5 Eylül 2016 Pazartesi

SA3388/KY1-CÇ301: Kumpas/ Roman - Bölüm IV-5

"Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır."


Bölüm Dört
-5-

Ümit Buzurg uçakta gözleri kapalı öyle sakince durmasına rağmen içi içini yiyordu. Hocaefendi halefini başkalarının –sadece Hüseyin vardı ama, Hüseyin bir sürü başka demekti kuşkusuz, bu gerçeği asla unutmamalıydı- gözü önünde fırçalamış, aşağılamıştı. Buna tanık olan Hüseyin kendisine nasıl tam anlamıyla itaat ederdi ki? 

Hoca efendinin koltuğu boşalır boşalmaz Hüseyin karşısında duracaktı. Şu anki bakışları, duruşu bunu avaz avaz bağırıyordu. Bu açıktı. İkisi arasında olan biten savaşı henüz ikisi dışında bilen yoktu ama.. bu savaş eninden sonunda verilecekti. Öyle ise.. bir savaş olmamalıydı.

“Öyle ise", diye geçiriyordu içinden,"Öyle ise bir terslik olmazsa, o koltuğa oturduğumda Hüseyin kardeşimiz elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılmalı? Yoksa efendimizin ölüm acısına dayanamayıp intihar mı etse?” 

Ölümün çözüm olmadığını bilen biriydi Ümid. Hüseyin’in ölüsü dirisinden daha zararlı olurdu. İktidar savaşında neler neler olmazdı ki? Öyle ise.. bir kahraman icat etmekten ise.. Hüseyin’in itibarı paramparça edilmeli ve örgütten uzaklaştırılmalıydı, sonra da intihar ederdi. Salih Çopur Hüseyin’in yerine yakışırdı kuşkusuz. Demek ki Salih aranmalı ve ona fısıldanmalı, o da şimdiden hazırlıklarını yapmalıydı. Doğrudan doğruya söylenmezdi elbet. Bu ahmaklık olurdu. Onun yerine ima etmeliydi. 

Salih imaların neyi ima ettiğinin ötesinde olanı bile sezen müthiş bir tilkiydi. Tarikatta onu av köpeği gibi görenler yanılmıştı. O bir tilkiydi. Bunu sezmiş ve kol kanat germekle isabetli bir karar verdiğini her geçen gün anlamıştı. Uçaktan iner inmez onu aramalı Hüseyin yerine kendisinin yardımcılığı için gereken hazırlıklara başlamasının iyi olacağını bir şekilde duyurmalıydı. 

“Uçaktan iner inmez!” diye mırıldandı. “Uçaktan iner inmez!”

Ümit Buzurg uçaktan iner inmez havaalanı kafesinde gözden uzak bir köşeye oturdu. Çantasından kullan at tabir ettikleri ambalaj içindeki telefonu çıkardı, ambalajı yırtıp, Salih Çopur’u aradı. İki üç çalma sesinde sonra aranan kişi telefona cevap verdi.

“Alo!” 

Hiç renk vermeyen bir ses tonu. Mekanik bir sesin anlamı olurdu fakat bu sesin hiçbir anlamı yoktu. Öylesine tek düze. Öylesine yalın.

“Salih, ben Geyikdüzü havaalanındayım. Bana bir eleman gönder. Sadece şoförlük yapmayacak. Hazırlıklı gelsin.”

Salih hiçbir şey sormadı:

“Anladım abi.” 

“Salih biliyor musun, senin bu huyuna bayılıyorum. Nice boşboğaz gibi geveze değilsin.. işte bu yüzden sana itimadım tamdır..” diye sürdürdü konuşmasını Ümit Buzurg. “Ha.. şey!” dedi, sustu. 

Karşıdan her hangi bir karşılık gelmiyordu. Zaten gelmemeliydi. Bir kez daha hem kendini hem Salih’i takdir etti. Salih’i kendisi keşfetmişti ve elbet takdirin en büyüğünü kendisi hak ediyordu.

“Biliyor musun Salih.. uçakta gelirken şöyle bir geriye dönüp bir tür olan biten her şeyi yeniden yaşadım.. ne olmuş, ne bitmiş.. kim nerede nasıl bir mevkide? Kim olduğu yeri hak etmiş.. kim hasbelkader olduğu yerde olandır.. şöyle bir göz gezdirdim. Ve en çok da Hüseyin aklımı kurcaladı. Sence de Hüseyin olduğu yeri taşıyabiliyor mu? Ve elbet daha da önemlisi yarın olacağı yeri taşıyabilir mi? Neyse yol yorgunluğu işte, ciddiye alma.. yine de –temkinli olmakta fayda vardı elbet- hizmetleri inkâr edilecek biri değil. Fakat işte.. kaldırabilecek gücü var mı? Bundan kuşkuluyum! Hayır onun yerini alacak, o yükü taşıyacak biri şuan olsa.. hiç durmam Hocaefendi'ye söylerim de.. Bu aşamada, bu ortamda olmaz. Evet zaafları var.. cins-i latife karşı oldukça zayıf, ama ne demişler suyu geçerken at değiştirilmez.. değil mi?”

“Haklısın abi!” diye karşılık verdi Salih ve sustu. Söyleneni anlamıştı elbet. Hem de çok iyi anlamıştı. Hüseyin’in oldukça rezil bir yaşamı vardı. Seks düşkünü rezilin tekiydi. Öyle rezil biriydi ki belki hizmet hareketinin yenilgisinde dahi onun bu rezilliği vardı. Bu rezilliğin temizlenmesine yönelik ilah bir ikazdı belki de şu anki yaşanan yenilgi. Niçin olmasındı? 

Olacak her şey gözlerinin önünde belirmişti Salih’in. Ümit Buzurg’a gönderilen mektuplar önce iftira olarak değerlendirilecek, sonra bizzat olayın mağdurları bir şekilde müstakbel Hocaefendi'nin karşısına çıkacaktı. 

Ve Ümit Buzurg yardımcısını ne kadar severse sevsin artık koruyamayacaktı. Ya tarikatı kurban edecek ya arkadaşını! Bunun başka yolu yoktu. olamazdı. Belki bütün bunlar olmadan, yani rezaletinin gün yüzüne çıkacağını fark ettiği için de intihar edebilirdi. Böylece müstakbel Hocaefendi daha kolay hallederdi işleri. Yaşarken olur ki yumuşak kalpliliği affa kadar giderdi. Belli mi olurdu. Ama Hüseyin bundan emin olamadığı için intiharı seçmişti. Pis pis sırıttı Salih.

“Salih çok bekler miyim elemanı?” diye sordu Ümit Buzurg.

Salih kurduğu düşten sıyrılıp “Yok Abi.. on bilemedin on beş dakikaya kadar orada olur!” dedi. 

Karşılıklı telefonları kapadılar. Her iki telefon da çöp kutusuna atıldı. 

Ümit Buzurg on beş dakika sonra beyaz bir Toros içinde yerel kıyafetli bir şoförle güvenlikçi Özcan ve arkadaşının kaldıkları eve doğru gidiyorlardı. Ümit Buzurg “Lan Salih helal sana!” dedi içinden. 

Gelen elemanın seçimiyle ilgiliydi bu övgü. Adam sağır-dilsiz ve bir ama kadar sessizdi. Soru sorulmamıştı. "Kimsin?" denmemişti. "Nereye gideceğiz?" diye sorulmamıştı. Eski günlerin faili meçhul cinayetlerde imzası olan biriydi bu kuşkusuz. Ne o ne kendisi birbirleriyle asla karşılaşmamışlardı. Birbirlerini hiç tanımamışlardı. Bu geceden sonra bir daha da karşılaşmayacaklardı kuşkusuz.

Özcan ve arkadaşının kaldığı bekâr evinin önündeydiler. En üst katın ışıkları yanıyordu.. 

Şoföre, “Salonun lambası sönüp tekrar yanınca gelirsin. Kapılar açık olacak. Zil falan çalma!” dedi ve arabadan indi. 

Başı önünde, kasketini daha da yüzüne çekerek siteden içeri girdi. Balkonlarda davetsiz misafirler olabilirdi. Tanınacak bir pozisyon daha başka tehlikeleri, hem de ölümcül tehlikeleri çağırırdı. Elleri pardösüsünün cebinde siteden içeri girdi. Zili Özcan’la kararlaştırdıkları gibi çaldı. Kapı açıldı. Başı önünde binadan içeri girdi, yine başını kaldırmadan asansöre binip en üst kata çıktı. 

Dairenin kapısı hafif aralıktı. Hiç duraklamadan içeri süzüldü. Kapıyı usulca örttü. Derin bir nefes çekip ayakkabılarını çıkardı. Özcan hemen salon kapısının önünde duruyordu. Yüzündeki tebessüm unutulacak gibi değildi. Ağır ağır ilerledi Özcan sarıldı. Birlikte salondan içeri girdiler. Rıza da oturduğu yerden kalktı. Ümit Buzurg’un kendisine uzattığı elini sıktı. Şaşırmıştı Rıza. Adamın elleri eldivenliydi. 

Şakayla, “Amirim siz her gittiğiniz yere silikonlu eldivenle mi gidersiniz?” dedi. Sonra da adam oturması için tekli koltuğu işaret etti. Özcan bu ayrıntıya dikkat etmemişti. 

Dikkat etmiş olsaydı da bunda bir anormallik görmezdi kuşkusuz. Kendisini her zaman korumuş, kollamış, öğrenciliğindeyken maddi ve manevi desteğini hiç eksik etmemiş, babalık yapmış birinden niçin kuşkulanacaktı ki? Hem de böyle bir zamanda! Teşkilatta herkesin bir birini gammazladığı, birilerin yaranmak için iftiralar atıldığı bir zamanda. Kendileri buraya sürgün gelmemişler miydi? 

Hadi kendisinin tarikatla ilişkisi vardı ama ya Rıza. Rıza bir iki derse ancak katılmış ve fakat derslerdeki konuşmalara, söylenenlere hep uzak kalmıştı, ama işte kendisiyle birlikte ülkenin bir ucuna tarikat mensubu diye gönderilmişti. Ümit Buzurg eldivenle dolaşmasın da ne yapsın? Vatanı için canını vermekten çekinmeyecek bir adamdı Ümit Buzurg. Kaldı ki tarikat da vatanı için çalışan bir yapıydı ama.. bak nasıl her şey karma karışık olmuştu.

“Tedbiri elden bırakmamak lazım gençler!” dedi.

“Haklısın abi. Sen bizim Rıza’ya bakma.. nedendir bilinmez tarikata karşı hep soğuk.” diye Ümit Buzurg’u rahatlatmak için konuştu. 

Ümit Buzurg Rıza’ya bakarak, “Rıza haklı.. tarikat içine çöreklenmiş bir takım reziller bizden, Hocaefendi'den habersiz, tarikatımızın itibarını kullanarak bir şeyler yapmaya kalktı ve hepimiz töhmet altında kaldık. Ben bile bazen.. bu pislikleri bulup temizlemek boynumuzun borcu gençler. Bu da Rıza gibi senin gibi haram süt emmemiş insanlara düşüyor. Hem tarikatı hem ülkemizi bu pisliklerden temizlemeliyiz. Ve temkinli olmalıyız. Bakın bana uçaktan iner inmez bir sms geldi” dedi ve cebinden telefonunu çıkarıp gelen sms’i gösterdi. “Görüyorsunuz ya! Pazar yerinde bombacı bir çocuk yakalanmış. Fakat çocuk güvenlik birimine teslim edilmemiş. Demek ki yakalayanlar güvenlik elemanı kıyafeti giymiş başkaları. Şimdi anladınız mı? Çocuğu derhal buradan götürmeliyim. Çocuk nasıl?”

“Yan odada. Çok yorgun olmalı.. deliksiz uyuyor!” diye cevapladı Özcan. 

“Özcan bu sms bizi başka bir çare bulmaya yöneltiyor. Tüm ekipler şimdi yollara düşmüştür. Bir de sizinle ilişkilendirirlerse.. Burada olmaları an meselesi olur. Nasıl bir cevap vereceksiniz? İnkâr etseniz.. olmaz!”

Rıza bu adamın anlattıklarından rahatlamak şöyle dursun daha bir işkillenmişti. Cep telefonunu açtı. Bu adamdaki mesajın kendilerine de gelmesi gerekmez miydi? Gelen mesajlara baktı. Yoktu. 
“O mesaj bize niye gelmemiş?” diye sordu Rıza kuşkuyla. Ümit başını salladı. Özcan’a baktı. Özcan’ın rengi solmuştu. Öyle ise güvenlik birimi biliyordu. Biliyor olmalıydı.

“Biliyorlar mıdır sence abi?” diye sordu Özcan ürkek bir sesle.

Ümit Buzurg başını salladı:

“Sanmam.. belki sürgün gelenlere mesaj gönderilmemiştir. Yani en iyi tahmin, lehimize olan bu. Yine de tedbiri elden bırakmamak lazım. Çocuğu buradan götürmeliyim. Eğer gelenler olursa, onlara söylenecek bir şeyler bulunur. Olmazsa sizi etkisiz hale getirip çocuğu elinizden almış olsunlar!” 

Rıza kaşlarını çattı. Özcan’a baktı:

“Amirim ne demek etkisiz hale getirmek? Öyle saçma şey mi olur?” dedi kızgınlıkla. Çocuk da uyanmıştı. Ümit Buzurg işlerin sarpa sardığını görüyordu. Hemen bağrışmaların önünü almalıydı.

“Peki sen ne nasıl bir çözüm önerirsin Rıza evladım? Bu çocuğu bulur bulmaz niye emniyete götürmediğiniz sorulursa ne diyeceksin? Bomba yelekli çocuğu niçin evinize götürdünüz? Bu sorunun bir cevabı var mı?”

Yumruklarını sıktı. Sağ yumruğunu olanca gücüyle dizine vurdu. Kendi canını yakıyordu ya bu pislikten sıyrılmalarına yetmeyecekti. Özcan’ındı bütün suç. Uymayacaktı. Burada oluşunun bile sorumlusu Özcan değil miydi? Özcan’dı. Ve şimdi daha büyük bir pisliğin içine yuvarlanmak üzereydiler.

“Yani siz çocuğu buradan götürünce her şey hallolacak öyle mi? Çocuğu buraya getirdik bir de kaybettik öyle mi? Hem de derdest edilmiş bir halde! Bunu gelenlere nasıl izah edeceğiz?”

Ümit Buzurg hazırlıklıydı. En çıkmaz gösterilip daha az çıkmaz olan seçenek gösterilecekti.

“Tamam haklısın Rıza. Ben sen yanlış düşünüyorsun demiyorum. Bir aptallık yapmışsınız –gerçi bizi korumak için yapmışsınız, olsun sonuçta bir aptallık- çocuğu emniyete götürmemişsiniz. Niye götürmediğinizin cevabı da bu götürmeyişte gizli. Ve derdest edilmeniz de sizi haklı çıkaracak. Çocuğun gbtsini sordunuz, çocuk temiz çıktı. Eğer çocuğu emniyete götürseniz, çocuk bir anlık hatasının bedelini ömür boyu çekecek. Bunun yerine ona bir fırsat vermek istediniz. Ve çocuğu eve getirdiniz. Ancak çocuğu uzaktan takip edenleri hesaba katmadınız. Kendi başına sandınız. Kendi başına değildi. Takipçiler sizi takip ettiler. Sonra da sizi derdest edip çocuğu kaçırdılar. En makul açıklama bu olmaz mı? Hani gelenlere ‘Biz çocuk falan görmedik!’ deseniz, kamera kayıtları sizi yalanlayacak. İş hepten boka saracak. Şimdi siz söyleyin? Aklınıza başka bir çıkış yolu geliyorsa durmayın! Ama çabuk olun! Ben de burada yakalanmak istemem. Burada oluşumu açıklayamam. Bütün gözler üzerimizdeyken bunu yapamam. Ne diyorsunuz?”

Özcan çoktan ikna olmuştu. En uygun olan buydu. Rıza hala kuşku içindeydi. Rıza’nın kuşku içinde olmasının nedeni Ümit Buzurg’un hakkında yıllar önce duyduğu şeylerdi. Bugün olanlarla ilişkisi yoktu. Ne denli sinsi biri olduğunu, kindar olduğunu, nice masum insanların başına ne belalar, ne kumpaslar kurduğunu duymuştu. Ve şimdi burada, kendi evlerinde bu adamı görmesi sinirlerini allak bullak etmişti. 

"Demek çocuk her şeyin cevabı ümiddedir derken bu çiyanın adını veriyordu. Ulan Özcan.. bunu anladın ve bana söylemedin.” diye geçirdi içinden. Aslında tek çıkış yolu amirin söylediğiydi. Ya sicilinin mahvına hatta meslekten men olmasına neden olacak olanı,  çiyana resti çekecekti, ya da amirin dediklerine uyacaktı. Derdest edinmek olmasa.. Belki bu kadar da işkillenmeyecekti.

“Diyelim ki derdest edip çocuğu kaçırdılar. Peki bizi niye canlı bıraktılar? Hazır gelmişler, bizi gafil avlamışlar e bizi niye sağ bıraksınlar ki?”

Ümit Buzurg Rıza’nın söylediklerini yapacağını anlayarak rahatladı. Yanına yaklaştı. Elini omuzuna koymaya yeltendi Rıza zarif bir hareketle bundan sıyrıldı. Göz göze geldiler. Ümit hiç renk vermeden yanıtladı;

“Bu örgütün bir meydan okuması olarak değerlendirilir. Hoş yüzlerinde maske vardı dolayısıyla onları teşhis etmenizin imkânı yok. Öldürseler öldürürlerdi, ama evet devlete, kolluk güçlerine ‘Sizin ciğerinizi sökeriz, ruhunuz duymaz!’ mesajı verdiler sizi canlı bırakmakla. Hem kendi elemanlarına moral olacak bir eylem aynı zamanda. Yanlış mı düşünüyorum?” 

Soruyu Özcan’a dönerek sormuştu. Özcan kafasını hayır anlamında salladı. Rıza’nın omuzları çoktan çökmüştü. Başını güçsüz bir şekilde sallayarak;

“Böyle kurbanlık koyun gibi bağlanmayı içime sindiremem.. yapamam!” dedi. Ve olduğu yere diz çöktü. Ellerini arkaya kavuşturmuştu. Ümit Buzurg hemen plastik kelepçeyle önce ellerini sonra ayaklarını kelepçeledi Rıza’nın. Sonra da Özcan’a aynı şeyi yaptı. Ağızlarını da bantladı. 

“Bağırıp komşuları uyandırmayasınız diye böyle yaptı çocuğu kaçıranlar!” dedi Ümit Buzurg. Rıza adamın yüzündeki iğrenç gülümsemeyi fark edince iliklerine kadar titredi. Özcan’a baktı. Özcan gayet mutluydu. Hiçbir şeyin farkında değildi. Kurbanlık koyunlar gibi bağlanmışlardı ve kasap birazdan işlerini bitirecekti. Kelepçeleri çekiştirdi. Yapacak bir şey yoktu, yanlamasına kendisini zemine bıraktı. Gözünden dökülen yaşlara engel olamıyordu. Ümit Buzurg salonun ışığını söndürüp tekrar yaktı. 

Sabah ekip arkadaşları Ferit, Özcan’la Rıza’yı her zamanki gibi almaya geldiğinde korkunç manzarayla karşılaştı. İki genç güvenlikçi elleri ayakları bağlanmış ve enselerinden vurularak katledilmişlerdi. Ferit o manzarayı görünce olduğu yere diz çöküp öylece kaldı.





<< Önceki                                                    Sonraki>>


Cemal Çalık, 05.09.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 





Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı