10 Ağustos 2018 Cuma

SA6635/KY27-ŞT75: Gönül Coğrafyamızın Sesi, Kanatlarımızda Süzülen Rüzgârımız Türküler

"Kanatları halkın içiyle, dışıyla, her bir şeyiyle işlenmiştir türkülerin."


Türkülerimiz bir yandan geçmiş zamanların sadece geçip gitmekle kalmayıp, iz bırakarak yaşanmış bir canlı belge olmasını sağlamış; bir yandan da bütün canlılığıyla o belge üzerindeki en küçük kayıt noktasına kadar benimsenen bir zaman, mekan ve insan birlikteliğinin aritmetiğini de koymuştur ortaya. 

Bu güzelim topraklarda, senin, benim, onun, bunun, şunun ya da bir kavmin ya da bir kabilenin ya da bir başka öznenin tek başına sahip çıkıp ‘benim’ diyemeyeceği; ama son tahlilde ve çok daha derin bir bağlamda herkesten ve her şeyden çok sahip çıkıp ‘benim’ diyebileceği yegane şey, türküdür, türkülerimizdir…

Halkın şiiridir türkülerimiz, halkın sesidir.

Sanki karnını doyurmak üzere kendi unu, kendi suyu ve kendi ateşiyle hazırlayıp pişirdiği sımsıcak bir ekmek gibi kendi içi, kendi hüznü ve kendi sevinci için; içini dışına çıkarıp dile getirmek, dile getirip dilden gönüle, gönülden gönüllere götürmek için; içini doyurmak için; tıpkı kendi içini doyurduğu gibi, halkın içini doyurmak için gönlünde pişirdiği şiirlerdir türküler. Belki de bu yüzden nice derlemeciye, araştırmacıya, incelemeciye göre; ilk elde ve sadece Türkçe söylenmiş şiir anlamına gelir türküler.

Öksüz Dede’nin türküsü

Kimine göre bu Türk’e has, Türk’e özel tarifi dolayısıyla ‘Türki’dir… Kimine göre “mahnı”dır, kimine göre “yır”, kimine göre “yahnı”, kimine göre “ır”dır… Kimine göre “koşig”dir türkünün atası. Kimine göre “cır”, kimine göre “aydım”, kimine göre de “nahşa”, kimine göre de “nahşi”dir türkünün atası.

Lakin bildiğimiz o ki, ilkin XV. yüzyılda Doğu Türkistan’da aruzla yazılmış ve bir ezgiyle seslendirilip söylenmiş ilk türküden ilham alan Öksüz Dede, XVI. yüzyılda edip eylemiştir ilk türkümüzü. Bu yüzden de denilebilir ki, bu topraklarda yurt tutan Türk’ün dünyaya armağan ettiği bir yapı, bir form, bir güzel işçiliğin ürünüdür türküler.

Bir olay olmuştur, halk bu olayı görmüştür ve bir türkü yakmıştır bu olay için; bir arzu uyanmış, halk bu arzuyu duyup hissetmiş, bir türkü söylemiştir bu arzu için; bir heyecan yaşanmıştır, halk bu heyecanı ta içinde duyup anlamış, oturup türküye dökmüştür.

İşte bundan dolayı da, bu içini dökmeyle, bu çalıp söylemeyle, bu yakma işiyle engel olunamaz bir biçimde çıkıp gelen türküleri, her şeyden çok, tıpkı kendilerine yol açan bu söyleme, içlenme ve yanma olgularıyla birlikte düşünmek gereklidir her şeyden önce.

Koskoca bir ortaklığın ürünü türküler

Değil mi ki, bir dile gelme işidir türkü, değil mi ki, bir dertlenme, tasalanma, sevinç duyma, heyecanlanma işidir. Ve yine değil mi ki bir yakma işidir, bir avuç kınayı yakar gibi eline avucuna, tenine. Halkın yanıp yakılarak kendi varlığına, sesine, yakmış olduğu avuç avuç kınalar gibidir.

Sözgelimi; bağımsız bir araştırmacı olarak türkülere gönül veren Herbert Jansky’nin dediği gibi; türküler “büyük tarihi hadiseler karşısında halk kitlesinin sevinçlerini veya ümitsizliklerini ifade etmek üzere” söylenmiş olacakları gibi; önde gelen yiğit, büyük ya da kötü şahsiyetler hakkındaki saygı veya nefretin ifadesi olarak da şekillenebilmişler.

Böylesine zengin bir algı ve görgü birikimi içinde, hazin aşk hikâyelerini, millî hece ölçüsüyle, kalpleri fetheden mısralara dökerek süslendikleri gibi; insana, zamana ve dünyaya dair hemen her şeyi derin bir muhteva içinde dile getiren edebî, aynı zamanda mûsiki bakımından da ehemmiyeti hâiz öz bestelerle söylenmişlerdir.

Bu yönleriyle türküleri başlangıçta sahibi belli ürünler olacak görebileceğimiz gibi; zamanla, asıl sahipleri unutulan ve sonraki nesiller tarafından halkın dilinde, gönlünde geze dolaşa farklı coğrafyalara yayılan toplu bir zenginliğin ürünleri olarak tarif etmek gerekmektedir. Zira türküler böylelikle anonimleşmiş, ilkin mahallî biçimlerde ortaya çıkmalarına rağmen zamanla millî hüviyete bürünmüş, o kadar ki; göçler, kervanlar, askerî sevkler, gurbete gidiş ve sılaya dönüşler içinde koskoca bir ortaklığın ürünü olmuşlardır.

Hem dünün hem bugünün hem de yarının en sağlam teminatları

Sözgelişi; bir Âşık Garip, bir Kerem, bir Köroğlu, bir Karacaoğlan, bir Gevherî, bir Dadaloğlu, bir Dertli, bir Ruhsatî, bir Emrah kendince dile gelip söylemişlerse de, onların deyiş ve söyleyişleri, onlardan çok halkın, milletin ürünleri haline gelebilmiştir.

İşte bu yönleriyle de, tarihin tecrübeye dayalı bir birikimi olarak gelenek içinde şekillenen türkülerimiz; her zaman için tanıdık bir hayatın içerisinde varlıklarını sürdürmüş, halkın ve toplumun varlık ve hikmet düşüncesini böylesine tanıdık bir hayatın bilgisi üzerinde kurabilmesi için en nazenin bir kaynak, bir köprü olagelmişlerdir.

Böylece; her daim göğererek yeni yeni filizler veren bir köklü ağacın duruşu gibi, geçmişin şimdiyle buluştuğu daha güvenilir bir zamanda yaşatılmış, dilden dile, gönülden gönüle, kuşaktan kuşağa söylene dinlene hem dünün hem bugünün hem de yarının en sağlam teminatlarından biri haline gelmişlerdir. O kadar ki, sözü zaman içinde taşımakla bir dil kaynağı haline gelmiş, kimi kaybolmaya yüz tutan deyimi, kelimeyi, metaforu da beraberinde taşıyarak hep canlı kalan bir halkın emniyetini sağlamıştır türküler.

Her daim tanıdık ve her zaman yeni bir formun canlı delilleri

Bundan dolayı da türküler, türkülerimiz, kimi modern ya da postmodern yakıştırmaların indinde eski ve arkaik bir sembol olmanın ötesinde o günki ve o anki bütün bilgi ve birikimin kaynağı oluşları nedeniyle de her daim tanıdık ve her zaman yeni bir formun canlı delilleri olarak hep diri kalmışlardır.

Toplumsal bilincin ve halka ait saf kimliğin tarihsel gelişiminin asırlara dayalı katmanlarından bugünlere kadar uzanan böylesi bir söz ve ses birikimi, bir diğer anlamda da gelenekle birlikte bünyesinde barındırdığı eşsiz bir ses, söz ve dil kökünün, asalet ve sağlamlığın da kaynağı olmuştur.

Bir zaman, mekan ve insan birlikteliğinin aritmetiği var türkülerde

Geçmiş zamanların gelenekle beslenmiş ve sadece toplumsal bellekteki süzülmüş bir hal diliyle söylemiş oldukları türkülerin bu sağlam biçimi bir yandan geçmiş zamanların sadece geçip gitmekle kalmayıp, iz bırakarak yaşanmış bir canlı belge olmasını sağlamış; bir yandan da bütün canlılığıyla o belge üzerindeki en küçük kayıt noktasına kadar benimsenen bir zaman, mekan ve insan birlikteliğinin aritmetiğini de koymuştur ortaya.

İşte böylesine büyük bir kuvvetle, geçmişin gelenekle birlikte diri kaldığı bu türden bir ses, söz ve dil mistifikasyonunu hem sessizce ortaya çıkarmak hem de hiçbir zaman göz ardı edilemeyecek bir ritm algısı ve bir özge ahlakla işleyip saklamak az şey sayılmasa gerek.

Zira, bugün için sağlıklı bir tarifi yapılamayan gerçeğin bütün canlılığı içinde, yaşanıp algılandığı yerde başlamıştır türküler.

Gerçeği sadece yaşadığı biçimiyle görüp anlayan ve bu anlama zamanına kadar da gerçek adına birikmiş ne kadar yaşanmışlık varsa onlara bir içerik ve hakiki görünebilirlik kazandıran halk işi, el emeği, saf bir incelikle işlenmiş, halkın aynası olmuşlardır türkülerimiz.

Türküler bu yüzleriyle, halka ve geleceğe dönük bir ayna gibi; olagelen her şeyin statik bir evrende gerçekleşmeyip, olma süreci, olmuşluğu ve muhtemel olabilirlikleriyle de, gelecek zamanlarda bu aynaya bakanlara ne kadar da şenlikli, hüzünlü ya da heyecanlı bir halde vuku bulduğunu da göstermişlerdir.

Bundan dolayı da, her daim hayata dönük bir cephede duran türkülerin insana bakan yüzleri olanağın kullanılmış hali, söylenmeye ve yakılmaya başladıkları ilk halleri de olabilirlik, yani gelecek olmuştur.,

Türkünün türlü nakışlı heybesinde alıp getirdiği bir öte hal

İşte türküler, türkülerimiz, sadece bu halleriyle bile; bir olabilirlikler toplamı olarak geleceği göstermekten öte, bir bakıma geleceği hazırlayan, kendine has bir gelecekten çok, yaşananlardan yola çıkarak, geleceği gelmeden önce oluşturan tüm imgelerin - umudun, hasretin, tutkunun, aşkınlığın ve göğüs çeperini zorlayan yüreğin ışığını, ısısını - çok renkli omuzlarıyla taşıyıp getiren ve onu bir yük olmaktan öte, kendi kendini yakarak iç enerjiye çeviren organizmanın ta kendisi olmuşlardır.

Halka, topluma ve millete ait o anlık hakikat ise, türkülerle açılan bu açıklık içerisinde bütün çıplaklığıyla ışıldayıp geçmiş ve bugüne ulaşmıştır.

Türkünün türlü nakışlı heybesinde alıp getirdiği bir öte haldir bu gerçeğin ışıltısıyla görülen... Yalnızca öyle söylendiği ya da öyle bilindiği için değil; çoğullaşmadan, tutkudan, esrimeden ve üstünde bir yerlerde değil yanında getirdiği, akıl ve bilgiden farklı olarak hem onlara değin hem de onlardan özgür bir öte haldir.

Kanatları halkın içiyle, dışıyla, her bir şeyiyle işlenmiştir türkülerin.

Ve ne heyecanlı, ne hoş, ne derin, ne kışkırtıcı bir şeydir halkın rengiyle işlenmiş bu türküden kanatlarla halkın havasında süzülüp kendimizle buluşmak…


Şahin Torun, 10.08.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Eleştiri, Kültür, İnceleme-Araştırma
Şahin Torun Yazıları




Sonsuz Ark'ın Notu:  Şahin Torun Beyefendi'nin çalışmalarının yayınlanması için onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 18.06.2016

İlk yayınlandığı yer: Dünya Bizim





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı