8 Haziran 2024 Cumartesi

SA10794/SD3140: Sıkıntı (Roman); 7. Bölüm-Vadi 29

Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Aydınlanmanın destekleyici unsurlarının temelinde iletişim vardı; sonra eğitim, sonra etkileşim; yani medya, okullar ve eğlence yerleri, işyerleri, devlet kurumları dahil sosyal alanlarda yaşanan sınırları belli olmayan derin etkileşim."


Güvecin ve cacığın keyfini çıkarırken Aşçı Sultan’la sohbete devam eden karımı izliyordum; içimde öfkeyle kabaran duygular vardı. Üçüncü çocuğumuz da kötülüğün kanser gibi yayıldığı bir dünyaya doğacaktı. Bunun farkında olan karım iki çocuğumuzu sistemin ve toplumun gerilim üreten yapısından uzakta eğitmek için çabalıyordu. Kô bunun için vardı, bunun için gelişiyordu.

İçimde kabaran öfkenin nedeni gerçeğin korkunç yüzüydü. Bütün insanlar, olan ve olacak her şeyden sorumluydular ve hepsi birlikte artık iyiliğin bütün kıvrımlarına kadar yayılan kötülüğe karşı savaşmalıydılar; bu sadece kişisel çabalarla kazanılacak bir savaş değildi.

Çocuklarımızın yaşadıkları çevre ve dünya aynı hassasiyetlerle yetiştirilmiş çocuklardan ve yetişkinlerden oluşmuyordu. Yalan söylemeyen bir çocuk yetiştirdiğimizde, ona yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu öğrenmemiş çocuklarla bir arada yaşamak zorunda kalacağını da öğretmek zorundaydık. Bunu yaparken de ona yargılamayı ve dışlamayı öğretmiş olacaktık; ama yapmazsak yalan söylemeyen çocuğumuz yalanın doğurduğu kötülüklere karşı savunmasız kalacaktı ve bu kez biz ona kötülük yapmış olacaktık.

Satanizmin yaydığı nefret insanları birbirine düşman yapmıştı; önce bu düşmanlığın bitmesi gerekiyordu. Bu dünyadaki her toplumun vermesi gereken bir savaştı; kötülük için savaşanların gün geçtikçe arttığı bir dünyada iyilik için de savaşmak gerekiyordu.

Mesleğim gereği birçok ülkede farklı insanlarla karşılaşıyordum; veri sepetim doluydu. Onları aşağılamak ya da çıkarları gereği araçsallaştırmak için gözlerini karşılarındaki insanlara dikenlerin amaçlarını hep yadırgıyordum. 

Kötülüğe karşı mücadele etmenin ilk şartı her insanın diğer insanların da kötülüklerden mağdur olduğunu fark etmesiydi. Aynaya bakmalıydı her insan, kendisini görmeli ve yavaş yavaş gözünü diğer bir insana çevirmeliydi. Ancak her bakış aynı uzaklıktan ve açıdan bakıyor olmak anlama gelmiyordu.

Diğer insana çok yakından bakmak gerekiyordu; fiziksel ya da psikolojik yakınlıktan bakmak değildi bu; aydınlanma denilen şey bunu gereğinden fazla ve şeytanî bir şekilde yapmıştı ve yapıyordu. İnsanın içine ve dışına dair şeytanî aydınlanmanın eleğinden geçmemiş hiçbir şey kalmamıştı; saygısızca didik didik edilerek değersiz bir paçavraya dönüştürülmüştü insan. Bu değersiz paçavraya yakından ve her açıdan bakmak gerekiyordu.

Bugün dünyanın herhangi bir kentinin ara sokaklarında, alışveriş merkezlerinde, eğlence mekânlarında, işyerlerinde, atölyelerinde, resmî kurumlarında, ibadethanelerinde, spor salonlarında, parklarında, kütüphanelerinde, parlamentolarında, üniversitelerinde ya da tarlalarında, bahçelerinde, hayvan sürülerinin başında olan insanlara tek tek bakmalıydı insan. Çocuk, genç, erkek, kadın, yaşlı, bunak, evli, bekar, anne, baba, hasta, sağlıklı olarak değerlendirilebilecek her insana ayrı ayrı bakmalıydı.

Herkes nasıldı? Herkes insana özgü olan değerli sıfatlarla mı tanımlanıyordu ya da herkes aşağılanmış ve değersiz hissettiren bir başıboşluk, bıkkınlık, tükenmişlik içinde miydi?

Saygısızca didik didik edilerek değersiz bir paçavraya dönüştürülen insanın değerli sıfatlarla tanımlanıyor olma olasılığı artık yoktu, ancak henüz bütün insanlar aynı ölçüde değersiz birer paçavraya dönüştürülmüş sayılmazlardı ve elbette bu durum insanlık adına bir teselli sayılabilirdi. Ne yazık ki bu tesellinin bütün insanlık için umut verici hiçbir yönü yoktu, çok yakında onlar da büyük çoğunluğun düştüğü derin karanlığa düşmek zorunda kalacaklardı.

Çocuklarımızı bekleyen şey böyle bir cehennemdi. Onlara iyiliği öğrettiğimiz gibi iyiliğin karşısında olan şeylerden de bahsetmeliydik. İnsanı anlamlı kılan inançları ve değerleriydi; uğruna yaşadığı inanç ve değerler insanın varoluşunu tanımlıyor ve onun değersiz bir paçavraya dönüştürülmesini engelliyordu. 

İnsanın inançlarıyla değerleri arasına konulan uzun ve derin boşlukların onun kendisine duyduğu saygıyı azalttığını, bu sürecin sonunda da başkalarının kendisine yönelik saygısızlığını kabullenmeye başladığını öğretmeliydik çocuklarımıza. İnsanın, şeytanî aydınlanmanın, insan ruhuna ve bedenine yönelik saygısız didiklemelerine itiraz etmemesinin temel sebebi de inanç ve değer düşmanı bir bakış açısıyla insanı alıştırdığı bu derin saygısızlıktı.

Batı’nın liderlik ettiği şeytanî aydınlanma yayılma alanlarını destekleyici unsurlar tarafından baskın hale getirilmişti, bunu hepimiz biliyorduk. Bu aydınlanmanın yayılma alanlarını destekleyici unsurları nelerdi?

Dünya’nın herhangi bir yerinde herhangi bir mesleği icra eden, herhangi bir yaşta ve cinsiyette, herhangi bir sağlık durumunda olan insana kadar yayılan aydınlanmanın destekleyici unsurlarını Samirîlerden başka kim tasarlayabilir, oluşturabilir ve bu kadar güçlü bir şekilde destekleyebilirdi?

Aydınlanmanın destekleyici unsurlarının temelinde iletişim vardı; sonra eğitim, sonra etkileşim; yani medya, okullar ve eğlence yerleri, işyerleri, devlet kurumları dahil sosyal alanlarda yaşanan sınırları belli olmayan derin etkileşim.

O halde insanın didik didik edildiği özel alanlarda, özel atölyelerde tasarlanmış bir insan tipinin varlığından söz edilebilirdi; aksi halde medya, eğitim ve etkileşim yoluyla yayılan aydınlanma neyi yayacaktı ki?

İnsanın didik didik edilerek sırlarının açığa çıkarılması, bunun önce kitaplar, sonra medyanın diğer bütün kolları aracılığıyla yapılması insanın yalnız bırakılması için gerekliydi. Aydınlanma yalnız yakaladığı insanı kendi karanlık içine çekebilir orada hırpalayabilir ve rahatlıkla aşağılayabilirdi. Kitap okuyanların o derin yalnızlığı ‘aydınlanma tarafından zorla alıkonulmuş olmak’ demek değil miydi?

Sonra aydınlanma tarafından dayatılan ve geliştirilen sanatın her dalı, insanın öz saygısına dair hiçbir şey üretmediği halde, insanın hırpalanması için çekildiği derin karanlığın birer temsilcisi değil miydi? Ya üniversiteler? Aydınlanmış üniversite mezununun aydınlanmamış halk unsurlarına tepeden bakması nasıl izah edilebilirdi? 

Aydınlanma, batıda ve doğuda, kuzeyde ve güneyde anne ve babalarına küçümseyici bir gözle bakan ve onları cahil olarak değerlendiren kuşaklar yetiştirmişti. Artık çıplaklık ilericilikti, özgürce ve herkesle yapılan seks de; aksini iddia etmek ise gericilik olarak tanımlanıyordu aydınlanma kültüründe.

Bugün gördüğünüz her insan yalnızdı. Medya ve okullar aracılığı ile yayılan aydınlanma, bu aydınlanmanın büyük ve derin etkisi ile yalnızlaştırılmış insanları ne tür bir etkileşime sokuyordu?

Anne ve babasından koparılan insanlar, kardeşlerinden de uzaklaştırılıyor ve böylece kötülüğe karşı uyaranlardan mahrum bırakılıyordu. Aydınlanma insanı şeytanın karşısında yalnızlaştırmayı amaçlamıştı. Maalesef bunu da başarmıştı.

Büyük çatışmaların ya da saygısız müdahalelerin arttığı bir etkileşim çıkmıştı ortaya. Ötekini yadırgamak, yargılamak ve tasnif ederek değersizleştirmek demekti bu. Yadırganmamak, yargılanmamak ve tasnif edilmemek için aydınlanmanın temel ilkelerini yerine getirmeye çalışan insan kendi içine daha çok kapanıyordu. Aydınlanmanın yaydığı derin yalnızlık daha da derinleşiyordu. İnsan bu sürecin sonunda didik didik edilerek bir paçavraya dönüştürülüyordu.

Bu değersiz paçavraya yakından bakmaya devam etmek gerekiyordu, çünkü insana yapılanın farkına varmanın başka bir yolu yoktu. 



<<Önceki                      Sonraki>>>>


[07.06.2024, (7/59 (685))]

Lütfen gitmek istediğiniz bölümü tıklayınız:


Seçkin Deniz, 08.06.2024, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

    

Seçkin Deniz Twitter Akışı