10 Ağustos 2018 Cuma

SA6636/KY1-CÇ531: Yürüyüş

"Uğultular beyninin içinde yankılanırken ne yapacağını düşünüyordu. Gitmeli miydi?"


Yağmur sularıyla dolmuş bir çukura düşmüştü. Düştüğünü gören olmamıştı. Öyle ki kendisi bile nerede olduğunun ayrımında değildi. Kırk yıl önce başladığı yolculuğu bu çukurda bitmişti. Bittiğini bile bilemedi. Gündüz olsa, yahut yerleşim alanı olsa belki bir gören olurdu ve tutarlardı elinden. Elinden tutan kimse olmadı. Olamazdı. Çıkma bilgisi olmadığı için de çukurdan çıkmak için yapması gerekenleri yapmadı. 

Hal böyle olunca son nefesini verene kadar boyunu aşan suyun altında epey bir çırpınarak uğraşıp durdu. Son nefesiyle birlikte çukurun dibine çöktü dev cüssesi. Kentin parlak ışıkları altında kanatlı bir varlık gibi uçarcasına gidiyordu. Nereye gittiğini, neden gittiğini, daha ne kadar gideceğini bilmiyordu.
Yürümeye başladığında da ne yöne gideceğine karar vermemişti. Henüz yürümeye karar verme aşamasında, önünde durduğu kafenin sundurmasında oturan yaşlı birinden bir sigara istemiş, yaşlı adam istemeye istemeye –korkmuştu, giyim kuşamından, dev gibi cüssesinden korkulmayacak gibi değildi- sigara paketini çıkarmış uzatmıştı paketi, paketin içinden iki sigara almıştı. Birini yaktırmış, diğerini kulak arkasına yerleştirmiş ve yola koyulmuştu. Gündüz müydü? Gece miydi? Bilmiyordu. Hiçbir zaman bilmedi. Bilmek için çaba göstermeyi lüzumsuzluk saymıştı hep.

Ayaklarını kırarım senin, demişti biri yaşıtı kara önlüklü bir çocuğa –aynı okulda okuyorlardı o vakitler- istemeden çarptığında. Hoş yoluna çıkmasa çarpmazdı. Çarpmasında kasıt yoktu. Özel bir çaba göstermemişti yaşıtı gittiği yolun üzerinde birden belirmişti. İki yönden birine sapmak için çabuk davransaydı çarpmazdı. Yaşıtının ya sağından ya solundan geçip gidebilirdi. Ve fakat hangi yöne sapmasının daha isabetli olacağına bir türlü karar verememişti ve göz açıp kapayıncaya kadar yaşıtına çarpmıştı. Çarptığı yaşıtı olsa da devasa bedeni yüzünden çarptığı çocuk yüz üstü çamura yuvarlanmıştı.

Daha bu yaşta burnu kaf dağından beyimin, dedi çarpışmayı görenlerden bir başka kadın. Çocuğuna sıkı sıkı sarılarak.

Bunları niye yalnız başlarına sokaklara salarlar ki, dedi bir başkası.

Uğultular beyninin içinde yankılanırken ne yapacağını düşünüyordu. Gitmeli miydi? Çarpıp düşürdüğü çocuğu yerden kaldırıp üstüne başını hem kendisini hem çocuğu azarlayan kadına yardım mı etmeliydi? Yoksa okula doğru yürüyüşünü sürdürmeli miydi? Önüne çıkmasa çarpmayacağı, kasten çarpmadığını kendisine söyleyerek okula yürüyüşünü sürdürme kararını verdi. Duymazdan gelmenin hoş karşılanmayacağını –ki böyle bir niyeti yoktu elbet ve fakat çevredekilerin böyle bir düşünceye kapılmalarının hiç de imkânsız olduğu söylenemezdi.- hesaba katması gerektiği düşüncesi de yabana atılır değildi. 

Adım attığında çarpışma olayına tanık olan gece nöbeti yeni bitmiş bir bekçi hemen kolundan tutmuştu.

Bu haylazın ne yaptığını gördüm hanım efendi, eğer şikâyetçi olursanız hemen şimdi karakola götürürüz, bir daha böyle umursamaz, kaba davranmaması gerektiğini öğrenir karakolda, dedi.

Bekçi doğur söylüyor, dedi çocuklarını okula götüren kadın velilerden biri, atsınlar nezarete aklı başına gelsin.. artık çocuklarımız sokaklarda doğru düzgün yürüyemeyecekler mi? Okula giderlerken hep aklımız onlarda mı olacak?

Abartmıyor musunuz? Dedi yoldan geçen bir genç. Bekçi tiksinerek baktı elinde yarısı yenmiş simidini sakınan ve fakat söze hemen atlamaktan ürkmeyen gence.

Sizin gibiler yüzünden, dedi bekçi, umursamaz, başkalarına saygısız bir nesil yetişiyor..

Genç sözü uzatmanın lehine olmayacağına karar verip hızla uzaklaşmaya başlamıştı, dönüp dönüp arkaya bakmayı savsaklamadan.

Gençlik işte, dedi gözlüğünü sağ eliyle düzelten orta yaşlı banka memurelerine özgü giyimli ortaca yaşlı bir kadın. 

Yok anam yok, düpedüz saygısızlık, dedi bir başkası, sesinin tınısından oldukça yaşlı bir kadın olduğu duyanlar tarafından hemen anlaşılırdı.

Neye karar verdiniz, dedi bekçi kararlı bir sesle, karakola götüreyim mi? Gelir misiniz?

Daha neler, dedi çocuğu düşen kadın, bırakın gitsin okuluna.. şöyle hafiften kulağını çekseniz yeter.

Duydun mu? Dedi bekçi kolundan sıkı sıkı tuttuğu iri yarı çocuğa. Çocuk saf saf bakıyordu çevresindekilere. 

Okula gidiyorum, dedi çocuk.

Bırakırsam gidersin, dedi bekçi.

Bırakırsan giderim, dedi çocuk.

Bir de dik dik konuşuyorsun haylaz, dedi bekçi sinirlenmiş çocuğun kulağını çekmişti.

Yapmayın, dedi yaşlı bir adam, görmüyor musunuz biraz safça.

Safça mafça, dedi bekçi öfkesini bastırmaya çalışarak, yolda yürümesini öğrenecek.

Miğdat beyin ortanca oğlu, gerçekten saflığından, yani kast-ı mahsusa yoktur fiilinde, bilirim, dedi bir başkası.

Değil canım, nereden çıkarıyorsun, Miğdat beyin oğlunu ben tanıyorum, dedi bekçi.

Ayol tanısan o olduğunu bilirsin, dedi yaşlı adam, iyi bak.. tanıyormuş..

Sahi, dedi tek katlı kagir bir binanın penceresinden dışarıya sarkan bir kadın, evet bu Miğdat beyin.. şu saflığı dillere destan olan oğlu işte.

Bekçinin çocuğun kolunu sıkan parmakları ağır ağır gevşedi, çocuğun yakalığındaki peynir kırıntısına benzer kırıntıyı temizledi boştaki eliyle.

Miğdat beyin oğluna benziyor benzemesine ya.. bu biraz fazla bönce değil mi? dedi bekçi, yavaş ve utanmış bir sesle, Miğdat beyin bir oğlu olduğunu da şimdi sizden duyuyorum.

Miğdat beyin kulağına gitmesin, dedi kinayeli bir biçimde yoldan geçen adamlardan bir adam.

Gitse ne olur? Dedi bekçi öfkelenerek, kötü bir şey mi dedik? Yakasındaki peynir kırıntısını aldık hepsi o..

Ne o birden ağız değiştirdin bekçi efendi, dedi bir başka yaşlı adam..

Daha neler? Dedi bekçi, kızgınlığını belli ederek.

Karakol diyordun? Diye sordu bir başkası.

Daha yeni geliyorum karakoldan, dedi bekçi. Terliyordu. Tüm gece siz rahat uyuyasınız diye sokakları arşınladım, uykusuzluktan ölüyorum.. bana müsaade..

Acelen ne bekçi efendi oğlum, dedi pencereden sarkan yaşlı kadın, şu bizim sokağa kaldırım taşı için bir istidat versen, kimse bizi dinlemiyor.. bak işte çocuğun ayağı kaydı çamura bulandı.. günde kaç kişi böyle havalarda yerlere kapaklanır Allah bilir..

Ben istidat falan yazamam, dedi bekçi, benim mesuliyetimde değil ki bu sokak..

Olsun evladım, dedi yaşlı kadın, sevaptır.. bak Miğdat beyin oğlu da düşebilirdi..

Düşer, dedi gençten bir başkası. Biri buna yardım etmeli.. böyle giderse bir gün karşısına bir çukur çıkar düşer o çukura, çukurdan çıkmasını bile bilemez.. çünkü kimse ona öğretmiyor.. öğrenmeye karşı inatçılığı olduğunu söyleyip duruyorlar.. oysa öğrenmeye pek heveslidir bizim İhsan.. öyle değil mi İhsan?

Öyle, dedi bekçinin yanı başında şaşkın şaşkın çevresindekilere bakınan dev cüsseli çocuk.

Babası zengin, tutsun bir öğretmen, dedi bir kadın.

Kimse bununla uğraşmak istemez, dedi başka bir kadın.

Ne yani çocuk bir çukura düşüp boğulsun mu? Dedi söze karışma gereği duyan bir erkek.

Babası düşünmüyorsa derdi bizi mi aldı, dedi bir kadın.

Elbette, dedi bekçi, bu toplumun mesuliyetinde olan bir şey.. 



Cemal Çalık, 10.08.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları









Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı