16 Ekim 2020 Cuma

SA8905/KY1-CÇ741: Ah, Şu Sosyal Medya!

Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Talha, bir an önce buradan kurtulmak istiyordu. Bu denli ciddiye alınmayı hazmedememişti.. ayağa kalktı, memura teşekkür etti. Ağır adımlarla odayı terk etti."

Şaşkınım. Beklemekten de epey bir yoruldum. Yanımdan, önümden şöyle bir bakıp geçip gidenlerden de sıkıldım. Hem pek bir sıkıldım. Sıkıntıdan parmaklarımın tırnaklarını kemirecek haldeyim. Ya sonra? Utanmasam ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp ayak parmaklarımın tırnaklarını da kemirir miyim? Kemiririm. Bu haldeyim.

- Bekleyeceksiniz.. çağıran arkadaş birazdan gelir! Deyişinin üzerinden neredeyse iki saat geçti. Heykele döndüm. Yok, heykel benzetmesi uygun değil. Ayakta dursaydım uygun olurdu. Oturuyorum. Yarım bir görüntüm var. Büste döndüm denilmeli ki halime uysun.

- Neden çağırmışlar? Öğrenebilir miyim? Demiştim de danışmandaki sıska, kara kuru, dazlak kafalı yirmili yaşlarının ortasındaki genç memur omuzlarını silkip, dudaklarını bükmüş, önünde ekrana dikkat kesilerek;

- Ben bilemem! Demişti. Sesimi biraz yükseltir gibi olmuştum ve,

- Peki kim bilir? Diye sormuştum. Öfkelendiğimi belli etmeye çalışmıştım.

- Sizi çağıran arkadaş bilir! Gayet tek düze, sesimin yüksekliğine aldırış etmeden karşılık vermişti. Başını kaldırıp hafif bir tebessümü yüzüne yapıştırıp -yapmacık olduğu o kadar belliydi ki, anlatamam-

- Bekleme salonumuz rahattır, gidip orada bekleyebilirsiniz, sizi çağıran arkadaş neredeyse gelir!

- Bekleme salonu nerede? Diye sordum, munis bir eda ile.. Danışma memuru lütfedip başını kaldırdı zemini işaret edip;

- Şu sarı çizgiyi takip edin.. bitince bekleme salonu karşınızda olur! 

Yeniden ekrana çevirdi başını. Başımı sallayıp gösterilen sarı çizgiyi izledim. Birkaç oda, birkaç salon geçtim, sağa döndüm, sola döndüm.. nihayet Bekleme Salonu yazan yere vardım. Kimse yoktu. Yirmi üç adet koltuk vardı. Kimi ikili, kimi üçlü, kimi tekli. Tekli koltuklardan -tam giriş kapısının karşısında- birine oturdum. Neyse ki koltuğun hemen yanında denecek kadar yakında su sebili var. 

Susayacağımdan değil de, hani belki susarım. Muhtarlık aracılığıyla bir çağrı pusulası aldım. 'Çarşamba günü saat 14:00’de Emniyet Müdürlüğü B Bölümünde bulunmanız', türünde bir pusula. Emniyette ne işim olurdu ki? Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Son günlerde herhangi bir olaya karışmışlığım -ne tanık ne fail olarak- yok. Biri -komşulardan, alt komşu olabilir- hakkımda bir şikâyette mi bulundu acaba? 

Üşenmedim, zemindeki parkeleri saymaya kalktım. Otuz dörde kadar saydım, karıştırdım. Yeni baştan saymayı göze alamadım. Heyecanım, korkum gittikçe artıyor. Tamam herhangi bir suç işlemediğimi, herhangi bir olayın faili olmadığımı biliyorum bilmesine ama, akla bir sürü saçma sapan şey geliyor. 

Bir şey olacak. O şey olduğunda o şey olduğundan emin olamayacaksın. Tamam bu da şey diyeceksin. Ama bu şey o şey değil. Olmasını beklediğim bir şey var. Evet, o şeyin olmasını öylesine değil ölesiye beklediğim doğru. Tamam bu da bir şey. Tamam biraz biraz, hatta birazdan epey fazla biraz olacak olan o şeye benziyor bu şey ve fakat hepsi bu. Bir benzerlik. Kendisi değil. Kendisi olsa garipsemem. Tamam ne olduğunu bilmiyorum bilmesine ama olacak olan şey olmadığı ortada. Böyle diyeceksin. 

Bütün bu abuk sabukluklar bekleyişin uzamasından. Niye burada olduğunu bilmeyiş de cabası. Sesler geliyor. Gürültüler. Kaçışmalar. Buraya, bekleme salonuna doğru yaklaşan ayak sesleri. Dur! Aklını başına topla! Buradan çıkabileceğini mi sanıyorsun? Kime diyorlar? Bir tutuklu mu acaba? Ellerinden mi kaçırdılar? Buraya girerse! İşte bir şey olacak dedin, açtın şom ağzını oluyor. Ama o olacak olan bu olacak olan değil. Değil mi? Değil! Haydi bakalım! Şu gürültüler! Ne kadar da gerçek diye düşündü Talha Mökkem. Kafasının içinde olup bittiğinden emindi. Yine de kuşkular ağır basmıyor değildi kapı açıldı. Uzun boylu, saçları üç numaraya yakın zayıf biri sağ elinde tablet içeri girdi. Ayağa kalkar gibi yaptı Talha. Tekrar yerleşti yerine.

- Talha Bey'siniz değil mi? Dedi görevli.

- Evet, dedi Talha. Ayağa kalktı.

- Kusura bakmayın işim biraz uzadı, sizi biraz beklettim.. buyurun odama geçelim. 

Kapıyı açtı. Talha oturduğu koltuktan kalkıp açık kapıya doğru yürüdü. Kapıdan çıkmadan,“Niye çağrıldığımı söylemediler!” dedi.“Danışmadaki arkadaş bilmiyormuş!” Bekleme odasından çıktılar Memur öne geçti. Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı. Talha zemine baktı. Kırmızı çizgiyi takip ediyorlardı. “Niye çağrıldım?” dedi bir adım önde giden memura. 

Memur arkasını dönmeden,

- Odama geçelim, açıklayacağım! Diye karşılık verdi. Talha kaybolan gürültülerin sebebini merak ederek yürüyordu. Dur aklını başına topla! Oldukça net biçimde duymuştu. Buradan çıkış yok! Bunlar zihninin oynadığı oyunlar olamazdı ama işte gürültüler kaybolmuştu. Demek ki beklerken zihni böyle bir oyun oynamıştı! Öyle miydi? Memura sormak için kıvranıyor ve fakat bir türlü cesaret edemiyordu. Çekingenliğini yendi yenecekti ki, öndeki memur bir kapı önünde durdu. Kapının kolunu tuttu, kapıyı açıp Talha’ya,

- Geldik, buyurun, dedi bir adım geride durarak. Ferah bir odaydı. Sade döşeli bir oda. Ceviz kaplama bir masa, önde camlı bir sehpa. Döner koltuk. Sehpanın sağında solunda karşılıklı birer sandalye. 

Memur döner koltuğa oturdu. Talha’ya sehpanın sağındaki solundaki sandalyeleri işaret ederek birinden birine oturmasını söyledi. Talha sağdaki sandalyeye oturdu. 

Memur:

- Kahve, çay, meşrubat ne alırsınız? Dedi.

- Teşekkür ederim.. bir şey istemiyorum!

- Samimi olarak söyledim, bilmem belirtmeme gerek var mı? Diye üsteledi memur.

- Ben de.. dedi Talha, nezaketen geri çevirmiş değilim.. şey burası her zaman gürültülü mü olur? 

Nihayet çekingenliğini yenmiş, duyduğu gürültülerin gerçek mi kendi zihninin bir yapıtı mı olduğunu öğrenme eylemini gerçekleştirerek rahatlamıştı. Kısmi bir rahatlık. Emniyete niçin çağrıldığı da rahatsızlık veriyordu ve fakat o kendiliğinden ortaya çıkacaktı..

- Gürültü mü? Dedi memur şaşırarak.. Sakindir burası.. iki yıldır buradayım henüz rahatsız edici bir gürültüye tanık olmuşluğum yoktur..

- Yaa! Demekle yetindi Talha.. üstelemenin alemi yoktu. Geriye niçin çağrıldığı kalmıştı. Memura bırakacaktı. Susacak. Sessizliğe sığınacak ve memurun açıklamasını bekleyecekti. Memur masa üzerindeki diyafona uzandı. Düğmeye bastı. Karşıdan gelen sese iki çay getirmesini söyledi.

Çaylar gelmiş, iki üç yudum içilmişti. Memur daha fazla beklemek için bir neden görmemiş olacak ki;

- Talha Mökkem değil mi? Dedi.

- Evet, diye kısaca yanıtladı Talha..

- İlginç bir soy ad, değil mi?, dedi memur.

- Evet, dedi Talha..

- Bir öyküsü var mı? Anlamı? Diye sordu memur.

- Soyadım yüzünden mi çağrıldım? Diye yanıtladı Talha.

- Hayır, dedi memur, Ama ilginç bir soy ad, öyle değil mi? Bir öyküsü vardır..

- Aslında bir öyküsü hem var.. hem yok.. soy ad alınacak denmiş.. dedemin babası kasabaya nüfus müdürlüğüne gitmiş.. memur birkaç isim önermiş, dedem burun kırın etmiş.. memur da bakmış iş uzuyor, “Amca köyde sana ne derler?” diye sormuş… dedemin babası da “Mökkemlerin Ahmet!” deyivermiş..

- Güçlü kuvvetli demek, değil mi? Dedi Memur.

- Evet, dedi Talha.. sıkılmıştı. Artık niye burada olduğumu söyleyecek misiniz? Suçum nedir? Emniyette işim ne?

Memur gülümsedi.

- Ah anlıyorum.. yalnız sizi çağıran emniyet değil.. tamam emniyetin binasındayız.. sağ olsunlar bize her konuda yardım ediyorlar.. emniyetten bir birim değiliz, ülkenin enlerini belirlemekle görevli, geçici bir birim bizim birim.. emniyet dediğim gibi bize yardımcı oluyor..

- Ülkenin enleri mi? Dedi Talha, inanmamış gibi bir hali vardı.. Ben sıradan bir emekliyim.. her hangi bir enle işim olmaz.. evkaftan emekli bir memur.. 

Memur gülümsedi.

- Ah şu tevazu yok mu? Bizim ulus olarak en büyük handikabımız.. 

- Hakikaten benim herhangi bir enim yok.. benimle eğleniyor musunuz? Bu yakışık alıyor mu?

- Talha Bey özür dilerim ama galiba siz benimle eğleniyorsunuz.. yahut sosyal medyada yayınladığınız film ülke sınırlarını aştı tıklanmada.. dünyanın en iyi yumurta soyanı ilan edildiniz.. bunu bilmiyor musunuz?

- Dünyanın en iyi yumurta soyanı mı? Diye sordu Talha..

- Aa.. küçümsemeyin.. İngiltere meclisinde bin yedi yüzlü yıllarda yumurtanın hangi ucundan kırılması gerektiğine ilişkin tartışmalar aylarca sürdü..

- O bir öyküde geçen olay değil mi? Gulliver öyküsünde.. dedi Talha..

- Hayır, evet orada da geçiyor ama.. dediğim tartışma yapılmıştı.. 

- Hiç duymadım, dedi Talha.. Her ne ise.. benim o filmle bir ilgim yok.. torunum dalga geçmek için -on yaşlarında, ellerinizden öper, bu internet işinde benim yaştakilerin hepsine pabucu ters giydirir, her ne ise- çekti o filmi.. çekmiş daha doğrusu.. anneannesinin “deden dünyanın en iyi yumurta soyanıdır, çağır da yumurtaları soysun!” demesi üzerine yaptı.. benim haberim bile yok.. bu ne salakça bir şey..

Memur kızarıp bozardı:

- Lütfen Talha bey.. o nasıl söz.. şuan siz dünyanın enleri arasındasınız.. buna nasıl salaklık dersiniz..

- Şimdi ne olacak? Dedi Talha şaşkınlıkla..

- Bunu tescilleyeceğiz?

- Nasıl? Dedi Talha..

- Otuz kadar yumurtayı yarım saat içinde hiç zedelemeden soyarsanız tescillenecek.. dedi Memur.

- Neden otuz? Dedi Talha..

- Yirmi dokuz yumurtayı yarım saat içinde zedelemeden soyan var..

- Anladım.. ne zaman olacak bu iş.. dedi Talha..

- Bir dakika, dedi Memur, laptabını açıp biraz göz gezdirdi.. Evet, sizce de uygunsa önümüzdeki ayın on beşinde yine burada, saat iki de gelebilir misiniz?

- Gelirim herhalde, dedi Talha, bir an önce buradan kurtulmak istiyordu. Bu denli ciddiye alınmayı hazmedememişti.. ayağa kalktı, memura teşekkür etti. Ağır adımlarla odayı terk etti. 


Cemal Çalık, 16.10.2020,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Facebook 



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.


Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı