4 Mayıs 2024 Cumartesi

SA10728/SD3099: Sıkıntı (Roman); 7. Bölüm-Vadi 19

        Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"İnsanın özgür iradesinde düğümleniyordu her şey, özgür iradesi kullanılarak ikna ediliyordu ve böylece köleleştiriliyordu. Bir kadın, kocasını, çocuklarını, yuvasını göremeyecek kadar kör olabiliyordu işte köleleştirilince. Bu yüzden onu iradî özgürlüğüne kavuşturmalıydık önce."


Ne var ki tarikatlar ve cemaatler illegal örgütler gibi gizli çalışıyor, eleman devşirirken erkek-kadın ayrımı yapmıyor, erkeğe ve kadına ayrı ayrı görevler yükleyerek insanları kendi karanlık amaçlarına hizmet ettiriyorlardı. Allah’tan başkasına kulluğu reddeden İslam böyle bir din değildi, insana av olarak bakmazdı, insanların çocuklarının köle olarak yetiştirilmesini asla kabul etmezdi, İnsanın özgür iradesine hitap ederdi, onun kişiliğini yüceltirdi.

Anlatmıştı ‘Yer Yazarı’:

“İnsanın inancıyla ilgili temel değerleri öğrenirken takındığı samimi tutumlar, cemaatlerin ve tarikatların yeterli bulduğu bir av psikolojisinin özelliklerini taşır. Av, tuzağa yakalandıktan sonra onun samimi duyguları üzerine hiyerarşik bir sistem yerleştirilir. Grubun ve üyelerin uyacağı kıstaslar, esaslar ve ritüeller bireyin belli bir süre sonra daha üst bir katmanda soluklanacağı umuduyla beslenir. Her bir kademe, grup liderinin- şeyh, imam- onayı ile gerçekleşecek olan geçici bir hedeftir. Ve birey liderine karşı mutlak itaat duygusuyla hareket ettiği sürece kendisine vaat edilen basamakları hızla tırmanacağına inanır. Bu tipik bir lider sultasıdır.

Cehennemlik olma korkusu ve cennet vaadi, samimi bir inanan olma derdiyle kavrulan insan için yeterince sahici baskı unsurlarıdır. Lider’e itaat etmeme olasılığının getireceği herhangi bir sonuç, aslında cemaatler ve tarikatlar eliyle oluşturulan korku imparatorluğundan başka bir şey değildir. Cemaatler ve tarikatlar insanın samimi kaygılarını korku psikolojisi formatına dönüştürerek yönetmekten çekinmezler. Zaten kullandıkları en büyük silah budur.” 

‘Yer Yazarı’nın notlarını derleyerek elektronik postayla Fırtına’ya göndermeye karar verdim. Kuşkusuz bilinçsiz biri değildi, muhtemelen kendine özgü araştırmaları ve kanaatleri vardı, ancak işimiz zordu, dolayısıyla planımızın gerçekleşmesi için onun bunları bilmeye ihtiyacı vardı:

“Korkuyu yönetme stratejisi, lider sultası altında yaşayan insanın gerçekte samimi bir kul olduğu inancıyla örülür. Gösterilen hedef Allah’a kul olmaktır; ancak uygulanan yöntem ve tekniklerin tamamı, kişiyi lider sultasına tabi kılmaktadır. Allah’a kul olmanın kesin ölçülerini koyan Kur’an, bireyin yaklaşamayacağı uzaklığa konmuştur ve Kur’an’ın tefsiri olduğu iddia edilen cemaate ve tarikata ait öğretiler bütünü, Kur’an’ı anlamak için yeterli ve yetkindir. Kur’an’ı ve hükümlerini değiştiremeyecek olanların yeni ve etkili stratejisi budur. 

Anlaşılmazlık zırhı, Kur’an’ı anlamak üzere cemaate ve tarikata katılan insanın idrakine zamanla ve hissettirmeden yerleştirilir. Kur’an’ın sade ve anlaşılabilir bildirilerini algılayan ve sorularının cevaplarını bulabilen insana, eğer cemaat ve tarikatın etki alanında ise, yeni bir çerçeve dayatılır; Kur’an’ın görülen anlamı ve içerdiği gizli anlam. 

Bu çerçeveye göre Kur’an’ın görünen ve anlaşılan anlamı, gerçekte hedeflenen anlam değildir. Anlamı saptırılmış bir ayete dikkat çekelim: 

“O, sana Kitab’ı indirendir. Onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” (Âli İmran Suresi, 7. ayet) 

Hedeflenen anlam gizlidir ve bu gizli anlamlar ancak ve yalnızca bu işte ustalaşmış olanlar tarafından anlaşılabilir. Bunun için de itiraz etmeyen, soru sormayan meraklıların tâbi olacağı bir lider şarttır, vazgeçilmezdir. Oluşturulan yeni çerçeve kişiyi tamamen kuşatmayı hedeflemiştir. Yanılmaz olan ve her şeyi bilen liderin onayı alınmaksızın herhangi bir irâdî eylemde bulunmak yasaktır. Her şeyi bilen, gaybı da bilmektedir. İnsan, gaybı yalnızca Allah’ın bilebileceğini Kur’an’dan öğrenebilecek iken bu yol kapatılmıştır.” 

İnsanın özgür iradesinde düğümleniyordu her şey, özgür iradesi kullanılarak ikna ediliyordu ve böylece köleleştiriliyordu. Bir kadın, kocasını, çocuklarını, yuvasını göremeyecek kadar kör olabiliyordu işte köleleştirilince. Bu yüzden onu iradî özgürlüğüne kavuşturmalıydık önce.

İD’yi düşünüyordum; o da Batılı karanlığın kendisine dayattıklarını uyguluyordu, nefsinin isteklerine köle oluyordu, ancak en azından Fırtına’nın karısından farklı olarak kendi istediklerini yaptığının farkındaydı. Şu anda karımla görüşmesinin de temelinde kendi istekleri vardı.

Açlık grevine ikna edilerek intihara sürüklenen terörist faaliyetlerden dolayı mahkum olmuş solcu militanlar geliyordu aklıma; bir insan yemeye ve içmeye karşı nasıl ikna edilebiliyordu? Ya da CIA’nin ürettiği DAEŞ-IŞİD militanlarına bakıyordum, bedenlerine bombalar bağlayarak intihar saldırıları yapmaya nasıl ikna ediliyorlardı?

Ne farkı vardı ki Fırtına’nın karısının onlardan? Kocasını, çocuklarını ve yuvasını çürüterek kendi varlık nedenini yok etmek, bir tür intihar değil miydi şeyhine sınırsız bir şekilde itaat ederken? Allah’ın razı olmadığı işler için yapılan her şey kölelikten başka bir şekilde tanımlanamazdı.

Tarih boyunca böyle çalışmıştı Samirîler, bütün zaaflarıyla hep aynı formda yaratıldıkları için de her çağda yeni insanları ve yeni toplumları köleleştirebiliyor ve Allah’a isyana sürükleyebiliyorlardı.

Saat 13.00’a doğru ilerliyordu, ezan okunmuştu ve henüz hanımefendilerden bir haber alamamıştım. Bu durum beni kaygılandırıyordu, ama arayıp neler olduğunu da sormak istemiyordum. Acıkmıştım ve öğle yemeği vakti de gelmişti. 

Namazımı kılıp yemeğimi yemeğe karar verdim. ‘Yer Yazarı’nın ilgili notlarını Fırtına’ya gönderdim.

Mescid kısmına geçtim. Abdest alırken zihnimdeki akışı da serbest bırakmıştım.

Bazen insanın gereğinden fazla önemsendiği bir evreni yarattığı için Allah'a sitem edesim geliyordu; bu sefil yaratık için bu kadar büyük bir evren yaratmak ve her şeyi ona hizmet eder halde tutmak insana verilen önemin büyüklüğünü gösteriyordu. İnsan buna değiyor muydu gerçekten?

Belki de sefil olma özelliği ile yaratılmasaydı insan denen mahluk, bir ihtimal değerdi bütün bu yaratılanlara... ama işte sefil olabilme kapasitesini sonuna kadar kullanan çoğunluğun hali ortadaydı, gördüklerimize göre değmezdi... Elbette Allah en iyisini biliyordu, ancak aklım, ‘insan’ denen bu sistemin çok fazla özgür bırakıldığı için özgürlüğünü kötüye kullandığını söylüyordu.

İnsandık; doğuyor, büyüyor ve ölüyorduk. Bu döngünün sürmesi için dünyaya başka insanların gelmesi gerekiyordu. Genetiğimizde işlendiği üzere bir makine olarak çalışıyorduk; hazza bulanmış, sevgiyle bezenmiş bir duygu-düşünce dünyasıyla kuşatılmış bir halde yeni insanların dünyaya doğmasını ve doğdukları topraklarda büyümesini sağlamak için çabalıyorduk.

Bütün bunların hepsi genetik yazılımımız doğrultusunda gerçekleşiyordu, ama bir insanın dünyaya gelmesinin sadece bizim isteğimize ve keyfimize bağlı olarak mümkün olduğunu zannediyorduk. 


<< Önceki                      Sonraki>>


[03.05.2024, (7/39 (665))]

Lütfen gitmek istediğiniz bölümü tıklayınız:


Seçkin Deniz, 04.05.2024, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

    

Seçkin Deniz Twitter Akışı