrinin sağ kıyısında bir çok yürüyüş kolları görüldü.

Çahner:

- Bunları izleyelim! Dedi.

Velü, birkaç sıçrayışta İn yakınına ulaştı.

Burası İslam ordusunun merkezine eş bulunuyordu. Her yerde sürülerce askerden başka hiçbir şey görünmüyordu.

Maluel dikkatle baktı:

- Bu ya Özel birlik ordusu veya Osmanlı ordusudur; çünkü güzel bir düzen görülüyor. Elbiseleri de tek. Dedi.

Velü hareketini yavaşlattı. Bir saat kadar bu çevreden volta atıyordu.

İstila ordusunun ilerleyen kıtaları Dameri yakınına ulaşmıştı. Velü Şanv Tiperri’ye geldi. Burada da bir çok İslam askeri kaynaşıyordu.

Paris’in kuzey ve kuzey doğusu yönü artık bütünüyle İslam güçlerinin eline geçmişti. Güneyden gelen ordu da kısmen Avrupaya geçmişti.

Çahner:

- Şu süvari kıtasına bakınız, bunlar bizimkiler değil.. diye bağırdı.

Jerar:

- Hayır, beyaz bornozlarını ayrımsıyorum.

- Bunlar İslam akıncıları olmalı.

Bu süvariler yüz kadardı. Bunlar Villa-Kutter’enin ilerisinde ormana girdiler. Balon durdu. Küçük kıta ormandan çıkmamıştı. Her halde, Paris istihkâmları yakınlarında kendilerini gizlemek istiyorlardı.

Fakat, istihkâmlardan görülmüş olmalılar ki Lövipyin’in üstündeki bir bataryadan bir top atıldı. Mermi ağaçların arasında patladı.

Bir saniye sonra, tek bir atlı görünerek küçük bir tepeye dörtnal ile çıkıp gözetlemeye başladı.

Sonra, bu süvari yeniden arkadaşlarına katılarak Paris-Suvasun yolunu izleyerek uzaklaştılar.

- Nereye gidiyorlar?

- Şimdi görürüz.

- Sanmam; çünkü ortalık kararmaya başladı.

Çahner:

- Bakınız, karanlık onları işlerinden alıkoyuyor mu? Diye bağırdı.

Kolun doğuya doğru uzattı. O yönde, hareket halinde bulunan büyük kitleler ayrımsanıyordu. Ormanın kenarında küçük bir kent göründü.

Parmağını harita üzerine koyan Maluel:

- Villa-Kuttere! Dedi.

Çahner:

- Bu Araplar hiç yorulmak bilmiyorlar.. Afrika’dan kalkıp buraya gelinceye kadar çektikleri sıkıntı ve yorgunluğa dayanacak hangi asker vardır? Paris’e geleceklerini kimse ummuyordu. İşte geldiler.. dedi.

- Yahut gelmek üzere ve eğer Mösyö Kutye olmamış olaydı..

- Evet, o olmayaydı Sultanı yakında Elize sarayında görecektik.

- Sultan Paris’e gelirse sen ne yaparsın?

- Binbaşım, eğer Sultan yarın veya öbür gün Paris’e girmiş olursa ben de hemen Ömer’in yanına kapağı atarım.

- Şaka ediyorsun Çahner!

- İnan ki doğru söylüyorum. Peki ama sen ne yapacaksın?

- Bu konuda henüz bir karar vermedim. Bakalım ya Sultana veya Amerika’ya sığınırım..

- Binbaşım, düşüncen doğru değil.. Sultan bize karşı pek büyük bir insanlık gösterdi, insanlık dersi verdi.. bu kez de aynı tavrı sergileyeceğinden hiç kuşkum yok.

- Ben de bu sözünü onaylarım..

- Hem bu ilgiyle karşılaştıktan sonra vatanımızda hizmet edebiliriz.

- Nasıl? Ne şekilde?

- Fransa ve Fransızların diğer ülke ve ulusları gibi şiddetli bir davranışla karşılaşmamalarını sağlamak gibi.. benzeri..

- Düşüncen pek uygun ve pek güzel…

***

Her ikisi de aşağı baktılar. Balon sürekli Villa-Kutter’enin üstünde duruyordu.

Gökyüzü yıldızlarla parlıyor ve yer ateşler içinde aydınlıktı. Birden bire güney doğu yönünde bir gürültü duyuldu.

Velü’nün komutanı:

- Top sesleri! dedi.

- Bir gece saldırısı galiba.. ya İpern’e veya Muy’e saldırılıyor sanırım.

- Gidip görsek..

- Aradığımız ateşi beli burada bulabileceğiz.

Jerar:

- Hakkınız var.. işte üçgen ateş! Diye bağırdı.

Her üçü de gösterilen yöne baktılar. Ateş, Villa-Kutter’e ormanın kenarında iyice parlak bir şekilde yakılmıştı. 

- Ateşi gördüğümüzü belirtelim.. dedi.

Anında iki elektrik feneri yakıldı.

Jerar:

- Bunların arasına nasıl ineceğiz? Geçen gün kolaydı; faka, bugün özellikle geceleyin pek tehlikeli olmaz mı?

- Pek doğru.. beklemek gerek.. şimdi, işaret verildiği yeri iyice belleyelim… Villa-Kutter noktasını kendimize hazır edeceğimiz için bu çevreyi gazdan kurtarabiliriz.

Çahner:

- O halde hemen Eskale’ye dönebiliriz.. çünkü daha 36 saatlik bir zaman var.. o vakte kadar yine döneriz.- Pekâlâ!

Gece yarısı balon Eskale’ye döndü. Mösyö Kutye:

- Yine büyük bir felaket.. dedi.

- Be gibi..

Bu gece saat sekize doğru Şatovinre Müslümanların eline geçti. Sen Piyer istihkâmı da ele geçirildi. İstila ordusu Muy’e kadar ilerledi asker ve hal karmakarışık kaçıyorlar. Aman Tanrım!” felaket.. biz ise henüz hazırlıklarımızı tamamlayamadık..

***

İspanya’daki İslam ordusu Sevil meydan savaşını kazanarak düşmanı yok ettikten sonra iki kola ayrılmıştı.

Bin İmame bir milyonluk bir orduyla doğuda ve Hacı İbrahim aynı kuvvetle batıda harekete geçti. Bir içinde Pirene dağlarına kadar olan arazi İslam’ın olmuş ve her yerde şanlı savaşçılar galibiyet elde etmişlerdi.

Ordular buradaki görevi tamamlamış Bin İmame Pertus boğazından ve Hacı İbrahim de Rönsede boğazından Pirene dağını geçmişlerdi. 

Fransa devleti güneyden gelecek tehlikeyi o kadar önemsememiş olduğun için bütün gücünü Paris çevresinde ve doğudan gelen düşmana karşı toplanmıştı. Dolayısıyla Fransa sınırını geçerek kuzeye doğru ilerleyen istila ordusu kolaylıkla her yerden geçiyordu.

Bin İmame, ardından: Karkassun, Aibi, Avrila, Reyyum, Melen yönünden iki direkli hızlı gemilerle geçerek Burje ulaşmıştı. 

Batıdan ilerleyen Hacı İbrahim de; Ortez, Sensevur, Narek, Perigu, Limyüj, Gere, Şatuvaru’dan geçerek Burg’da Bin İmame ile birleşmişti.

Her iki ordu, Sultanın kazandığı başarıları kaçaklardan haber aldıkları için yürüyüşlerini hızlandırmışlardı.

Ordular, geniş bir cephe ile harekete başlayarak Sultan ordusunun Villa-Kutter’eyi geçip Muy önüne ulaştığı zaman güney istila ordusu da Fonte ve Balvunelvine kadar gelmişti. 




<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 12.03.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman

Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı